Duyarlılık, farkındalık, empati, sempati, nefret, intikam,
merhamet, nedamet, yakınlık, affetmek, hürmet, sevmek, sevmemek,
yatkınlık, mesafe, suçluluk. Liste daha da uzatılabilir. Bunların
hemen hepsi son derece kişisel duygu halleri. İnsanların moral
dünyalarında, kültürel ve ahlaki, bazen siyasi referanslarıyla
yoğurduğu ve –nedenleri sorgulansa bile- çoğunlukla hesabı
sorulamayacak hissetme biçimleri. Birini sevip sevmemek, bir şeyden
pek hoşlanmamak, bir duruma çok kızmak, özel duyarlılıklar veya
umursamazlıklar belki kınanabilir ama kimse şöyle ya da böyle
hissetmeye zorlanamaz. Fakat bütün bu duygu halleri, insanı dünya
ve diğer her şeyle bağlayan, onlarla ilişkiyi belirleyen/biçimleyen
temel motivasyonu oluşturuyor. Bu yüzden de duyguların aşırı
kişiselliği, onları bağlayıcı bir toplumsal sonuçtan uzakta
tutamıyor. Bilimsel, rasyonel gerekçeler bulunsa bile siyasal
davranış ve tepkiler, duygu dünyasından geçerek son şeklini alıyor.
Her düzeydeki ilişki, insanların birbiriyle, dünyayla ve durumlarla
teması, duygu adaptörleriyle kuruluyor. Bazen de duygusal
hezeyanlar rasyonel gerekçeler imal edilerek siyasileşiyor.
Teorik olarak –aslında pratikte de- insanların ne
düşündüklerini, ne hissedeceklerini –etkilemek, dikte etmek,
sınırlamak, hatta cezalandırmak belki mümkün - belirlemek imkansız.
Ancak her düzeydeki bütün iktidarlar ve onlara kaynak sağlayan tüm
ideolojik iddialar, asıl olarak duygu-düşünce dünyalarını yönetmek
istiyor. Çeşitli nedenlerle ortaya çıkan, çıkması gereken –kanın
(soyun) gerektirdiği, inancın zorladığı, coğrafyanın sağladığı-
mecburi (doğal) hislerden bahsediyorlar. Öyle hissedilmeyince
mutlaka bir eksiklik, bozukluk olduğunu anlatıyorlar. Düşünülenin,
hissedilenin kişiselliği ve özgürlüğü de, iddia edildiği gibi
başkasının sınırına temas ettiğinde değil, aslında bu mecburiyet
çizgilerini geçtiğinde sorun oluyor. İnsanın karmaşık duygu dünyası
aynı karmaşıklıktaki toplumsal alanla çakıştığında, ortaya çıkan
kanlı gerilimi yatıştırabilmek için bulunmuş formül evrensel hukuk
ve insan hakları. Birbirini boğazlamadan yaşayabilmenin bu temel
kurallarını oluşturmanın zemini de açık siyasal alan. Fakat
insanlar, normlar ve özellikle de kuralların durumlara uyarlanması
hakkında duygu diliyle konuşmaktan vazgeçemiyor. Duygu mecburiyeti
dayatanlar da bu dili seviyor, teşvik ediyor. Siyasi iktidar –en
azından algısı-ile birlikte yaygın politik tepki biçimi de
şahsileşiyor. Ne hissedildiği – bazen hissedildiği iddia edilen
açıkça yalan olsa da- her şeyden önemli oluyor.
Hafta başında Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’ın tahliye
edilmesinden sonra, pek çok konuda olduğu gibi yine “duygu
siyaseti” öne çıktı. Ortaya çıkan hukuki veya siyasi durum, yine
“sevindim-üzüldüm” parantezine sıkıştı. Sevinmenin veya üzülmenin
politik bir pozisyon olarak sunulduğunu, duygu mecburiyetlerinden
siyasi rasyonel imal edildiğini izledik. Ne hukuki olan kısmı ne de
bunun siyasi karşılığı, duygusal filtrelerden geçmeden, sıfatlarla
yüklenmeden konuşuldu. Vicdanını rahatlatmak veya içinin asla
soğumaması dışında bir yoruma alan kalmadı. İnsanlar
hissettiklerini bir politik zorunluluk olarak dayattılar veya
politik pozisyonlar hissetme mecburiyetine çevrildi. Hayli geniş
bir parantez açılarak, yaptıkları yüzünden bu insanların hak
ettiklerinden bahsedenler genel hukuki normları önemsizleştirdiler.
Meseleyi fazlasıyla şekli okumaya çalışanlar ise vicdani normları
göz ardı etmeye çalıştılar. Söz konusu insanların kim olduklarıyla,
kimliksiz olan haklar birbirine karıştı.
Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’ın tahliyesine tepkinin en büyük
gerekçesi, Ergenekon ve Balyoz davalarındaki tutumlarıyla neden
oldukları acılar. Fakat söz konusu insanlar bu davalardaki
tutumları veya bu acılara katkıları nedeniyle yargılanmadılar.
“Fark etmez” demek bir hissiyatı tarif eder belki ama adil ve
savunulabilir bir hukuku değil. Bir başka tepki nedeni, bu
kişilerin yaptıklarının gazetecilik olmadığı görüşü. Fakat tıpkı
daha önce Altan’ın başında olduğu Taraf Gazetesi’nin
attığı “gazetecilikten tutuklanmadılar” manşetinde olduğu gibi bu
iddia, yapılan bir yanlışın değil olasılığın yargılanmasının önünü
açıyor. Açılan bu kapıdan da, “bombadan daha tehlikeli kitaplar”,
“ayaklanma başlatan tiyatro oyunları” giriyor. Tahliye edilen
isimlerin kumpaslar kuran, darbe girişimine kalkışan yapıyla
ilişkileri hakkındaki kanaatler de tahliyelere tepkilere neden
oldu. Hatta iktidara sonradan yakınlaşmış çevrelerin de dahil
olduğu “mücadele tavsıyor” tartışmaları yaşandı. Son yıllarda çok
duymaya başladığımız “iltisak” kavramını genişletmenin, kanaatin
delil yerine geçmesi gibi bir sonuç doğurduğunu, bunun da pek
hayırlı olmadığını hiç unutmamak gerekir. Diğer taraftan bakınca
da, kullanması gereken haklar konusunda kim oldukları önemli
olmayan insanların, yaptıkları açısından kimliksiz
sayılamayacakları da bir gerçek.
Hukuki –belki siyasi- bir sürecin, ortaya çıkan yeni bir
durumun, insanların duygu haliyle politikleştirilmesinin tek örneği
Ilıcak ve Altan’ın tahliyesi değil. Son yıllarda siyasi meselelerin
hemen hepsinde bir duygusal bagajın devreye sokulduğunu, buna artan
bir hevesle katılanların arttığını görüyoruz. Ucu savaşa açılan bir
dış politika hamlesinde, herhangi bir tarihi yüzleşme girişiminde
hemen duygu siyaseti karşımıza çıkıyor. Sıfatlarla bezeli büyük
laflarla hissetme mecburiyetleri ilan ediliyor. Öyle hissetmeyenin
düşman, en azından eksik olduğu anlatılıyor. Başka türlü hisseden
veya farklı bir duygu mecburiyeti kurmaya çalışanlar “duyar kasma”
suçlamasıyla karşılaşıyor. Hatta bir şey hissetmeden soğukkanlı
bakmayı deneyenler küçümseniyor. Örneğin Suriye’ye asker göndermek,
askerlerin yeterince sevilip sevilmediği üzerinden
tartışılabiliyor. Milliyetçi eğitim doktrinasyonunu veya (AP’de)
kayyım eleştirisini hakaret gibi algılayanlar çıkıyor. Bütün
çocuklara Talat ismini koymanın siyasi bir tepki olabileceğini akıl
edenler oluyor. Seçim stratejileri üzerine yapılan sert siyasi
tartışmalar, vefa, küsme gibi duygusal argümanlara yaslanabiliyor.
Tamam insan pek duygusal bir varlık, aşırı rasyonellik de hayırlı
bir şey değil ama sevgi-nefret parantezi de açık siyaset yapmak ve
adil bir dünya kurmak için fazla dar.