Engin Barış Kalkan: Anılar yazarı ürkekleştirir!

Engin Barış Kalkan ile ilk kitabı İletişim Yayınları etiketi taşıyan "Maveraünnehir Nereye Dökülür?" üzerine konuştuk.

Abone ol

Engin Barış Kalkan, ilk öykü kitabı "Maveraünnehir Nereye Dökülür?" ile okuyucu karşısına çıktı. İletişim Yayınları etiketi taşıyan kitapta sade bir dil anlayışını benimseyen yazar, kurduğu atmosfer ve konu edindiği temaları işleyiş biçimiyle dikkat çekiyor. Kalkan ile, ilk kitap heyecanını, dergilerin genç yazarlara katkılarını, günümüz öykücülüğünü ve yazı atölyelerini konuştuk. Kalkan, "Benim temel motivasyonum anlatacak hikayelerim olduğunu hissetmem oldu hep. Bunu nasıl yapabileceğimi öğrenmek için mümkün olduğu kadar çok öykü ve öykücü okudum" dedi.

Sizi uzun zamandır dergilerde okuyorduk. Maveraünnehir Nereye Dökülür nasıl oluştu? Yazım sürecinizi anlatır mısınız?

Bir dönem öykülerim dergilerde yayımlandı, evet. Ama uzun süredir o mecradan uzağım. Öykülerimden bir kitap dosyası hazırlamaya karar verince o konuda frene bastım. Bu durum kitabın büyük ölçüde ilk defa okunacak öykülerden oluşmasını istememden kaynaklandı. Yayımlanmış öykülerin bir çoğu kitapta yok. Olan da üzerinde tekrar çalışılmış, geliştirilmiş, ana hatlarıyla olmasa da değişmiş durumda.

Bildiğiniz gibi Maveraünnehir Nereye Dökülür, bir ilk kitap. Yazım süreci de diğer ilk kitaplarla benzer özellikler taşıyor. Tek yaptığım öykü yazmaktı ve bu öyküler herhangi proje veya izlek dahilinde yazılmadı. Zamanla yazdıklarımı arkadaşlarımla paylaşmaya, dergilere yollamaya başladım. Aldığım geri dönüşler bende öykülerimi kitaplaştırma isteği uyandırdı. O gözle tekrar baktım öykülere. Okuduğunuz hallerine gelmesiyse kitabın yayına hazırlanması sürecinde oldu. Mümkün olan en iyi noktaya erişmek için Levent Cantek’le çok ciddi bir çalışma yürüttük.

Engin Barış Kalkan, Maveraünnehir Nereye Dökülür?, İletişim Yayınları, 2017.

'MOTİVASYONUM ANLATACAK HİKÂYELERİMİN OLMASIYDI'

1950 kuşağı ile farklı ve sağlam bir yere oturan Türkçe öykücülüğümüz 2000'li yıllarla birlikte tekrar hareketlendi. Sizi öykü yazmaya iten motivasyonlar nelerdir?

Benim temel motivasyonum anlatacak hikâyelerim olduğunu hissetmem oldu hep. Bunu nasıl yapabileceğimi öğrenmek için mümkün olduğu kadar çok öykü ve öykücü okudum. Denemeye başladım sonra. İçimden geçenle kağıda yansıyan arasındaki mesafenin her geçen gün biraz daha azaldığını görüyordum yazarken. Motivasyonumun devamını sağlayan da bu oldu. O duygunun hiç bitmeyeceğini, o mesafenin asla tamamen kapanmayacağını şimdi anlıyorum. Okumaya ve denemeye devam ediyorum.

Elli kuşağı çok değerli bir birikim bıraktı. Bugün her okumamızda başka bir ders aldığımız eserleri var ve hepsi çok sağlam bir temel ve bakış açısı üzerinden yazılmış. Son on beş-yirmi yıllık hareketliliği o dönemle yan yana anmanın doğru olacağını sanmıyorum. Zamanı değil demek daha doğru belki de. Çok güzel öyküler okuyoruz tabii ama nereye oturtabiliriz, bilemiyorum. Bu dönem de bir gün mazi olacak ve o gün geldiğinde birilerinin üretilenleri edebiyat tarihinin bir yerlerinde konumlandırmaları gerekecek. O zaman çıkacak ortaya neyin ne olduğu.

Kitap Raymond Carver'dan "Konuş konuş, su sızdıran eski bir musluk gibi." alıntısıyla açılıyor. Buradan bakarak, öyküye bakış açınız nedir?

Pek çok metotla, anlayışla öykü yazılabiliyor. Okuyoruz, görüyoruz. Hepsinin de güzel örnekleri var. Ben öyküde görselliği çok önemsiyorum. Hepimiz düşlediklerimizi yazıyoruz ve düşlerken gözümüzün önünde bazı sahneler, görüntüler beliriyor; kelimeler değil. Bu yüzden, düşlediğim şeyin hakkını vermenin tek çaresi o görüntüyü kağıda geçirmek gibi geliyor bana. Bunu amaçlayınca hikayenin içindeki ve çevresindeki irili ufakları unsurları da öyküye dahil etmek zorunlu bir hal alıyor. Bu bir bakış açısı mı, bilmiyorum ama yazmaya başlayınca kendimi bunu yapmaya çabalarken buldum. Su, eski musluklardan eviyeye, eski musluklar da düşlerden öykülerime sızıyor.

Öykülerde mizahi bir dil ile karşı karşıyayız. Dil ile olan münasebetiniz nasıldır?

Hiçbiri mizah öyküsü değil tabii. Ama akış gereği zaman zaman ironi giriyor devreye. Yaşam da böyle bir şey çünkü. Hiçbir mevzu baştan sona karanlık, dramatik veya baştan sona eğlenceli değil. Bu metne da yansıyor doğal olarak.

Dil ile aramız çok iyi. Ne ben onu eğiyor, büküyor, zorluyorum ne de onun benden böyle bir beklentisi var. Birbirimizin canını yakmadan yapıyoruz ne yapacaksak.

Engin Barış Kalkan

'TEMAYA DEĞİL HİKÂYEYE ODAKLANIYORUM'

Serpme Kahvaltı adlı öykü ile kitaba giriyoruz. Yasak ve yalnızlığın temel olduğu bu öyküden yola çıkarak, tema seçimlerinizde nelere dikkat ettiniz? 

Tema seçmek gibi bir uğraşım olmadı hiç. Ben daha çok hikâyeye odaklanıyorum yazarken. Kafamdaki hikaye neyi barındırıyorsa öyküde de o var. Serpme Kahvaltı’yı yasak aşk ve yalnızlık temalı bir öykü yazmaya karar verip yazmadım mesela. Bittiğinde onları da barındıran bir öykü çıktı ortaya. İyi mi, kötü mü, başka yazarlar nasıl yapar bilmiyorum ama bendeki durum bu.

'HER KELİME İLK ANLAMLARIYLA KULLANILDI'

Kitabın geneline baktığımızda, sakin bir anlatım ile karşı karşıyayız. Söz oyunlarından uzak duruyorsunuz. Bunu bir eksiklik olarak görebilir miyiz ya da bilinçli bir tercih midir?

Sakin ve sade anlatmaya çalışıyorum derdimi. O zaman daha iyi anlaşılacağımı düşünüyorum. Dediğiniz gibi söz oyunları yok öykülerimde. Okuduğu öyküde söz oyunları arayan bir okuyucuya bu bir eksiklik olarak görülebilir. Ben bilinçli olarak uzak duruyorum o işten. Yazarken aklım hep hikâyede.

Kitapta okuduğunuz her cümle, her kelime ilk anlamlarıyla kullanılmıştır. Okuduğunuzda ne anlıyorsanız, yazarken kastettiğim de odur. Bunun görsel bir anlatım yakalama amacıyla doğrudan ilgisi olduğunu sanıyorum. İma veya söz oyunlarıyla bu amaca yaklaşmak mümkün görünmüyor bana.

Edebiyat birçok disiplinden etkilenmeye açık bir sanat... Sizin etkilendiğiniz, yol gösterici olduğunu düşündüğünüz başka disiplinler oldu mu?

Hazır görsel yönü kuvvetli öyküler yazmaya gayret ettiğimi de söylemişken fotoğraf ve sinemadan etkilendiğimi söylemeyi, bu iki disiplinin edebiyatla olan bağlarına ve birbirleriyle etkileşimlerine dair kalın bir cevap vermeyi çok isterdim ama yapamayacağım. Bunu biraz sıkılarak söyleyeceğim; iyi bir sinema takipçisi değilim. Ama niyetim var, yollarını arıyorum. Zaman darlığı, yorgunluk ve diğer gündelik sorunlara bir çözüm bulduğum gün en kısası doksan dakika süren filmlere ayırmam gereken süre sorun olmaktan çıkacak.

Fotoğraf konusu bambaşka. Öykü yazıyorum, çok işime yarar, hem sinema kadar nazlı da değil; gün içinde güzel bir kompozisyon yakalarsam fotoğrafını çeker devam ederim diyerek güzel bir makina aldım. Satıcı öyle bir anlattı ki deklanşöre her bastığımda hafızaya mucizevi bir kare atacağıma gönülden inanarak bir avuç parayı saydım avucuna. Ama öyle olmadı. Birkaç bin tane yamuk yumuk fotoğraf çektikten sonra insanların ceplerindeki telefonla bile benden çok daha iyi fotoğraflar çekmelerinin ıstırabına dayanamayıp makinayı bir kenara bıraktım. En başa döndüm. Yeniden edebiyata ve hayata çevirdim bakışlarımı. Oralarda herşeyden bol bol var. Sinemadan da fotoğraftan da vazgeçmiş değilim. Tekrar üzerine gideceğim o mevzuların.

'GEÇMİŞTEN BAŞKA NE VAR Kİ ELİMİZDE?'

Koseçki Gelsin, Özür Dilesin adlı öykünüzde yakın geçmişe göz kırpıyorsunuz. Geçmişin, biraz daha özel olmak gerekirse, geçmişinizin öyküleriniz üzerindeki etkileri nelerdir?

Geçmişin etkisi çok büyük tabii. Zaten başka ne var ki elimizde. Oralarda doldurmuşuz ceplerimizi. Kişisel geçmişim başka bir yerde duruyor ama. Anılarımdan öykü aparmak gibi bir gayretim olmadı hiç. Bunu pek uygun da bulmuyorum. Yazarın alanını daraltır, elini ürkekleştirir gibi geliyor bana. Kitaptaki öyküler, biri dışında, yaşamımla hiçbir ilgisi olmayan öyküler. Lezzetine ben karar veremem ama yüzde yüz organik kurmaca.

Öyküleriniz arasında akrabalıklar var. Birbirine referans olan öyküler okuyoruz. Bu iç içe girmişlik durumunu nasıl anlatırsınız?

Bu benim planlayarak yaptığım bir şey değil. Bazı öyküleri yazarken içlerinden başka öykülerin de geçtiğini fark etmem ve bu durumu görmezden gelemememden kaynaklandı. Bir süre sonra oturup onları da yazmak bir ihtiyaç halini aldı bende. Yoksa önceden planlamış, öyküleri buna göre tasarlamış değilim.

Orta sınıf, işsizlik ve bağlılık... Kitabın ilk göze çarpan duyguları... İlk kitapların biraz daha içe dönük olduğunu düşünürüm. Siz ne dersiniz?

Kitapta ‘temiz ve kirli’ pek çok duygu ve düşünce var. Steril, ışıl ışıl bir olay örgüsü ve karakter ilgimi çekmiyor.

İlk kitapların çoğunlukla içe dönük olduğu konusunda sizinle aynı fikirdeyim. Benim de ilk metinlerim kendi içimden çekip çıkardığım dertlere dairdi. Ama onlar bilgisayarımda, bir klasörün içinde öylece duruyor. Kitapta hiçbirine yer vermedik.

Günümüz edebiyatında eleştirilen bir durum var. Yaratıcı yazarlık atölyeleri... Bu durum hakkında ne söylemek istersiniz?

Atölyeler sanatsal oldukları kadar ticari de faaliyetler. Sanırım bu ikisinin yan yana gelmesi insanlarda bir rahatsızlık uyandırıyor ve yazmanın atölyede öğrenilip öğrenilemeyeceğine geliyor konu. Buradan bir yorum yapmak gerekirse ben öğrenilebilir, derim. Atölyeler elbette sıradan birini Sait Faik’e dönüştüremez. Hiçbirinin de böyle bir iddiası yoktur zaten. Ama daha iyi okumak; yazım tekniklerini tanımak; bütünlüklü, derli toplu bir metin çıkarmak konusunda ciddi yararları olacağını düşünüyorum. Sonrası katılımcının düş gücüne, yaratıcılığına kalmış. Yazmak demek illaki ortaya bir Tutunamayanlar veya Saatleri Ayarlama Enstitüsü koymak demek değil. Belki atölyelerin adını andığımız bu eserlerin daha iyi okunmasına yardımcı olmaları bile varlıklarının hakkını vermeleri için yeterlidir.

'DERGİLER OKUL NİTELİĞİ TAŞIMIYOR'

Dünden baktığımızda dergilerin yazarlar için okul olduğunu söyleyebiliriz. Bugünden bakınca kısırlaşan bir üretim ağı var. Dergilerde öyküleri yayımlanmış bir yazar olarak dergiler hakkında ne söylemek istersiniz?

Artık eskisi gibi bir okul niteliği taşımıyor olsalar da dergileri okumayı, içlerinde yer almayı seviyorum. Güçlü dosya konularına sahip olanları tercih etmeye çalışıyorum. Yalnız son zamanlarda hangi dergiyi açsam aynı isimleri görmek rahatsızlık verdi biraz. Yeni yeni yazmaya başlayan, yazdıklarını yayımlatmak için çabalayan insanlara düşen sayfa sayısı çok az. Umarım bu durum fark edilip bir önlem alınır.

Günümüz edebiyatında takip ettiğiniz yazarlar kimlerdir?

Bu soruya cevap vermek çok güç. Yekten aklıma gelenleri söyleyeceğim o yüzden. Orhan Pamuk romanları hep çok önemli oldu benim için. Mehmet Eroğlu, Cemil Kavukçu ve Behçet Çelik de sindire sindire okuduğum yazarlar. Bunlara Mahir Ünsal Eriş, Barış Bıçakçı ve Emrah Serbes’i de ekleyebilirim. Mutluluk veriyor onları okumak. Türker Ayyıldız ve Semra Bülgin’in yeni kitapları için de tetikteyim. Çıktıkları gibi alıp odaya kapanacağım.

Maveraünnehir Nereye Dökülür, sizden çıktı. Okurun oldu. Bundan sonrası için sizden çıkacak metinler nelerdir? 

Maveraünnehir Nereye Dökülür’le birbirimizi severek ayrıldık. Umarım okurla da böyle bir sevgi bağı kurabilir. Ben ümitliyim. Yanı sıra başka denemelerim olsa da öykü yazmaya devam ediyorum. Anlatacak hikayelerim var.