Dünyada büyük devletlerin küresel, daha küçüklerin bölgesel
etkinlik gösteren ve farklı yeteneklere sahip (insana dayalı veya
teknik vb.) istihbarat teşkilatları var. Silahlı kuvvetlerin
kurguları ve kapasiteleri de aynı biçimde. Dışişleri bakanlıkları
(kançılaryalar), STKlar, akademi ve medya da böyle. Buna karşılık
kökten dönüşüm yaratan olayların (11 Eylül 2001 gibi) önceden
kestirilebildiklerine yahut beklenen gelişmelerin zamanlamalarının
doğru tahmin edildiklerine (SSCB’nin dağılması yahut güncel olarak
Taliban’ın yönetimi devralması gibi) pek tanıklık etmedik.
Bugün “Arap Baharı” denilen gelişmeler bütününün; Suriye ve Irak
iç savaşlarının ortasında/devamında adeta “bölüm sonu canavarı”
gibi parlayıp sönen IŞİD’in “vahşet idaresinin”; İstanbul’un (2003
dörtlü intihar saldırısı, Atatürk Havalimanı ve Reina baskınları
vb.) ve Ankara’nın da (gar patlaması) Avrupa’nın pek çok büyük
kenti gibi hedef alındığı cihatçı terör kampanyasının ardına
nihayet geçilmiş gibi. Ancak gelinen yerde de enkaz devletler,
yönetilemeyen alanlar ve yamalı bohça gibi “ülke” görünümünde bir
arada duran etnik/mezhepsel bölünmelere dayalı yönetsel yapılar
var. Afganistan, Suriye, Lübnan, Irak, Etiyopya, Çad, Nijer, Kongo
vb. devletlere baktığımızda gördüğümüz bir harita ve sınırlar. Oysa
gerçekte olan sözkonusu grupların, silâhlı oluşumların aralarında
kurulu kırılgan denge. Ulus inşası, inşaatla değil zihinlerde
gerçekleşiyor.
Bu bağlamda, yeni dünya düzensizliğine bir örnek vaka olarak
Gine’deki darbeye (5 Eylül) kısaca bakalım. Gine-Conakry
Fransa, komşusu Gine-Bissau Portekiz ve daha güneydeki Ekvator
Ginesi İspanya’nın eski sömürgeleri. Nüfusunun 85%’ü Müslüman.
Alüminyum (darbeden sonra bir yıldır durağan seyreden fiyatı 35%
arttı) yapımında kullanılan küresel boksit madenlerinin yarısına
sahip. Altın ve elmas zenginliği de var. İki dünya devi Vale
(Brezilya) ve Rio Tinto’nun (Anglo-Avustralya) “çökmek” için
kıyasıya bir mücadeleye giriştikleri dünyanın son büyük demir
madeni hatta “demirden dağ” Simandou* da orada. Halkının ezici
çoğunluğu da, o yeraltı zenginliğinin üzerinde, evrensel fakirlik
sınırının altında yaşıyor.
Gine’nin 1958’teki bağımsızlığının önderi ve ilk cumhurbaşkanı
Sekou Touré. Onun ölümünde ilk darbe Lansan Conté. O ölünce yine
darbe Moussa Dadis Camara. O vurulup, ülkeden ayrıldıktan sonra ilk
seçimi kazanan ve şimdi devrilen Alpha Condé. Condé Fransa’da
yetişmiş, Pierre Mendes-France’ın manevi oğlu ve Bernard
Kouchner**’in kardeşi gibi. Demokratik ve sosyalist eğilimlerine,
eğitim ve birikimine çok umut bağlanmış. Hapis de yatmış, çile de
çekmiş. Buna karşılık, gerek muhalefete nefes aldırmayan baskıcı
rejimi, gerek anayasayı değiştirip üçüncü kez aday oluşu (ve
kazanması) hayal kırıklığı yaratmış. Condé’nin kendi bölgesi
Kankan’dan olup, Fransa’ya askeri eğitime ve lejyona gönderildikten
sonra, Gine’ye geri çağrılıp, Özel Kuvvetler’in başına geçirilen
Albay Mamady Doumbayo da son darbeyi yapan.
Conakry limanını Yeni Şafak gibi yayın organlarını bünyesinde
bulunduran Albayrak grubu işletiyor. Dünyanın çeşitli köşelerinde
başarılı işler yapan Kar Grubu’nun yüzer santral gemilerinden biri
de aynı limana bağlı. Onlarca balıkçı teknemiz de öyle***. Darbeci
Alb. Doumbayo’nun ilk kabul ettiği kısıtlı sayıdaki diplomat
arasında Türkiye Büyükelçisi de var. Kuzey Afrika’da önce Mısır’da
Abdülfettah Sisi, şimdi Tunus’ta Kayıs Sait “darbe” yaptı. Sahel
Bölgesi’nde Gine’nin komşusu Mali’de Albay Assimi Goita, Çad’da
babası İdris’in çatışmada öldürülmesinin ardından yine Albay
Mahamad “Kaka” Deby de diğer darbeciler.
Eski sömürgelerinden oluşan Sahel Bölgesi’ndeki beş ülkede
Fransa kendi topraklarını terörizmden korumak adına denizaşırı
Barkhane Harekatı’nı
yürütüyordu. Fransa son olarak, ABD’nin de yaşamsal lojistik destek
sunduğu bu kalıcı harekâtın adını Takuba olarak değiştirdi ve
görevini muhariplikten çıkarıp, kapasite artırmaya dönüştürdü.
Fransa’nın aynı bölgede Mali’de “yediği darbe golü” eleştiri hatta
alay konusu oldu. O arada Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun da hevesle
Mali’ye gittiğini
anımsayacaksınız. Türkiye’nin Afrika açılımı ve başta Doğu Akdeniz,
Fransa’yla itişmesi sözkonusu eski sömürgelerini kendi ayrıcalıklı
alanı (“précarré”) sayan bu ülkeyle yeni bir gerilim ve rekabet
konusu.
Condé’nin alaşağı edilmesine en sert tepki ilginç biçimde “canı
yanan” Çin’den geldi. Ağır sıklet Çin de, Fransa’nın hatta Batı’nın
alanına orta sıklet Türkiye gibi yakın dönemde girenlerden.
“Sosyalist dayanışma” adına BMGS Gutierres Condé’ye sahip çıktı.
Oysa Nikaragua’da sosyalist devrim iddiasıyla yola çıkıp
diktatörleşen Ortega gibi Condé’nin de kamuoyu desteği
zayıflamıştı. Gine halkı çoğunlukla kutlama yaptı ve muhalif
liderler Condé döneminde yapılan üç seçimin yalnızca “maskaralık”
olduğunu belirtti, “geçiş” sürecine destek sundu. “E bu adam nasıl
girdiği her seçimi kazandı?” sorusuyla, “anayasayı değiştirip,
üçüncü döneme uzananların sonu belli” diyenler kafa kafaya kaldı.
ECOWAS ve Afrika Birliği “dostlar alışverişte görsün” babında
Gine’nin üyeliğini askıya almakla yetindiler.
Böylece Afrika’da yeniden darbeler ve darbeci tek adamların
sunduğu yapay “istikrar” dönemine dönülüyor sanki. Öylesi daha
öngörülebilir, daha düşük maliyetli. Afrika ve özellikle Sahel
kuşağı aynı zamanda İslâm ve Hristiyan toplumların yan yana
geldikleri yer. Uluslararası şirketlerin yozlaşmış yöneticilerle
elbirliğiyle yağmaladıkları yeraltı zenginlikleri ve fakirliğin
dibindeki geniş halk kitleleri birlikte. Küresel terörizm iddialı
El Kaide türevi çetelerin kaşıyacağı gerilimler, yuvalanacakları
denetimsiz barınma alanları, gelir elde edecekleri hedefler
sayısız. Ayrıca Güney Sudan ve Eritre gibi yeni çıkan ülkeler,
sınırların yine değişebileceğini gösterdi. Somali ve Nijerya
açıklarında uluslararası ticaret yollarını vuran korsanlık var.
Somaliland, Tigray, Katanga gibi gri bölgeler çoğalıyor.
Mozambik’in Palma kenti gibi bazı yerleşim birimleri cihatçıların
eline dönemsel olarak düşebiliyor. Afrika, Çin ile Batı
çekişmesinin de görünmez başat sahnelerinden.
Çocukken sömürgeler döneminden kalma eski atlaslardaki Afrika
haritalarına şaşırarak bakardım. Farklı sınırlar, farklı ülkeler.
İlkokulda babamın götürdüğü “Yaban Kazları” (1978) filmini artık
olmayan Melodi Sineması’nda izleyip çok etkilenmiştim. Bugün de
Erik Prince’ler, Wagner’ler, ve Steinmetz’ler (bkz. dipnot) ortaya
çıktı. Fransa belki eski sömürgelerine perde gerisinden burnunu
sokma alışkanlığını terk etti ve o gibi ülkelerdeki günümüzün
saydam, hesapverebilir, güçlü denetim düzeni “rutin dışına çıkmaya”
pek olanak tanımıyor artık. Ancak siyasal ve gerçek maliyetler
karşılaştırıldığında, Doumbayo gibilerin Condé gibilere yeğlendiği
bir döneme girmiş olabiliriz. ABD’de de demokrat veya cumhuriyetçi
başkanların yurtdışı müdahalelere iştahının kalmadığı ve
görülebilir gelecekte de olmayacağı savlanabilir. Yükselen küresel
güç Çin ve “zarar verme kapasitesiyle” oyunda kalmaya (“relevant”)
çalışan Rusya da, “kurallara dayalı” uluslararası ilişkiler
yönelimini sınıyor.
Zaten içten karışık, kendi derdi kendine yeter ülkemiz ise
yasadışı narkotik ticareti, düzensiz göç, deprem fay ve Akdeniz
havzası yangın hatları üzerinde olduğu gibi kuzey-güney, doğu-batı,
müslüman-hristiyan âlemlerinin de cephe çizgisinde. Eski MOSSAD
direktörlerinden Efraim Halevy’nin anılarında (2008), özellikle
hariciye ve istihbarat bürokratının başlıca görevinin yeri
geldiğinde öneride ve öngörüde bulunurken önceliğinin “temkinden
yana yanılmak” olması gerektiğini okumuştum. Muhalefetin önceliği
doğal olarak seçimi kazanmak, ama iddiası da yönetmek. Yönetimde
“siyasi talimat” (ne yapmak, nereye varmak istemek), “liyakattan”
önce gelir.
Yukarıda betimlemeye çabaladığım fırtınalı denizin bir sabiti de
islamcılığın uzun ve utangaç ölümü. Erdoğan içeride erken seçim ve
olası yenilgi, dışarıda sözünü ettiğim baskılara karşı arayışını
sürdürüyor. Hata yapma olasılığı da dolayısıyla artıyor. Arap Ligi
Dışişleri Bakanları Konseyi’nin 9 Eylül tarihli kararlarına
gösterilen yılgın tepki bu yönde güncel bir güncel gösterge.
Doğrusu AL’ni uluslararası örgüt olarak ciddiye aldığımdan değil.
İKÖ ve AL’ye, Erdoğan ve onun akıl hocaları bel bağladıklarından,
kendilerince alternatif sandıklarından. CHP’nin IKB seferi bu
yönüyle yerinde ve zamanlı. Arkasını hem sınırötesi ve denizaşırı
harekâtların akıbeti, hem içiyle dışıyla Kürt Sorunu’nun siyasal
çözümü dosyalarında getirmeli. AB’ye üyelik sürecini de yeni, doğru
ve sağlam bir zemine oturtmalı.
Yılbaşında yaptığımız programda değerli hocamız Serhat Güvenç,
soruma cevaben, beni şaşırtan biçimde 2021’de olası çatışma noktası
olarak Tayvan’ın yakından izlenmesi gerektiğini belirtmişti. Dokuz
aya varmadan gelişmeler onu 100% haklı çıkardı. Ben de yarım
aklımla maşrek, mağrep, Sahel’i ve ortasıyla Afrika’ya dikkat
çekmek isterim. Dış politikada ve ulusal güvenlik politikalarında
varsayımlar tüm büyük çuvallamaların kökeni. Kehanette bulunmaksa,
düpedüz kaçınılması gereken bir günah. Ancak dış politikada öngörü,
sağduyu, uzgörü, denge, önce aynaya bakmak olmazsa olmaz zorunlu
nitelikler. Başarılı tedavinin çıkış noktası da doğru tanı.
Muhalefet cüretin şehvetine**** kapılmamaya özen göstermeli, iki
düşünüp bir konuşmalı. Zor zamanlardan geçiyoruz, alabora tehlikesi
var.
*Uzatmamak için eklemedim ama İsrailli işadamı Beny Steinmetz ve
onun B.S.G.R. şirketinin Simandou yarışına dahlini ve adıgeçenin
İsviçre’de yargılanmaya varan heyecanlı öyküsünü uluslararası
kaynaklardan araştırabilirsiniz.
**Sınır Tanımayan Doktorlar kurucusu ve eski Fransa Dışişleri
Bakanı
***Bu bilgileri jeoanalist Yörük Işık’ın paylaşımlarından edindim.
****Sakarya Savaşı’nın yıldönümü bağlamında o dönemde gerek
Anadolu’daki ordunun komuta katı, gerek Atina’daki yöneticiler
aslında Türkiye’yle savaşın sonu olmayacağının bilincindeler. Ancak
kısa vadeli siyasal zaferler ve kamuoyunun suyuna gitmek zaafları
onlar açısından felâketi hazırlıyor.