Ekonomik kriz, devlet kapasitesi ve dayanışmacı yaklaşımlar

Devletin temel işlevlerini karşılayamadığı ve toplumsal içerme konusunda yetersiz kaldığı bir durumda dayanışmacı modeller politik dönüşüm için ilham kaynağı olabilir.

Abone ol

Aslıhan Aykaç* 

Ekonomik krizin etkisi toplumun tüm kesimlerinde derinleşiyor. Özellikle dar gelirli kesimlerde temel ihtiyaçların karşılanması dahi yapısal bir sorun haline gelmiş durumda. Bu durum basitçe hiperenflasyon ve hükümetin yanlış para politikalarından ibaret de değil. Bugün tepe noktasına ulaşan bu kriz hali, hükümetin uzun süredir uyguladığı yanlış ekonomi politikalarının bir sonucu. Başlangıçta dünya ekonomisindeki likidite bolluğu, özelleştirmeler ve doğrudan yabancı sermaye yatırımlarındaki artış belli bir süre ekonomik büyümeye katkı sağlamış olsa da iktidar tarım, sanayileşme, istihdam ve bölüşüm açısından uzun vadeli hedeflerini önceleyen sürdürülebilir politikalar üretemedi. Enerji bağımlılığını azaltmaya yönelik yatırımlar tarım ekonomisinin gerilemesine ve en basit tarımsal ürünlerde dahi dışa bağımlılığın artmasına yol açtı. Sanayi alanındaki öngörüsüz yatırımlar ne iç piyasada ne dış piyasada rekabet gücü elde etti, dahası sanayi yatırımlarından beklenen istihdam da gerçekleşmedi. Otomotiv ve silah sanayiindeki atılımlar bu sektörlerin dünya piyasalarındaki seyrine kıyasla ancak başlangıç seviyesinde. Son yirmi yılda eğitim ve sağlık alanındaki özelleştirmeler, sosyal güvenlik ağlarındaki daralma, çalışanları yoksulluğa, ekonomik olarak aktif olmayan ve sosyal korumaya muhtaç kesimleri ise sefalete sürükledi. Başlangıçta var olan kaynakları kullanarak tutturulan tüketim endeksli büyüme hedefleri, mali kaynaklar tükenince sürdürülemez oldu ve içinde bulunduğumuz enflasyon girdabına dönüştü. Mevcut politik aktörlerin bu girdabın durdurulması ve suların durulması açısından umut vaat ettiğini söylemek ise çok zor.

KRİZ ANLARINDA DEVLET NE YAPAR? 

Devletlerin politik, ekonomik veya toplumsal krizleri yönetebilmeleri doğrudan devlet kapasitesiyle ilgilidir. Ekonomik bir kriz anında devletin mali kaynaklara ve bunları doğru bir biçimde kullanacak kurumlara sahip olması gerekir. Mali politikalar devletin kısa vadede krize müdahale etmesi için manevra alanı sağlar. Bunun için ulusal tasarruf oranının yüksek olması ve doğru mali araçlarla yönetilmesi, vergi sisteminin etkin olması ve kaynakların kamu yararına kullanılması gerekir. İkinci olarak devletin politika yapımında özerk, toplumsal faydayı önceleyen ve ekonomik krizin toplumsal etkilerini kontrol etmeyi hedefleyen kurumları olması gerekir. Bu noktada atanmışlar ve seçilmişler arasında, yani bürokrasi ve hükümet arasında dengeli bir iş bölümünün olması ve ortak hedefler için çalışmaları beklenir. Bir başka deyişle, seçilmişler bir sonraki seçim için seçmen kazanmak yerine, ekonomik krizden en fazla etkilenen kesimin yararını öncelemek zorundadır. Son olarak, devlet tüm birimleriyle üretim ekonomisine geçmenin yollarını aramak ve bunun planlamasını yapmak zorundadır. Kısa, orta ve uzun vadede ülkedeki kaynakların hangi alanlarda kullanılabileceği, hangi ihtiyaçları karşılayacağı, hangi sektörlerin ne kadar istihdam, katma değer yaratacağı çalışılmalı ve ivedilikle hayata geçirilmelidir. Ancak bütün bunlar eşzamanlı olarak gerçekleştiğinde devlet, sosyal politika için kaynak yaratabilir ve bir bölüşüm işlevini gerçekleştirebilir.

Devlet kapasitesi, ekonomik veya başka tür bir kriz anında devletin doğru araçları kullanarak doğru politikaları uygulayıp uygulayamayacağını gösterir. Michael Mann, 1984’te yazdığı makalesinde devletin özerk gücünü tartışırken Max Weber’in[i] devletin teritoryal bir alanı olan, merkezi bir yönetim, kurumsal bir iş bölümü ve bürokrasi ile güç tekeline dayalı klasik devlet tanımından yola çıkar ve devletin iki gücü arasında bir ayrım yapar: Devletin despotik gücü ve devletin altyapı gücü[ii]. Bunlardan birincisi devlet seçkinlerinin sivil toplumla istedikleri gibi ilişki kurmalarını ifade ederken, ikincisi kapitalist demokrasilerde devletin sivil topluma ve gündelik hayata nüfuz etme kapasitesini ifade eder. Mann, devletin teritoryal bütünlüğü, örgütsel iş bölümünün yanı sıra gerekliliği ile de özerk gücünü inşa ettiğini vurgular, devlet toplumla kurduğu ilişkide belli işlevleri karşılamaktadır. Öte yandan Charles Tilly, toplumsal eşitsizlikler ve demokrasi arasındaki ilişkiye bakarken devlet kapasitesinin yanı sıra güven ağlarından da söz eder[iii]. Devletin bir takım bölüşüm işlevlerini gerçekleştirmesi ve siyasi katılıma alan açması kapasitesini artırır ve demokratikleşmeyi desteklerken, karar alma süreçlerinde, bölüşümde ve siyasi katılımda güven ilişkisini kaybetmesi alternatif güven ağlarının öne çıkmasına yol açar.

Devlet kapasitesinin yetersiz olduğu durumlarda zayıf ya da kırılgan devlet yapısı ortaya çıkar. Kırılgan devletler sınırları dahilinde fiziki güç kaybetmeleri, karar alma süreçlerinde katılımcı ve meşru otorite kaybı, yeterli kamu hizmetlerini sağlayamama ve uluslararası sistemdeki diğer devletlerle dengeli ilişkiler kuramama ile tanımlanırlar. The Fund for Peace tarafından yayınlanan Kırılgan Devletler İndeksi’ne göre Türkiye 179 devlet arasında 57. durumda. Devletlerin kapasitelerini aşan krizler karşısında tamamen çaresiz ve işlevsiz bir duruma düşmesi ise başarısız devlet (failed state) olarak tanımlanır. Aynı indekse göre en temel insani ihtiyaçların dahi karşılanamadığı Yemen bugün başarısız devlet sıralamasında ilk sırada yer alıyor. 

Türkiye bir ekonomik kriz içinde ve devlet gerek eşitsizlikleri azaltma ve kırılgan kesimleri ekonomiye dahil etme, sosyal güvenlik ağları ve kamu hizmetlerinin sağlanması konusunda gerekse katılımcı karar alma, demokratik meşruiyet konusunda zorluklarla karşı karşıya. G-20 kategorisinde yer alan bir ülkenin bu kadar yüksek bir kırılganlığa sahip olması da gelecekte yeni krizlerin ve yeni risklerin görülebileceğini düşündürüyor. Devletin altyapı gücünden pay alamayan, devletle güven ilişkisi kuramayan kitleler ister istemez yeni örgütsel modeller ve alternatif stratejiler geliştirmek zorunda kalıyor. Bu durum politik bir meydan okumadan çok, maddi yönden ayakta kalma çabası olarak görülebilir. Ancak kısa vadede ekonomik krize çare arayan bu çabalar uzun vadede devletin dönüşümüne varacak bir politik motivasyona da kaynaklık edebilir.

DAYANIŞMADAN NE ANLAMALI?

Devletin makroekonomik çerçevesinin dışında kalanlar, sosyal politikadan pay alamayanlar, sosyal güvenlik ağlarının korumadığı kırılgan gruplar ekonomik olarak ayakta kalabilmek için çareyi başka ortaklıklarda ararlar. Dayanışma ekonomileri, kooperatifler gibi kurumsallaşmış örnekler ya da gıda toplulukları, bitpazarları, paylaşım ekonomileri ya da takas grupları gibi daha esnek yapıdaki yeni modeller bu tür ekonomik arayışların ürünüdür. Bu tür güven ağlarını tek bir ideoloji veya yaşam biçimiyle ilişkilendirmek mümkün değil. Dolayısıyla, dini gruplar arasında ya da kırsal toplumdaki geleneksel dayanışmanın yanı sıra kentsel dayanışmadan ve orta sınıf, eğitimli kesim arasındaki maddi ortaklıklardan da bu çerçevede söz edilebilir. İki yıllık pandemi sürecinde dayanışmanın sayısız örnekleri ortaya çıktı. Türkiye’deki durumu daha hassas kılan ise pandeminin hemen ardından ortaya çıkan ekonomik kriz ve bunun yönetilme biçimi oldu. 

Bu noktada dayanışma kavramını bir sonraki adıma taşımak ve yeni sorular sormak gerekiyor. Neoliberalizmin krizinden doğan dayanışma ekonomileri ne tür bir politik bilinç yaratıyor? Yereldeki ve küçük ölçekteki deneyimlerin tetiklediği politik bilinç bir yayılım etkisiyle kırılgan kesimler için politik güçlenme yaratabilir. Örgütsel ölçek büyüdükçe dayanışma ilişkilerini sürdürmek zorlaşabilir; ancak bu zorluklar aynı zamanda yeni örgütsel girişimlerin öğrenme süreci olacaktır. Devletin temel işlevlerini karşılayamadığı ve toplumsal içerme konusunda yetersiz kaldığı, Mann’ın kavramlarıyla altyapı gücü yerine despotik gücünü kullandığı, Tilly’nin deyimiyle demokratikleşmeden uzaklaşma (de-democratization) yönünde evrildiği bir durumda dayanışmacı modeller politik dönüşüm için ilham kaynağı olabilir. Özellikle muhalefetin geleneksel kalıpların dışına çıkamadığı ve çekimserlikle karşılandığı bir bağlamda dayanışmacı modeller, yeni nesil bir mücadele için ne tür pratik imkanlar sunar? Parlamenter sistemin içerici olmaması, parti siyasetinin temsiliyet imkânı sunmaması ve muhalefetin etkin politik reçetelere sahip olmaması devletin dönüşümünün kaçınılmaz olduğunu düşündürüyor. Bu kaçınılmaz dönüşüm başka bir demokrasi, başka bir ekonomi ve yeni bir toplumsal sözleşme inşa ederken dayanışmacı modellerin prensiplerinden faydalanabilir ya da dayanışma zemininin genişlemesine yönelik alan yaratabilir.

Yukarıdaki soruların cevabını ararken mevcut sistemin sorunlarını doğru saptamak, dayanışma pratiklerinin prensiplerini iyi anlamak gerekir. Dayanışma ekonomileri maddi temeli üretimde ve bölüşümde örgütler, dolayısıyla neoliberal piyasanın tahakkümüne karşı çıkar ve neoliberal devletin karşılıksız bıraktığı bölüşüm, eşitsizlik sorunlarını doğrudan hedef alır. Bunun yanı sıra dayanışma pratikleri yerelde yatay bir biçimde örgütlenirken geleneksel siyasetin hiyerarşik yapılarından farklılaşırlar. Dayanışmada öne çıkan katılımcı demokrasi farklılıklarla bir arada yaşamayı, müzakereyi vurgular; temsili demokrasinin prosedürel kalıplarını ve kısıtlarını aşmaya çalışır. Dayanışmacı modellerde örgütsel yapılar amaç değil, toplumsal hedefler ve insani değerlere ulaşmaya yönelik araçlardır. Bütün bu farklılıkları yerelden daha geniş bir ölçeğe taşımak geleneksel siyasetin basamaklarını, örgütsel bileşenlerini sorgulamayı da gerektirir.

*Prof.Dr., Ege Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü

[i] Weber, Max. Economy and Society, University of California Press, 1978.

[ii] Mann, Michael. The autonomous power of the state: its origins, mechanisms and results, European Journal of Sociology, 1984, Vol. 25, No. 2, Tending the roots: nationalism and populism, 1984, pp. 185-213.

[iii] Tilly, Charles. “Inequality, Democratization, and De-Democratization.” Sociological Theory, vol. 21, no. 1, [American Sociological Association, Wiley, Sage Publications, Inc.], 2003, pp. 37–43.