Ekolojistler Diyarbakır'da buluştu

TMMOB Diyarbakır İlk Koordinasyon Kurulu ve Diyarbakır Ekoloji Derneği tarafından düzenlenen panelde, ekoloji mücadelesindeki deneyimler aktarıldı, ülkede yaşanan sorunlara dikkat çekildi.

Abone ol

Semra Yansit -Mahsum Kara

DİYARBAKIR- Türk Mühendis ve Mimar Odası Birliği (TMMOB) Diyarbakır İl Koordinasyon Kurulu (İKK) ve Diyarbakır Ekoloji Derneği tarafından "Yok etmeye karşı mücadele ve yeniden inşa yolları" şiarıyla Diyarbakır Sur ilçesinde bulunan tarihi Deva Hamamı'nda "Ekolojik ve toplumsal yıkım kıskacında yaşam buluşması" konulu panel ve forum düzenlendi.

Etkinliğe, Türkiye ve bölge illerinde bulunan sivil toplum örgütleri temsilcileri, Mezopotamya Ekoloji Hareketi, Hevsel Koruma Platformu, Mardin Ekoloji Derneği, Ege Çevre ve Kültür Platformu, Hasankeyf'i Yaşatma Girişimi, İzmir Umut-Sen Ekoloji Kolektifi, Yeşil Artvin Derneği, Munzur Özgür Aksın Meclisi ve Munzur Çevre Derneği üyelerinin yanı sıra ekoloji mücadelesinde yer alan birçok aktivist ve ekolojist katıldı.
Etkinliğin düzenlediği tarihi hamamda, "Xweza çavakaniya jiyanêye. Biparerêze", "Tekoşîna civaka Ekolojik tekoşina kedê ye", "Li Dijî faşîzmê em bibin daristan", "Tarihine ve doğasına sahip çıkamayanlar geleceği belirleyemez" Kürtçe ve Türkçe yazılı pankartlar yer aldı.

Panel, Ekoloji Derneği’nin çalışmalarının yer aldığı sinevizyon gösterimiyle başladı.

Panelde ilk konuşmayı yapan Mezopotamya Ekolojik Hareketi’nden Derya Akyol, “Sistem tüm argümanları kullanarak krizi insanlara mal etmeye çalışıyor” dedi. Devletin, barajlar ve nükleer santraller yaparak sorunu gidermeye çalıştığını ancak bunun hedef şaşırtmak olduğunu söyleyen Akyol, “Biz bugün sistemi zorlayanlar olarak biraraya geldik. Ülke yalan ve talan hikayeleriyle dolu. Sistemin girmediği yer kalmadı. Kapitalist modernite krizden kriz çıkarır” diye konuştu.

'HEVSEL KORUNMUYOR'

TMMOB olarak Devlet Su İşleri’nin yapmış olduğu barajlara karşı sürekli bir mücadele içerisinde olduklarını söyleyen Amed İl Koordinasyon Kurulu Genel Sekreteri Doğan Hatun ise, “DSİ, 1954 yılından beri kurak yerleri sulandırma amacı varmış gibi çalışıyor gözükse de bir savaş makamı gibi çalıyor. Bu yaklaşımlar toplumların varlığına karşı bir kırımdır. Sistemi doğru tahlil etmezsek doğru çözüme ulaşmayız” ifadelerini kullandı.

Açılış konuşmalarının ardından aktivistler, ekolojik çalışmalara ve tahribatlara ilişkin deneyimlerini paylaştı. Hevsel Bahçeleri'nin binlerce yıldır Diyarbakır'ı beslediğini hatırlatan Hevsel Koruma Platformu’ndan Zeki Kanay, “Hevsel, UNESCO koruması altında olmasına rağmen kimse bu alanları korumuyor. Diyarbakır, altın üçgenin merkezinde. Mezopotamya’da Fırat ve Dicle artık durgun suya dönüşmüş. Fırat’ın kaderi de Dicle’ye benzetiliyor ve yerleşik yaşam yerinden koparılmaya çalışılıyor. Hevsel’de binlerce yıldır tarım çalışması yapılıyordu. Son 3 yıldır endüstriyel tarım yapılıyor ve çöle dönüştürülmeye çalışıyor” diye belirtti.

Kazdağları Direnişi’nden Melis Tantan ise Kazdağları’ndaki direnişin 425’ince güne ulaştığını belirterek, “Kaz dağlarında mücadele uzun zamandır devam ediyor. Bizler Kaz Dağları için mücadele çağrısı yaptık ve nöbet tuttuk” dedi.

‘KÖYLER ŞİMDİ BARAJLARLA YIKILIYOR’

1984 ile 1994 arasında 47 köyün yıkıldığını söyleyen Siirt Gazeteciler Cemiyeti üyesi Zana Aksu, “Köyler önceden bombalarla yıkılırken şimdi barajlarla yıkılıyor. Mardin göçük altında kalınca Soma kadar ses çıkmıyor. Egemen sınıflar kendine göre kanalize ediyor bu durumu. Bizim bölgedeki her ekolojik sorun bir çatışma alanı olarak görülüyor ya da Kürtlerin yaşadığı bölge diyerek normalleştiriliyor" diye konuştu.

‘DOĞA ASKERİ İRADEYLE TALAN EDİLİYOR’

Ege Çevre ve Kültür Platformu'ndan Erol Engel ise, “Siyasi iktidar burada insanlara karşı savaş açıyor. Bunu bir kez daha Sur’da gördük. Kapitalist sistem çöktükçe dağlarımızı, ormanlarımızı talan ediyor. Milli Güvenlik Kurulu her alanda ekolojiye karşı mücadele ediyor. Bu devlet askeri iradeyle doğamızı yabancılara peşkeş ediyor. Ekolojik mücadeleyi güçlendirdikçe bu talanının önüne geçebiliriz. Bu mücadele geleceğe taşındıkça devlet de bu kazanımları görecek” dedi.

Dersim’de 145 maden projesinin hayata geçirildiğini söyleyen Munzur Çevre Derneği Üyesi İbrahim Eren ise şöyle konuştu: “Biraraya geldikçe mevcut talan sistemine karşı alternatifler üretiyoruz. Qesko köyü 90’lı yıllarda boşaltıyor. Muazzam bir doğası var. Devlet orada maden ocakları kurmak istedi ancak halk orada maden kurulmasına karşı direnç gösterdi. Kamu desteğiyle maden projesi desteği durduruldu.”

Yeşil Artvin Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Hasan Yüksel de bölgede binlerce bitki çeşidinin olduğunu belirterek, “120 çeşit omurgalı hayvan var. 350 bin insan yaşıyor. Şehri bakır maden işletmeciliğine teslim etmiş durumdalar. Bir şehir düşünün ki yüzde 92’si maden ruhsat alanında” dedi.

‘GELECEK NESİLLERİN BİZİ YARGILAMA HAKKI DOĞDU’

Hasankeyf Yaşatma Girişimi’nden Rıdvan Ayhan, Hasankeyf’te bir hafızanın yok edildiğini belirterek, “Bizler Hasankeyf konusunda eksik kaldık. Hasankeyf’i Hasankeyflilere anlatmakta ve örgütlemede zorlandık. Sadece kamuoyuna duyurmaktan başka bir şey yapamadık. Hasankeyf bir dünya mirasıydı ve biz gelecek nesillere borçluyuz. Gelecek nesillerin bizi yargılama hakkı doğdu. Hasankeyf’in yüzde 80’i sular altında kaldı” ifadelerini kullandı.

İzmir Umut Sen Ekoloji Kollektifi’nden Umut Kocagöz ise, “Ekolojinin emek perspektifiyle olaya bakacağım. Köyünden kopan insanlar kentlere yerleşmek zorunda kalıyor. Aliağa ilçesinde çok düşük ücretlerle insanlar çalışıyor. Sanayinin geliştiği bir ilçe. Bir emekçi ilçesi. İşçi sınıfının sendikalaşma ve ekolojik anlamda mücadeleleri var” dedi.

‘GÜVENLİK ADI ALTINDA DOĞA TALAN EDİLİYOR’

Munzur Özgür Aksın Platformu’ndan Orhan Çelebi ise şöyle konuştu: “Dersim her zaman Türkiye ve Kürdistan’da tartışılan bir yer. Dersim dokusu, bitki örtüsü ve dağlarıyla tam bir ekoloji alanı. Kapitalizm rant uğruna talan politikasını uyguluyor. Peri Vadisi üzerine 4 tane baraj projesi uygulanıyor. Pülümür Vadisi'nde yapılmak istenen baraj hukuki olarak durduruldu. Munzur Vadisi, Munzur Gözeleri peyzaj adı altında bir çalışma yürütülüyor. Yapılan peyzaj çalışması buranın doğasına ait değil ve bunun mücadelesini veriyoruz. Doğanın ekosuyla oynandığı zaman tüm canlıların dengesi bozuluyor. Doğa, koruma bölgelerin sorumluluğunda değil, her canlının sorumluluğundadır. Bir diğer konu da güvenlik operasyonları adı altında orman yangıları meydana geliyor. Dersim’de sistematik bir şekilde dile ve inanca bir saldırı var. Bu saldırılar ekolojiye paralel gidiyor. Toplum olarak bilinçli hareket etmemiz gerekiyor. Örgütlenmek şart.”

‘TARİHİMİZİ VE TOPRAĞIMIZI ÜÇ KURUŞA SATMAK İSTEMİYORUZ’

Sur’da yapılan evleri cezaevine benzeten Diyarbakırlı İsmail Özmez ise, “6 mahallemizi talan ettiler. Buraları TOKİ’ye verdiler. Onlar da ev diye cezaevi yaptılar. Biz tarihimizi ve toprağımızı üç kuruşa satmak istemiyoruz. Benim namusumdur toprağım. Halen o evlerin altında cenazeler var. Biz sonuna kadar direneceğiz. Evimizi ekoloji derneği ve TMMOB sayesinde bir kısmını kurtarabildim. Beni kendi toprağımla borçlandırıyorlar. Kimse evini satmasın ve birlikte direnelim” dedi.

‘DOĞA KATLİAMI BİR SAVAŞ VE SOYKIRIM SUÇU KABUL EDİLMELİDİR’

"Toplumsal bir ekolojik duyarlılıkla bir demokrasi inşa etmek istiyoruz" diyen Halkların Demokratik Kongresi Ekoloji’den Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Naci Sönmez ise, “Ekoloji mücadelesi sadece bir çevreye duyarlılık değil. Ekolojik ve demokratik bir Türkiye inşa etmek istiyoruz. Sistem bizi sadece ekonomik değil ekolojik bir perspektifle de karşı karşıya bırakıyor. Neoliberal sistem; kişiliksizleştirme, kimliksizleştirme üzerine saldırıyor. Bizi politiksizleştirmeye çalışıyorlar. Doğaya karşı bir suç işlenmektedir. Uluslararası ceza kanununa giren bir konudur ve Türkiye de bunun bir taşıyıcısıdır. Doğa katliamı bir savaş ve soykırım suçu kabul edilmedir. Bu hukuk sistemimizde yer almalıdır” dedi.

"Ekolojiye yönelik saldırıların politik arka planı" isimli panel ve "Yıkım politikalarına karşı çözüm yolları" isimli forum ile devam etti.

'DOĞAYA VE TARİHİ YAPILARA ZARAR VERİLİYOR'

İlk olarak söz alan çevreci Güner Yanlıç, şunları söyledi: "Türkiye’de yapılan barajların doğaya ve tarihi yapılara verdiği zararlar var. Son olarak Silvan’da neolitik dönemin birçok izlerini taşıyan Geliye Goderne’yi sular altında bırakmak için merkezi iktidar son hızla çalışmakta. Ve bu devasa ölçekteki barajların gerekçesi olarak enerji ihtiyacı, sulu tarım gibi aslında toplumun ihtiyacının olmadığı yüzeysel, kabul görmez bahanelere başvurmakta."

'İÇİNDE BULUNDUĞUMUZ SİSTEM KAPİTALİST SİSTEME DAYANIYOR'

Yanlıç'ın ardından söz alan Kaz Dağları Direnişi Aktivisti Melis Tantan, "İçinde bulunduğumuz sermaye birim sistemi ve kapitalist bir sermayeye dayanıyor. Yakın bir döneme kadar doğayı hammadde olarak görüyorduk. Artık doğa ve yaban hayatı bir sermaye olarak görülüyor. Bu durum bir sürü arazi ve toprak gasp edilerek yapıyor. Fabrikaların kuruduğu yerlerde doğa, hava ve yaşam alanları kirletiliyor" dedi.

'COĞRAFYAYI YOK ETMEYE YÖNELİK BİR BİLİNÇ VAR'

Umut Sen Ekoloji Kolektifi Üyesi Umut Karagöz ise şunları söyledi: "Talanın arka planında örgütlü bir sınıf olduğu ortadadır. Bunun karşısında bizim bilinçli sınıfı oluşturmamız gerekmektedir. Günümüzde sermayenin ihtiyaçlarına göre daha fazla kâr daha fazla kazanç birikimi söz konusu. Buna karşı çıkmak isteyenlere de ciddi bir baskı ve sindirme politikaları ortaya koyuluyor. İnsanın içinde yaşadığı coğrafyayı yok eden bir bilinç var ortada. Sermaye, kendi projelerini yürürlüğe koymak için ciddi anlamda bir çaba içindedir. İnsanlar kölelik koşullarında çalıştırılıp emeği sömürülüyor."