EMEP'ten Göç Konferansı: Mülteciler Türkiye işçi sınıfının bir parçası

20 Haziran Dünya Mülteciler Günü kapsamında Emek Partisi tarafından Göç Konferansı düzenlendi. 3 oturumda gerçekleşen konferansta göç olgusu ve Türkiye'deki durum konuşuldu.

Abone ol

DUVAR - Emek Partisi tarafından, 20 Haziran Dünya Mülteciler Günü’nde, Suriye savaşının 10. yılında göçün dününü, bugününü ve yarınını tartışmak üzere bir göç konferansı düzenlendi. Göç alanında çalışan akademisyenlerin, hukukçuların, gazetecilerin, sendikacıların ve mültecilerin yer aldığı konferansta göç meselesi ve çözüm önerileri tartışıldı.

Açılış konuşmasını Emek Partisi Genel Başkanı Ercüment Akdeniz’in yaptığı konferansta 3 farklı oturum düzenlendi.

'GÖÇÜN KAYNAĞI DA ÇÖZÜMÜ DE POLİTİKTİR'

Akdeniz, "Birleşmiş Milletler’in son verilerine göre, yerküre üzerinde yaşayan mülteci sayısı 80 milyonu aştı. Ne yazık ki bu tüm zamanların rekorudur ve kaydı tutulmayan mültecilerin sayısı bundan çok daha fazladır. Göç Krizi, Mülteci Krizi, bütün bu kavramlar emperyalizmin uydurmasıdır çünkü emperyalizm sürekli olarak göç üreten sistemdir" dedi ve ekledi:

"Haziran ayında hem G7 hem NATO zirvesi yapıldı. En büyük savaş örgütü NATO silahlanmaya ve savaş hazırlıklarına hız verdi. Adı çağ yangını göçlerle anılan Afganistan’ın jandarmalığı ise Türkiye’ye bırakılıyor. NATO kararları, 2030’a kadar sürecek 'Soğuk Savaş' bölgesel çatışma ve iç savaşların habercisi. Bu çılgın gidişatı durduramazsak eğer yersizler, yurtsuzlar, mülteci kalabalıklar katlanarak artacak. Küresel iklimin kapitalistler eliyle tahribatı ve kuraklıklar durumu daha da ağırlaştıracak görünüyor. Açık ki göçün kaynağı da politiktir, çözümü de politiktir."

En zengin devletlerin pandemiden çıkarken faturayı emekçilere kesmek istediğini ifade eden Akdeniz, "Emeğin daha da ucuza satılması, kiralanması ise temel hedefleri. Göçmen emeği, kapitalizm için modern zamanların paha biçilmez yeni 'altın rezervi'.  Kapitalist ülkeler artık mülteci istemiyorlar. Geçici sözleşmelerle ucuz ve güvencesiz çalışacak göçmen istiyorlar. Bu yeni bir eşiktir ve BM, 1951 Cenevre Mülteciler Sözleşmesi’nin tümden rafa kaldırılmasıdır. AB Göç ve İltica Paktı göçmen adacıklar oluşturarak göçmen emeğini sınır dışında eğitmek, depolamak istiyor. Türkiye burjuvazisi ise bu plana çoktan fit oldu bile" dedi.

Çalışma hayatında Türkiye’nin, Avrupa Birliği’nin Çin’i, Bangladeş’i olma yolunda hızla ilerlediğini belirten Akdeniz, ekonomik krizin ve pandeminin de bu süreci hızlandırdığına ve mülteci emeğinin sömürüsünün patronların "can simidi" olduğuna vurgu yaptı. Akdeniz, "Sermaye sınıfı göçmen emeği sömürüsü ile yetinmiyor; mülteci işçileri yerli işçilerle rekabete zorlayarak işçi sınıfının kazanımları dibe doğru çekiyor. Bu stratejiye karşı emek örgütleri, sendikalar mutlaka karşı stratejiler geliştirilmeli. Sendikalar derin uykusundan artık uyanmalıdır" diye konuştu.

'AB, TÜRKİYE'Yİ TAMPON OLARAK KONUMLANDIRIYOR'

"10 Yıldır Süregelen Durum: Savaş, Sınır, Hukuk" başlıklı 1. oturumunda, Gazeteci Yazar Hediye Levent, Van Bürosu Göç ve İltica Komisyonundan Av. Mahmut Kaçan, Emek Partisi MYK üyesi Gazeteci İskender Bayhan, Dr. Sibel Karadağ konuşma yaptı.

İlk günden itibaren mültecilerin siyasi koz olarak piyasaya sürülmeye başlandığının altını çizen Gazeteci Yazar Hediye Levent, AB ülkelerinin özellikle mülteci akınları nedeniyle derin bir korku duymaya başladığını belirtti ve ekledi: ‘’Bu nedenle Türkiye’yi daha çok tampon bölge gibi mültecilerin biriktiği ve Avrupa’ya akmasına engel olduğu bir ülke gibi konumlandırdıklarını biliyoruz. Benzeri bir durumu Lübnan üstlenmişti. Ancak ekonomik krizin Lübnan’da da derinleşmesi ile birlikte baraj rolü çatırdamaya başladı ve Lübnan’ın kendisi zaten göç vermeye başladı’’ dedi.

Arap ayaklanmasının 10. yılını doldurduğunu hatırlatan Levent, mültecilerin ve göçmenlerin hayatın içinde ve Türkiye’nin gerçeği olduğu ve insanların buna alışması gerektiğini belirtti. Medyanın da bu anlamda kendine çeki düzen vermesi gerektiğini belirten Levent, "Türkiye gibi ülkelerde halkı provoke edecek saldırgan ifadeleri sosyal medyada, TV’de, ekranlarda görüyoruz" dedi.

'MÜLTECİLER MİSAFİR KELİMESİ İLE TANIMLANDI'

Van Barosu Göç ve İltica Komisyonundan Avukat Mahmut Kaçan, mültecilerin Türkiye’ye ilk geliş döneminde ağırlıklı olarak yetkili bakanların "misafir" kelimesi ile mültecileri tanımlamaya başladığına dikkat çekti. Kaçan, "Bu politik motivasyonla bilinçli olarak söylenen bir terimdi. Statüsüzlüğe mahkum ederek, özellikle uluslararası hukuktaki mülteci tanımının dışında tutarak mültecilerin haklarını kullanmaları noktasında engel olmak maksadıyla yaklaşık 4 yıl boyunca Suriye’den gelen mülteciler misafir olarak tanımlandı" dedi.

Türkiye’ye uluslararası kamuoyunu tarafından bir jandarma muamelesi yapıldığını belirten Kaçan, "Mültecilerin, Türkiye’de tutulması karşılığında ne tür yardımlar yapıldığının kamuoyuna açıklanmadığı biliyoruz. Türk hükümeti, bu politikalarını uluslararası kamuoyunun sessizliğinden aldığı söylemek mümkün. 10 yıllık süre içinde bu alanın uzman kuruluşları, BM Mülteci Yüksek Komiserliği ve uluslararası göç örgütü gibi kurumlar sürekli olarak Türk mülteci politikalarını övücü ve her alanda destekleyici konuşmalar yapıyor. Hiçbir zaman olumsuzluklarla ilgili bir açıklama yaptıklarını görmedik" dedi.

Sınırlarda duvar örülmesine ilişkin çalışmalara da değinen Kaçan, duvar örülmesinin İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 14. Maddesini yani sığınma hakkını ortadan kaldıran, anlamsızlaştıran bir eylem olduğunu söylemek gerektiğini belirtti. Kaçan, "Türkiye uluslararası sözleşmelerdeki yükümlülüklerini dünyada nerdeyse eşi benzeri görülmeyecek şekilde sınırına Çin Seddi oranında bir duvar örerek ihlal etmektedir" dedi. Duvar örülmesi ile ilgili uluslararası kamuoyunda herhangi bir tepki eleştiri ya da makale görülmediğine de değinen Kaçan, "Duvar örmenin 2-3 ay psikolojik olarak etkisi olur ancak uzun soluklu olmaz. Elimize ulaşan video görüntülerde Ağrı-İran sınırından geçiş yapan sığınmacıların duvar boyutunda merdivenler kullanarak duvarı aştığı ve Türkiye’ye geçiş yaptığını görebiliyorsunuz. Duvar örümü geçişi engellemez" dedi.

'ŞİDDETLENEN SAVAŞLAR İLE SINIR GÜVENLİK ŞİRKETLERİ ORTAYA ÇIKTI'

Şiddetlenen ve kitleselleşen bir savaş ikliminin zaten savaş endüstrisini zirveye çıkardığını belirten Dr. Sibel Karadağ, milyonlarca kitlesel göçün eklenmesi ile birlikte sınır güvenlik şirketlerinin ortaya çıktığına dikkat çekti. Karadağ, "Yıllar süren işgal ve savaşlarla tarumar edilen coğrafyadan kaçan milyonca insanı durduracak oradan oraya sürmek için ya da hapsetmek için yaptırım yapmaya başlayacaktı dünya. Özellikle 2001 sonrası teröre karşı savaş söylemi ile birlikte, bu milyonlarca insanı engelleyecek bariyerler, duvarlar, tel örgüler hayata geçirilmeye başlandı. Dünyanın her coğrafyasında binlerce insanın sığındığı mülteci kampları inşa edildi. Bu mülteci kamplarının Nazi dönemindeki toplama kamplarından bir farkı var, o da zorla çalıştırılmaya tabi olmamaları. Yani Nazi döneminde toplama kamplarının en önemli işlevi milyonlarca insanı orada öldüresiye çalıştırarak bedava emek gücü sağlamaktı. Günümüzdeki mülteci kamplarının böyle bir işlevi yok. Benzer koşullarda, yaşamları değersizleştirilerek hukuki alanın dışına itilerek sonsuz belirsizlikte yaşamaya mahkum ediliyorlar. Bu benzeyen kısmı. Sadece bekliyorlar. Peki sadece bu beklemenin iktisadi olarak kime faydası var. Neden böyle bir politika izleniyor’’ dedi.

Mülteci kamplarından ortaya çıkan sadece bekleme durumuna ilişkin, ilk sebep olarak mülteci kamplarının kendisinin ekonomik gelir sağladığına dikkat çeken Dr. Sibel Karadağ, "Bütün bu göç yönetimi çok aktörlü bir alt yapı gerektiriyor, bütün geri gönderme merkezlerinin ve kampların inşası için devasa bir sermaye dönüyor. Taşıma, ulaşım alt yapısı, milyonlarca göçmeni yol üzerinde durdurabilmek adına da türlü sınır kontrol mekanizmaları oluyor. Radar, drone, akıllı sınırlar, algoritmalar, mobil radarlar. Bütün bunlar için küresel çapta milyonlarca dolar harcanıyor. Bütün bunların alt yapısını da küresel ölçekte faaliyet gösteren uluslararası sınır ve güvenlik şirketleri yapıyor. Göçmeni durdurmak, kapatmak, hapsetmek için sınır kontrol teknolojilerini uygulayan küresel sermayenin en önemli kalemlerinden biri sınır güvenlik şirketleridir" ifadelerini kullandı.

Karadağ, mülteci kapmalarında sadece bekleme durumuna ilişkin ikinci neden olarak ise, "Göçmenin hapsedilmesinden değil onun hareketinden faydalanan sermaye, gelişmekte olan ülkelerin içindeki türlü sermaye kollarıdır. En ucuz işçi gücü göçmen emeğine dayalı.  Göç ettiklerinde emeklerine el konuluyor" diye konuştu.

'İŞÇİ SINIFININ BİLİNÇLİLİĞİNİ ARTIRMAK ZORUNDAYIZ'

Emek Partisi MYK Üyesi Gazeteci İskender Bayhan da konuşmasında, "Göçle gelenlere yönelik ayrımcı uygulamalara son verilmesi ikamet, barınma çalışma olanağı sağlanması, sosyal güvence isteyen herkese eşit vatandaşlık hakkı tanınması gibi talepler bizim için olduğu kadar bütün coğrafya açısından önemli talepler durumundadır. Ve bu konuda da Türkiye’de işçi sınıfının bilinçliliğini, örgütlülüğünü ilerletmemiz şart. Yine tüm göçmenlerin ve mültecilerin statülerine bakılmaksızın eğitim sağlık başta olmak üzere kamu hizmetlerinden eşit biçimde faydalanmalarını sağlamalıyız ve bir gerçekliliği bilince çıkarmak zorundayız. Fabrikada birlikte çalıştığı, semtinde birlikte yaşadığı mülteci ya da göçmen bir işçiyi, kendisinin mahkum olduğu kötü yaşam ve çalışma koşullarından dolayı sorumlu tutmasının ne kadar saçma mantıksız olduğunu gösterebilmek durumundayız. Ne o milyonlarca göçmenin ve mültecinin bu topraklara gelmesinde bir sorumluluğu var ne de onların bugün ucuz iş gücü emek gücü olarak çalıştırılmalarında sorumluluğu var" dedi.

"Sermaye Kıskacında Mülteci İşçiler ve Çalışma Koşulları" başlıklı 2. Oturumda Prof. Dr. Kuvvet Lordoğlu, Prof. Dr. Saniye Dedeoğlu, DİSK Yönetim Kurulu Üyesi, Mülteci İşçiler Daire Başkanı Seyit Aslan, Av. Tugay Bek ve Adana’dan Suriyeli bir Saya işçisi konuşma yaptı.

'ÇALIŞAN GÖÇMENLERİN TÜRK İŞÇİLERLE ARASINDA ÜCRET FARKI VAR'

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 23. Maddesi ve Anayasa'nın 49. Maddesine atıfta bulunan Prof. Dr. Kuvvet Lordoğlu, çalışma hakkının herkesin hakkı ve ödevi olduğu hükmünün getirildiğine dikkat çekti. Lordoğlu, "Buradaki herkes kavramının sadece Türk, Fransız, İngiliz vatandaşlarını değil, ülkede yaşayan herkesi kastetmektedir" dedi. İşçilerin uğradıkları ayrımcılıklara da değinen Lordoğlu, iş yerlerinde çalışan Türk işçilerin ırkçı yaklaşımlarına dikkat çekti ve kadın emeği konusunda da göze çarpan eksiklikler olduğunu belirtti.

Çalışan göçmenlerin Türk işçilerle aralarında ücret farkı olduğuna da vurgu yapan Lordoğlu, "Bütün yabancıların toplumun bütünü içinde eşit sosyal ve siyasal katılımını sağlamak gerekir. Yani eşit haklara sahip olmalıdır. Vatandaşlık elde edilmesinde çifte vatandaşlık uygulaması geçerli hale getirilmelidir. Göçmenlerin yerel düzeyde seçim hakkına kavuşmasını, Türkçe öğrenmeleri de ücretsiz kamu tarafından sağlanmalıdır. Çocukların iş piyasalarına erken yaşta katılmaları engellenmelidir" dedi.

İŞ GÜCÜ PİYASASINDA GÖÇMEN KADININ YERİ

Türkiye’de iş gücü piyasasında göçmen kadınların durumunu değerlendiren Prof. Dr. Saniye Dedeoğlu, Türkiye’de iş gücü piyasasına eklemlenen kadın göçünü daha çok 1990'lardan sonra görmeye başladığımızı belirtti ve tekstil, turizm ve tarım sektörünün kadın göçmenlerin yoğun olarak yer aldığı sektörler olduğuna dikkat çekti.

Dedeoğlu, "Göçmen kadın emeğinin en yoğun olduğu yerler, tarım ve ev içi hizmet sektörleri. Şimdi, daha önce geleneksel olarak yerli işçiler tarafından yapılan mevsimlik tarım işçiliğinin önemli bir kısmının da Suriyeli işçilere aktarıldığını görüyoruz" dedi.

'MÜLTECİLERİN TÜRKİYE İŞÇİ SINIFININ BİR PARÇASI OLDUĞU GERÇEĞİNİ GÖRMELİYİZ'

DİSK Yönetim Kurulu Üyesi, Mülteci İşçiler Daire Başkanı Seyit Aslan, "Bugün ister mülteci diyelim ister göçmen diyelim, istersek geçici koruma statüsündekiler diyelim, Türkiye’de yaşayan milyonlarca insanın ve bunların içerisinde iş gücüne sahip olanların, Türkiye işçi sınıfının bir parçası olduğu gerçeğini görmeliyiz. Artık geçici ya da başka ülkelere gidecekler meselesi ile yaklaşamayız. Türkiye işçi sınıfının bir parçası olarak burada yasıyorlar ve burada çalışıyorlar. Devlet bugün mülteci işçilere oturma ve çalışma izni vermeyerek aslında sermaye açısından daha ucuz çalışma koşullarının dayatıldığı bir durum ortaya çıkarıyor" dedi. Aslan, sermaye ve devletin bu politika ile bilinçli olarak mültecileri kayıt dışında tutarak ucuz iş gücü olarak kullandığını sözlerine ekledi.

Oturumun 2. ayağında konuşan Suriyeli saya işçisi Ahmet de yaşadıklarını anlattı:

"Türkiye’ye gelip işimizi elimizden aldılar deniliyor, öte yandan kavga edersem sınır dışı olurum korkusu var. İzin belgesi ve çalışma belgesinden biz faydalanabiliriz ama öyle kurallar var ki imkansız olan ne varsa orada. İş veren sigorta yapmıyor. Yapılmasını isteyince de 'yaparım' diyor ama 'senin maaşından keserim' diyor. 'Çünkü kendi cebimden ödüyorum' diyor. Ben de haliyle sigorta istemiyorum nasıl isteyebilirim ki zaten zor geçiniyorum, herkes benim gibi" dedi.

Ortak grev yaptıktan sonra Türkiyeli ve Suriyeli işçilerin birbirine olan bakış açısının değiştiğini belirten Ahmet, "Yapılan grevde sendikalar yoktu ve anladım ki onlarda da korkuyor. Sadece Fox TV’de ve Evrensel’de çıktık" diye konuştu.

Suriyeli işçilerin avukatlığını üstlenen Av. Tugay Bek, Ali el Hendam davasına dikkat çekerek, mültecilerin nefret suçlarına ve ırkçı suçlara maruz kaldıklarını belirtti. "Türkiyeliler ile birlikte davaları etkin biçimde takip edebilmeleri için barolara, sendikalara, insan hakları kuruluşlarına büyük görev düşüyor. Biz onlara cesaret vermeliyiz, biz onların yayında olduğumuzu, onların haklarını savunmak konusunda bu türden davaları takip ettiğimizi Suriyeli kardeşlerimizi göstermeliyiz" dedi.

"Bir Arada Yaşam Neden Sağlanmalı-Nasıl Sağlanacak" başlıklı 3 oturumda ise Prof. Dr. Murat Erdoğan, Doç. Dr. Nur Banu Kavaklı, Prof. Dr. Ayhan Kaya, İzmir Suriyeli Mültecilerle Dayanışma Derneği Başkanı Muhammet Salih Ali ve bir kadın mülteci işçi konuşma yaptı.

'SURİYELİLER KENDİ İÇİNDE MİLLİYETÇİLİKLER GELİŞTİREBİLİR'

Üçüncü oturumun ilk konuşmasını gerçekleştiren Prof. Dr. Murat Erdoğan, "Avrupa Birliği’nin yeni bir paktı yayınlandı, henüz daha resmileşmedi ama tartışılıyor. Ne diyorlar? 'Nitelikli göçmeni alalım, ama mültecileri mümkün olduğunca ikincil üçüncül ülkelerde tutmaya çalışalım.' Genel yaklaşım bu. Bir arada birlikte huzur içinde yaşamak denilince gelişmiş ülkelerde, mülteciler kontrolsüz insani hareket olarak görülüyor ve sosyal huzuru bozacak bir şey gibi görülüyor. Çünkü her şeyin çok planlanması gerektiği düşünülüyor" dedi ve ekledi: "Bizim Türkiye olarak son 10 yılda enteresan bir tecrübemiz oldu. Bu tecrübe aslında dünya literatüründe ilk kez bu kadar sayıda mülteci nispeten gelişmiş bir ülkenin içine girdi. Başlangıçta yanlış öngörüde bulunuldu. Suriye’deki krizin bu kadar uzun sürmeyeceği düşünüldü, sınır bölgelerinde kamplarda insanlar barındırılmaya çalışıldı. Esat, Arap Baharının bir biçimde önünde durabildi. Türkiye’deki Suriyeliler kendi yaşamlarını inşa ettiler, uyum politikaları artık yaşamsal bir ihtiyacı haline geldi. Türk toplumu sosyal şoka ve milyonca insanın ülkeye girmesine rağmen -istemediğini belli ediyorlar, sevmediğini belli ediyorlar- ama bir arada yaşamayı da başarıyor. Öyle ya da böyle toplumsal kabulün yüksek olduğunu düşünüyorum. Kırılgan çatışmalı bir toplumsal kabul ama hâlâ çok yüksek. Bu yüzden hâlâ siyasetin ana konusu değil, hâlâ arka planda. Uyum politikalarını ertelememiz her adımda Suriyelilerin kendi içinde yeni milliyetçilikler geliştirebileceklerini ve ötekisi Türkler olacak yeni milliyetçilikler de geliştirebilecekleri de unutmayalım’’ dedi.

'UMUT BARINDIRAN HİKAYELERİN OLDUĞU SÖYLEMLER GELİŞTİRİLMELİ'

Toplumsalın parçalandığı bir ülkede yaşadığımızı belirten Prof. Dr. Ayhan Kaya, "Bugüne kadar yapılan çalışmalarda üretilen siyasal söylemlerde genellikle geçmişe bakıldı. Osmanlıcı birtakım perspektiflerin dile geldiğini gördük ama bu bizi bir arada tutmaya yeterli değil. İçinde umut barındıran hikayelerin olduğu birtakım söylemler geliştirmek gerekiyor. Mülteciler konusuna da bu perspektifle bakılması gerektiğini düşünüyorum.  Bence gelecek yerelde yatıyor. Yerel yönetimlerin, STK’ların ve akademik çevrelerin, mülteci örgütlenmelerin birlikte kuracağı bir gelecek düşünmemiz gerekiyor" dedi.

KADININ İSTİHDAMA KATILIMINDA YEREL YÖNETİMLERİN ÖNEMİ

Esenlerdeki ve Bağcılardaki ev görüşmelerinde daha fazla izolasyon ve önyargı varken, Tarlabaşı’nda daha farklı deneyimle karşılaştıklarını belirten Doç. Dr. Banu Kavaklı, bu farklıların yerel yönetim ve STK’ların önemini ortaya çıkardığına vurgu yaptı.

İstihdam piyasasına hiçbir şekilde dahil olamayan bir nüfus olduğuna dikkat çeken Kavaklı, ‘’Kadınlar burada korunmasız savunmasız hale getiriliyor. Bunu yine yerel yönetimlere bağlamak istiyorum. Hasta bakımı, çocuk bakımı ev işleri onların üzerinde. Çocuk bakımı kreş imkanı olsa istihdama katılmayı kolaylaştıracaktır’’ dedi.

'PANDEMİ ZOR KOŞULLARI YOKUŞA ÇEVİRDİ'

Yaklaşık 20 yıl önce İzmir’de yaşamayan başlayan, İzmir Suriyeli Mültecilerle Dayanışma Derneği Başkanı Muhammed Salih Ali, Suriyelilerin zor durumda uzun saatler çalışmak zorunda kaldıklarını çünkü dil bilmediklerini belirtti. 2011 yılında göçün artmaya başlaması ile sistemle köprü kurabilmek adına dernek kurduklarını belirten Ali, "sosyal uyum ve entegrasyon karşılıklı olmalı" dedi ve pandeminin zaten zor olan koşulları Suriyeliler için yokuşa çevirdiğine dikkat çekti.

'İNSANLARDAN KORKUYORUZ'

Suriyeli kadın mülteci işçi Adile ise 2013 yılında Türkiye’ye gelmiş ve o zamandan bugüne geçen süreyi şu şekilde değerlendiriyor: "Burada yaşamak çok zor. Komşuluk yapmak zor, okul zor, marketten alışveriş yapmak zor, nereye gitsen zorluk var."

Çocuklarının sigorta ve çalışma izni olmadığı için kaçak çalıştığını belirten Adile, "En büyük oğlum 21 yaşında. Okula gidemediler, mecbur kaldık çalışmaya başladılar. Çocuklarımın Türkçeleri iyi ama diğer çocuklardan dolayı çok zorlanıyorlar. Dili çözüyorlar ama insanları çözemiyorlar" dedi.

Kötü söz ve hakaret duymaktan bıktıklarını ve korktuklarını dile getiren Adile, "Suriye’de tek bir kişi bizi vuruyordu, burada herkes vuruyor. Çocuğum dayak yediğinde onu savunamıyorum. Her türlü eziliyoruz. Yoksulluğu açlığı bir tarafa bıraktım. En çok insanlardan korkuyoruz" dedi.

Barınma sorununa da dikkat çeken Adile, "Bodrumları bize daire diye veriyorlar. Deprem gerçeği var ama Suriyeli zaten ölsün diye düşünüyorlar" dedi. İnsanların merhametli olmasını istediğini belirten Adile, "Suriye’de evimiz yuvamız vardı, iş yerimiz, arabamız vardı, gerçekten istemeyerek geldik. Burada böyle bir yaşam olduğunu bilseydim orda ölmeyi tercih ederdim. Bilseydim gerçekten orda ölmek için orda kalırdım" dedi.

Büyük çocuklarının Suriye’ye dönmek istediğini belirten Adile, "Küçük çocuklarım Suriye’yi bilmiyor, o yüzden dönmek istemiyorlar. Ben de dönsem kimin yanına gideceğimi bilmiyorum. Memlekette kimse kalmadı, nereye gideyim" dedi.

Moderatörün vatandaşlığa ilişkin sorularını yanıtlayan Adile: "Çocuklarım Türk vatandaşlığı almak istiyor ama kimliği alınca her şey bitecek sanıyorlar. Korkudan istiyorlar. Kimlikte Türk olacaklar ama Suriyeli kalacaklar, bilmiyorlar. Kimlik alsalar bile ayrımcılık devam edecek. Bizim adımız Suriyeli. Vatandaşlık alıp almamak neyi değiştirir. Ben insanlık istiyorum vatandaşlık istemiyorum" dedi.