Yazının başlığı, Roll dergisinde yayınlanan Edip Akbayram
söyleşisine gönderme. “ ‘Edip Abi Hep Böyle Kal’ Diyorlar” başlıklı
söyleşiden yazının sonunda bahsedeceğim ama orada da kuracağım
cümlelerin bir kısmını başta da kurayım: Türkiye tarihindeki
kırılma noktalarında kimi insanlar farklı yerlere savrulurken Edip
Akbayram yerini hep korudu. Bir kısım kerterizleri vardı,
rüzgârlardan, baskılardan etkilenmedi ve milim sapmadan dimdik
yerinde durdu. Sesinin, yorumunun, şarkılarının hayranıyım ama en
çok bu dik duruşundan etkilendim. Bunun için, vedası beni çok
sarstı. Günlerdir, çocukluğumda tanıdığım, hayran olduğum bu büyük
sanatçıya nasıl veda edeceğimi düşünüyorum. Bu yazı, aklımdakilerin
bir kısmını içeriyor. Gün gelir başka şeyler de eklerim
elbette.
12 MART’TAN 12 EYLÜL’E
Onu, 12 Mart muhtırası sonrasında yaşanan acıların hepimizi
etkilediği yıllarda tanıdık. İçinde değildim, yaşamadım, sonradan
öğrendim ama yaşayanlar o dönemi kısık sesle, mırıldanır gibi
anlatır. Acıları anmamak için değil, o dehşeti bir kere daha
yaşamamak için Zülfü Livaneli’nin “zor yıllar” olarak tarif ettiği
bu dönem, bir yandan da müziğin politikleştiği dönem. Kökü hemen
öncesinde, üniversitelerden esen değişim rüzgârlarının bütün dünya
gibi Türkiye’yi de etkilediği ’60’lı yıllarda… Müzikteki arayışlar
geçmişten gelen seslerle birleşince bambaşka bir tür doğuyor:
Anadolu-pop. Başta kolejli gençler eğlenerek türkü söylüyor,
sonrasında halk ozanları keşfediliyor. Yollar bu noktada ayrılıyor
ama aynı arterde yan yana ilerleniyor: Kimi Karacaoğlan’ın
erotizmine takılıyor, kimi Yunus Emre’nin hümanizmini
dillendiriyor; kimi Köroğlu’ndaki isyana odaklanıyor, kimi Pir
Sultan Abdal’ın sesini yükseltiyor… ’70’li yılların ikinci yarısına
doğru halkın talepleri ve yaşadıkları müziğin içine giriyor,
acılardan isyanlara uzanan bir külliyat yavaş yavaş oluşmaya
başlıyor. Edip Akbayram, tam da bu dönemde onu etkileyen şarkıları
söylemeye başlıyor ve bu hatta ilerleyen yeni şarkılar yapıyor.
Gaziantep’te yaşadığı yıllarda başladığı müzik çalışmalarını
lisede kurduğu Siyah Örümcekler adlı toplulukla sürdürüyor. Sahneye
çıktığı ilk yer, bir okul gecesi. O gece o yıllarda ortalığı kasıp
kavuran “Samanyolu”nu yedi kere söylediğini farklı söyleşilerinde
anlatır. Siyah Örümcekler ve Edip Albayrak adıyla yayımlanan ilk
45’lik plağında iki türkü yorumu var: “Kendim Ettim Kendim Buldum /
Çiçeklerin Dili”. Sonrasında yaptığı bir başka plakta, Nejat Taylan
Orkestrası eşliğinde, Barış Manço’dan bildiğimiz iki şarkıyı
yorumluyor: “İşte Hendek İşte Deve / Kâtip Arzuhalim Yaz Yâre
Böyle”. Bu iki plak Gaziantep sınırları dışına çıkamayınca,
şansını, 1972 yılında Günaydın gazetesi tarafından düzenlenen Altın
Mikrofon yarışmasında deniyor ve birinci oluyor. Yarışma sonrası
çıkan 45’liğiyle bir anda dikkatleri üzerine çekiyor ve art arda
yaptığı plaklarla kendi yolunu hızla çiziyor.
‘70’li yıllarda öne çıkan tek bir sözcük var: Umut. “Umudumuz”
sloganıyla iktidara gelen Bülent Ecevit, bunu körüklemek adına
çalışmalar yapıyor ama olmuyor çünkü diğer yanda Çorum’dan Maraş’a
uzanan, memleketin huzurunu bozan katliamlar var. Birileri
insanların yüzünü güldürmeye çalışırken birileri bunu baltalıyor ve
acılara acı katıyor. Sağ-sol çatışması giderek derinleşiyor;
Türkiye ikiye ayrılıyor. Edip Akbayram, bu ayrılıkta sol tarafta
durmayı tercih eden ama dinleyicisini sağcı-solcu diye ayırmayan
bir isim. İçinden geleni söylüyor, çocukluğunda dinlediği ve
etkilendiği ozanlarla aynı sahneyi paylaşıyor, sevdiği şairlerin
şiirlerini besteliyor ya da onlar üzerine yapılmış besteleri
yorumluyor.
'HOCAM ÂŞIK MAHZUNİ ŞERİF'
Âşık Mahzuni Şerif, Edip Akbayram’ın yolunu çizen isimlerden
biri. Tıpkı Âşık Veysel gibi. İstanbul’da yaptığı ilk 45’likte bu
iki ozanın yan yana gelişi tesadüf değil. Bundan tam 53 yıl önce,
içinde bulunduğumuz günlerde piyasaya verilen bu plakta yer alan
düzenlemelerin ilki, Âşık Veysel imzalı “Kükredi Çimenler”, ona
Altın Mikrofon kazandıran türkü. Diğeri, Âşık Mahzuni Şerif
mesaisini başlatan “Boşu Boşuna”. İkisi de çok seviliyor ama
ikincisi diğerinden bir adım öne çıkıyor. Başta farklı aranjörlerle
ve stüdyo müzisyenleriyle çalışıyor ama sonrasında kendi grubunu
kuruyor ve yoluna onunla özdeşleşecek bu grupla devam ediyor:
Dostlar. Zaman içinde grup üyeleri değişiyor ama Edip Akbayram ve
müziği değişmiyor, gelişiyor. Gaziantep’te çaldığı düğünlerde ve
Adana’da program yaptığı Beyaz Saray gazinosunda söylediklerinin
yanına ‘başka türlü’ şarkılar, türküler ekliyor ve bu, onu bugüne
kadar durduğu yere konumlandırıyor.
Konserlerinin açılış şarkısı olan “Eşkiya Dünyaya Hükümdar
Olmaz”dan vazgeçilmezi “Aldırma Gönül”e uzanan külliyat giderek
güçleniyor ve her yeni albümde ona eklenen şarkılar, Edip Akbayram
adını unutulmamak üzere hafızalara ve tarihe kazıyor. Bugün bir
ortak hafızadan söz ediyorsak, onu yaratanlardan biri, Akbayram.
Tam da bu yüzden devlet onu görmezden geliyor, konserleri
engelleniyor, 12 Eylül sonrasında bir süre Selimiye Kışlası’nda
ikamet etmek durumunda kalıyor. Bu dönemde ‘kazara’ çıktığı bir-iki
televizyon programı var ama bu fark edilince ekran kapıları ona
kapanıyor. Yılmıyor, konserlerini sürdürüyor, albümler yapıyor ve
ortak hafızamıza yeni şarkılar ekliyor.
İÇİMİZDEN BİRİ
Tarihini, yaptıklarını anlatmaya kalksam yazı çok uzar. Onu
anlatmaya çalışsam kelimeler boğazımda düğümlenir çünkü acı çok
yeni. Yokluğuna alışamamışken bununla ilgili cümleler kurmak çok
zor. Herkesin Edip Akbayram’ı farklı elbette… Ortaklaştığımız çok
nokta vardır ama külliyatına daldığımızda kendimizi başka yerlerde
bulabiliriz. Kimi Âşık Veysel düzenlemelerini sever, kimi
başkalarının söylediği şarkılara getirdiği yorumu; kimi
şarkılardaki sağlam orkestrasyona takılır, kimi tertemiz vokaline
ve güçlü sesine; kimi “İnce İnce Bir Kar Yağar” der ve düşünür,
kimi “Hava Nasıl Oralarda”yı söyler ve içlenir… Edip Akbayram’ın
müziği Türkiye gibi: İçinde her şey var ve Akbayram, onları bir
araya getirerek harmanlamayı seviyor. Bunun sırrı, bizden
olmasında. Onun için ilerici, sosyalist, Atatürkçü diyebiliriz ama
yetmez. Şunu söylemek şart: Bunların hepsiyle gurur duyuyordu ama
sözünü ettiğim ‘bizden’lik çok ötesinde bir şey. Dilinden
düşürmediği
dört kelime var -ki yolunu onlar çiziyor: Sevgi, barış, dostluk ve
kardeşlik. Bunlara, bir albümüne isim olarak yakıştırdığı kelimeyi
de ekleyelim: Özgürlük. Bugün Edip Akbayram bu kadar seviliyorsa,
sevgiden, dostluktan, kardeşlikten dem vurduğu, barışı ve özgürlüğü
savunduğu için. Bizden olması da bununla alakalı. İnsanlığın temel
ilkelerinde birleşmiş olmak yetiyor. Akbayram, güzel bir dünyadan
ötesini istemiyordu zaten. Bu noktada da yanımızda. Geçmişten gelen
güzellikleri bugünde yaşatıyor ve onları geleceğe taşıyordu.
Tam da bu yüzden, geçmişi unutturmak isteyenlerin memleketi
yönettiği karanlık yıllarda aydınlık şarkılarıyla bize güç
verdi. Tam da bu yüzden sesini kısmaya çalıştılar ama olmadı.
Tam da bu yüzden yaşadıklarını şarkılarına aktardı. 1988 yılında
dinleyiciye ulaşan albümü “Özgürlük”te o yıllarda kurulmuş gencecik
bir topluluk olan Grup Yorum’a destek vermesi ve onların söylediği
“Büyü”yü repertuvarına alması az şey değil. Yıllarca bu topluluğun
yanında oldu, haklarını savundu. Grup Yorum yargılanırken korkmadan
adliyeye giden birkaç isimden biriydi. Sadece onların yanında
durmadı, haksızlığa uğrayan herkese destek verdi. Cumartesi
Anneleri’yle birlikte onların kayıp çocuklarını aradı, Tekel
işçileriyle Kızılay’da kurdukları çadırda yan yana geldi, dayanışma
gecelerinde şarkılarını haksızlıklara karşı söyledi. Belki çok
iddialı olacak ama kendimden biliyorum ve tereddütsüz şu cümleyi
kurabiliyorum: Karanlıkta yolumuzu bulmamız için önümüzü
aydınlattı.
Mustafa Uysal’ın, Adnan Ergil’in, Murat Kalaycıoğlu’nun, Alp
Murat Alper’in ya da başka bestecilerin şarkılarını söylerken
albümlerine Ahmet Kaya, Zülfü Livaneli gibi ‘sakıncalı’ isimlerin
de şarkılarını alması, onlarla yan yana durduğunu göstermesi ya da
hissettirmesi çok önemli. Bütün bunları yaparken Âşık Mahzuni Şerif
türkülerinden vazgeçmiyor elbette… Hemen her albümünde onun
türkülerini yorumluyor ve onu, “Anadolu’nun Mozart’ı” olarak
nitelendiriyor. Bunun diğer tarafta da karşılığı var. Âşık Mahzuni
Şerif, 30 Nisan 1975 tarihli Hey dergisinde Hulusi Tunca ile
yaptığı söyleşide şu cümleleri kuruyor: "Bestelerimin hakkını
vererek okuyan tek sanatçı, Edip Akbayram. Bazı konserlerinde benim
hocası olduğumu söylüyormuş. Teşekkür ederim kendisine.”
DEĞİŞİME AYAK UYDURURKEN DEĞİŞMEMEK
Konser veremediği dönemde oğlu Ozan ve kızı Türkü’yü en iyi
şartlarda yetiştirmek için eşi Ayten’in bileziklerini satan,
astronomik rakamlar önererek arabesk söylemesi için kapısına gelen
yapımcılara tereddütsüz “hayır” cevabı veren, doğru bilmediği
hiçbir işe girmeyen bir isim Edip Akbayram. Bizden demiştim ya,
bunlar da onun göstergesi. Değişebilir miydi? Elbette. Üstelik çok
daha iyi bir yere gelebilir, hayatının kalanını hiçbir şey
düşünmeden geçirebilirdi ama hiçbir zaman bu yolu seçmedi.
Ülkeler değişir, toplumlar değişir, insanlar değişir. Kimi zaman
bunların sonucunda hayal kırıklıkları da olur ama değişim, hayatın
vazgeçilmezi. Böylesi bir süreçte (üstelik değişime ayak uydurarak)
değişmeden kalmak bir marifet. Edip Akbayram, her şeyden önce bunu
başardı. 1972 yılında katıldığı yarışmada bize söylediklerinin
arkasında durdu ve son nefesine kadar bunu sürdürdü, üzerine başka
sözler koydu.
Sahnede onu izlememişseniz kaybınız büyük. Devleştiği yer orası.
Şarkılarını, türkülerini bambaşka bir coşkuyla söylüyor ve ona
eşlik edenlerin sesi, onu daha da güçlendiriyor. Konserleri
böyleydi; bu yüzden onu çok kez sahnede izledim, şarkılarına ağız
dolusu eşlik ettim. Bir kere, sahne arkasından izleme fırsatı
bulduğum bir konserde heyecanına da tanık oldum. Bunun için kendimi
şanslı hissediyorum.
Ankara’da, hasbelkader kuruluşunda bulunduğum Radyo Arkadaş’ın
birinci yılını Yükseliş Koleji’nin spor salonunda kutlarken onunla
tanışmakla kalmadım, radyo adına yaptığım söyleşide ondan çok şey
öğrendim. Başka söyleşilerde kurduğu cümleler de beni hep
heyecanlandırdı. Ana akım medyanın görmezden geldiği isimlerdendi
belki ama oralara sızdığında da doğru bildiğini söylemekten geri
durmuyordu.
2018 yılının 10 Kasım günü Posta’da kendisiyle yapılan bir
söyleşide Alev Gürsoy Cimin’in sorularını cevaplarken demokrasinin
tanımını şöyle yapıyordu örneğin: “Ben senden olmayayım, sen de
benden yana olma ama birbirimize saygı duyalım. Ben rakı içiyorsam,
benim cehennemime karışmayın. Siz namaz kılıyorsanız da ben sizin
cennetinize karışmayayım.” Buna benzer cümlelere, 19 Ağustos 2018
tarihinde Hürriyet’te yapılan söyleşide de rastlıyoruz. Akbayram,
Cengiz Semercioğlu’nun sorularını cevaplarken şunları söylüyor:
“Ben 50 yıldır hükümetlerin dışında olmayı tercih ettim. Emeğin ve
emekçinin ne kadar yüce bir değer olduğunu bildiğim için bütün
şarkılarımı onlar için söyledim. Bu omuzdaki yük çok ağır.”
HEP BÖYLE KAL EDİP ABİ
Beni en çok etkileyen söyleşi, şahane dergi Roll’un Eylül 1997
tarihli 11. sayısında yayınlanan. Akbayram, Salih Nâzım Peker ve
Ensar Altun’un sorularını cevaplarken asla kendini sakınmıyor ve
doğru bildiğini söylüyor. Dahası, yaşadıklarını (sıkıntılar dahil)
içtenlikle anlatıyor. Söyleşinin sonunda sorulan konser sorusuna
verdiği cevap, nasıl bu kadar sevildiğinin de kanıtı belki de:
“Hisar konserlerine geçen sene girdim, bu sene girmedim. Benim
dinleyicime ağır geliyor orası. Dinleyicimin ekonomik durumu
bellidir. Kayahan’ı dinleyenle Edip Akbayram’ı dinleyen bir olmaz
diye düşünüyorum. Yüzde 80’inin arabası yoktur. Gene de gelecek
biliyorum ama ona ayrı bir külfet olacak. Sonra geri dönmesi var,
otobüs parası, dolmuş parası… Bir kambur da biz vurmayalım
vatandaşa. Yaparım Açıkhava’da, Gülhane’de konserlerimi, kimse
sıkıntı çekmeden gelir, seyreder.”
Aynı söyleşide çizgisini şöyle anlatıyor: “27 senedir
düşe kalka müziğin içinde varolmaya çalışan bir insanım.
Tarzımdan, düşüncemden ödün vermeyi düşünmedim, düşünmüyorum da.
Dünyada gelişen medyadan, promosyon akımlarından Türkiye de büyük
ölçüde nasipleniyor. Kendime göre, inandığım değerlere göre bir
kaset oluşturuyorum ve kamuoyuna sunuyorum.”
Sonrasında şu cümleleri sarf ediyor: “Ben belli bir misyona
şarkı söylemiyorum. Beni devrimciler dinlesinler diye kaset
çıkarmıyorum. Geniş bir mozaiğe, 65 milyona şarkı söylüyorum ama
doğru şeyleri söylemeye çalışıyorum. Bu toplum içerisinde mesajı
alan yüzde otuzdur, kırktır... İnsan beynine en çok etki eden
iletişim yollarından biri müzik. Ağzımdan çıkan her cümle
insanların beynine kazınır. 1975'ten 1997’ye kadar demokrat,
yurtsever, ilerici topluluk sanatçılara o kadar bel bağladı ki,
sanatçının peşinden o kadar umutla koştular ki... Bana
konserlerde gençler, ‘Edip Abi, n’olur hep böyle kal’ diyorlar. Bu
cümle çok önemli. Çünkü peşinden koştuğu, onurlu, dürüst
bildiği insanlar bu çarkın içinde farklı yerlere savrulmuş,
kimisi müziği bırakmış…”
İşin sırrı okuduğunuz cümlelerde gizli. Edip Akbayram hep
‘böyle’ kaldı. Sevdası ve kavgası memlekete dair. Hep bizdendi, hep
yanımızdaydı. Bundan sonra da yanımızda olacak, şarkılarıyla,
türküleriyle bize güç verecek -ki bırakabileceği en büyük, en
değerli miras buydu. Onu yaşatmak için yapabileceğimiz şey basit:
Şarkılarını, yasaksız günlerde hep bir ağızdan söylemek.