Manda yoğurtlu, hurmalı tarifi hatırlıyorsunuz, değil mi?
Kötü bir tarif değil aslında.
Kişisel olarak söyleyeyim; böyle şeylere takılmam. Tamam, durmadan
yemek fotoğrafı paylaşmak, öyle böyle tarifler vermek, hele en üst
seviyedense tarifçi, epey insanı rencide edebilir ama bu tarif
zaten orada o bakımdan takılacağımız son şey.
Fakat madem konumuz “sağlıklı beslenmek” ben de
bir menü vermek istiyorum.
187 dirhem (598 gram) kemiksiz, yağsız et
100 dirhem ekmek
2 yumurta
30 dirhem patates
150 dirhem süt ve peynir
25 dirhem tereyağı veya benzeri
90 dirhem pirinç (ya da mercimek, nohut,
fasulye)
Meyve
Ve 200 dirhem bira!
Bitmedi:
10 dirhem de konyak!
Bu günlük menü, bundan 128 sene önce Osmanlıca yazılmış ama
basılmamış bir kitaptan. Verem hakkındaki ilk Türkçe
“kitap.” İsmail Şükrü Bey’in Tıbbiye
mezuniyet tezi:
“Akciğer Tüberkülozu”
İsmail Şükrü, bence Türkiye tıp tarihinin en
önemli ve en verimli isimlerinden olan, bir de “Veremde Üzümle
Tedavi” üstüne araştırma sahibi Besim Ömer Paşa’nın
(Akalın) kliniğinde staj yaparak tezini tamamlamış. Görmüş
ki, hasta yatan her 100 kadından 45’i veremli.
Tezini hocası Zoeros Paşa’ya ithaf etmiş
İsmail Şükrü.
2. Abdülhamid’in en güvendiği hekimlerden Zoeros
Paşa. Kuduzla mücadeleyi öğrenmeleri için Paris’te
Louis Pasteur’e gönderdiği heyetin başkanı ve yine
Abdülhamid’in 1890’da bu kez veremle mücadele için Berlin’de
Robert Koch’a gönderdiği heyet geri döndüğünde
onlarla istişare eden tıp insanı.
İsmail Şükrü bu menüyü, genellikle yoksulluk,
kötü ve yetersiz beslenme sonucu verem olan bir insanın
iyileşebilmesi için günlük olarak belirlemiş.
Belki size bize “amma çok” dedirtebilir bu dirhemler; ama “dirhem
dirhem” beslenebilen milyonlarca insanla paylaştığımız, lakin her
şeyini paylaşmadığımız bu ülkede, “yeterli ve yetersiz
beslenme” üzerine 128 sene önceden bir fikir
verebilir.
Vermeli çünkü Covid ile mücadelede en ön safta, yoğun bakımlarda
olan göğüs hastalıkları uzmanlarının örgütü Türk Toraks
Derneği’nden öğreniyoruz ki, “Verem yok olmuş değil.” Dünyada hala
13’üncü ölüm sebebi. Türkiye’de ise şu anda bile Covid’den sonraki
en bulaşıcı hastalık durumunda.
Son üç yılda nice verem hastası muhtemelen hastanelere bile
yaklaşmadı Covid yüzünden. Birçoğu belki teşhis bile edilemedi. Ya
da Covid içinde kaynadı gitti; belki de nice Corona kurbanının
ciğerlerinde verem de sinsice bekliyordu.
Derneğin mücadelesi sayesinde çıkartılan “Gözetimde tedavi” yani
hastanın evine kadar gidip ilacını verme ve takip belki de
korkulanı engelleyen en önemli faktör.
Peki, hafta sonu için size başka bir hikâye daha anlatayım:
The Economist Dergisi 26 Mart’ta
“3. Roma’dan İkincisine… İstanbul, Putin’den Kaçan Binlerce
Rus İçin Sığınak Oldu” başlıklı bir röportaj
yayınladı.
Bir asır önceki gibi.
Bir asır önce sebep ve dinamikler farklıydı ama birçoğu
aristokrat, kimileri silahlı asker, binlerce Rus İstanbul’a
akmıştı. Hem de dünya savaşının mağlubu Osmanlı’nın işgal
altındaki başkentine. Sovyet Devrimi’nin ve İç Savaş’ı kazanmakta
olan Kızılordu’nun özellikle Kırım’a sürüp yok etmek üzere olduğu
Beyaz Ruslar.
İstanbul’a yerleşmiş olan işgal kuvvetleri 1915’de Çanakkale’yi
geçemedikleri için müttefikleri Çar’ın yardımına koşamamış, devrime
karşı ancak Kuzey Avrupa üstünden bir şeyler yapmaya çalışmış,
onlar da kendi ordularındaki isyanların da etkisiyle ve salgının
kırımı sonucu hüsranla bitmişti.
Örneğin, Kanada’ya virüsü taşıyanlar, Kızılordu’ya karşı
gönderilmiş ve trenlerle gerisin geri dönen askerlerdi.
Rus akını, zaten tifo, tifüs, verem ve koleranın kol gezdiği,
İspanyol Gribi’nin dolandığı İstanbul’da sağlık paniği yarattı.
İşgal gemilerinin bazıları karantina merkezlerine dönüştü,
“yabancı” hastaneler ve devlet hastaneleri dolup taştı.
Bugünün “Corona ve savaş” dünyasında 3-4 milyon Ukraynalı
mülteciden söz ediliyor.
O gün 3 milyon kadar Rus mülteci vardı ve önemli bir kısmı
Osmanlı topraklarına gelmiş, kimi Balkanlar ve Avrupa’ya geçmiş,
kimi İstanbul’da prens iken şoför olmuş, prenses
iken revülere çıkmış, kimi hastalık ve sefaletten kırılmış, kimi
neşesini, mutfağını Pera’ya yığmış, kimi de silahlarıyla birlikte
Gelibolu’ya, Çatalca’ya yerleşmişti.
(Putin’in bugün Ukrayna’yı bölüp Dombas’ta kurdurduğu devlet
gibi) General Wrangel’in Sovyetler’e karşı
Sivastopol’de kurmaya çalıştığı Güney Rusya Devleti neredeyse
tamamen İstanbul’a geldi önce.
Birkaç yıl önce Galiçya cephesinde Avusturya ve müttefiki Osmanlı
ordularına karşı savaşmış General ve askerleriyle siviller, işgal
altındaki Osmanlı’ya sığınmıştı.
Bu operasyonu bir Fransız Amiral yönetti.
Amiral Charles Henry Dumesnil, 1915’de Çanakkale’yi
geçemeyen filodandı; 1918 kasımında, Mondros Mütarekesi ile
Çanakkale’yi rahatça geçip Boğazlar’ı ve İstanbul’u işgal eden
filodan aynı zamanda. İşgal kuvvetleri komutanlarından biri olarak
İstanbul’a yerleşti.
Amiral’in karısı Vera bir Rus aristokrattı.
Daha sonra İstanbul anılarını kitap yapacak kadar, işgalin iki
yanını da faal olarak yaşadı. Fransızca başlığı “Çok
Sevgili İstanbul” olan kitap Türkiye’de
“İşgal İstanbul’u” olarak
yayınlanacaktı.
Beyaz Rus gemilerinin kime ait olacağına dair uzun
pazarlıklardan sonra, Dumesnil, amiral gemisi
Waldeck-Rouseau öncülüğünde bir filoyla Karadeniz’e açıldı, 126
gemi eşliğinde 145 bin 693 asker, sivil, kadın, çocuk Rus ve
Kazak’ı Kırım’dan İstanbul’a taşıdı.
Vera Dumesnil’in gayretiyle 300 Rus kadın
İstanbul’daki Fransız Hastanesi Jeanne d’Arc’ın hemşiresi olup
başta veremliler, hastalık pençesindeki Ruslara baktılar.
Amiral Dumesnil, 20 Ekim 1921 Ankara Anlaşması
ardından Millî Mücadele ve Mustafa Kemal’in
“dostu” olacak, İzmir’in kurtuluşunda, filosuyla Fransızları ve
yabancıları tahliye edecek, “İzmir Yangınını Türklerin
çıkarmadığının” ünlü bir tanığı haline gelecekti.
Dumesniller, daha sonra Paris’teki evlerinde sık sık “Son
Halife” Abdülmecid’i de ağırlayacaktı.
Bir asır sonraya geldik, “İstanbul’a sığınan muhalif
Ruslar” yine haber oldu…
Yine bir “Rus savaşı” yüzünden 4 milyon kadar Ukraynalı
mülteci Avrupa’ya dağılırken.
Yazıda nereden çıktık nereye geldik ama dünyada milyonlarca
insanın nerelerden çıkıp nerelere gittiklerini düşünürseniz,
kısacık bir yolculuk bizimkisi.
Not: İsmail Şükrü ve tarifi, Nuran Yıldırım ve
Mahmut Gürgan’ın “Türkiye Göğüs Hastalıkları Tarihi”
kitabından. Bir asır önceki “hikâye” benim “Senin Adın Corona
Olsun” kitabımdan.