‘Devrimci bir aydın'ın portresi: Muzaffer İlhan Erdost

Fevziye Özberk’in yeni kitabı “Muzaffer İlhan Erdost”, Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından yayımlandı. Geçtiğimiz günlerde raflarda yerini alan kitap, Erdost’un fırtınalı yaşam hikâyesinden eserlerine, dostlarının Erdost hakkındaki düşüncelerinden Erdost’un dostları hakkındaki sözlerine, birçok konuda bilgi veriyor okura. Literatürümüzde Erdost hakkında yapılan çalışmaların kısıtlı olduğunu hesaba kattığımızda, ‘boşluk dolduran’ bir çalışma olduğu, yadsınamaz bir gerçek.

Abone ol

Kimyager ve kimya öğretmeni olan Fevziye Özberk, “Aydın Köksal-Bilime, Bilişime ve Türkçeye Adanmış Bir Yaşam”, “Cemal Süreya-Papirüs Düşçüsüyle Buluşma”, “Yaman Örs-Zamanın Ötesinde Bir Aydın” gibi kitaplarıyla ‘portre’ olarak adlandırabileceğimiz çalışmalara imza attı. Fakat onun edebiyatımıza katkısı yalnızca kitaplarıyla sınırlı değil. Bilim ve Ütopya dergisinin “İz Bırakanlar” köşesini hazırlayan Fevziye Özberk, bu köşede 60’ın üstünde aydın, bilim insanı ve sanatçının yaşam hikâyesini, söyleşiler ve araştırmalar yoluyla ele aldı. Geçtiğimiz şubat ayında kaybettiğimiz Muzaffer İlhan Erdost’un yaşamına, yayımcı ve sanatçı kişiliğine farklı pencerelerden bakan, aynı pencereleri okura da açan bu çalışmasının da, bir tür ‘aydın portresi’ olduğunu söylemek mümkün.

Fevziye Özberk’in kitabında Erdost hakkında kaleme alınmış yazıların bir derlemesi, Erdost’la yapılmış söyleşiler ve Erdost’un eserlerinden parçalar yer alıyor. Erdost’un edebiyattan siyasete değin birçok konudaki düşünceleri hakkında bilgi ediniyor okur. Bu düşünceler, Türkiye’nin güncel problemlerinden evrensel boyuttaki insanlık meselelerine, oldukça geniş bir skalaya sahip. İlhan Selçuk, Cemal Süreya ve Vahap Erdoğdu’nun yazılarının yanı sıra, Erdost’la 2012-2013 yıllarında yapılan görüşmelerden ve 22 kaynaktan yararlanılarak hazırlanmış bir yazı da bulunuyor. (1) Bu yazı, oldukça hacimli ve ufuk açıcı nitelikte. Diğer yandan, Erdost’un eserleri tam liste halinde verilmiş ve bazı eserlerinden parçalar yerleştirilerek, henüz onun kalemiyle tanışmamış okurlar için de bir fırsat yaratılmış. Okur; yazı, öyküleme, öykü ve şiir türündeki bu parçalar vasıtasıyla sanatçının kalemi hakkında bir izlenime sahip oluyor. Ona ‘kendi gözlerinden’ bakmaya imkân sağlayan metinler de mevcut. Cemal Süreya’nın Erdost’tan alıntıladığı cümleler, bahsi geçen durumun en iyi örneklerinden: “Yazdığım zamanlar bir canlı olarak kendimi sunarım. Uyku, tıraş olmaya nasıl benzemezse; kahvaltı otobüse binmeye nasıl benzemezse; sevişmek kravat bağlamaya nasıl benzemezse, onun gibi, yaşantımdan parçalardır yazdıklarım. Yazıklarım beni bütünler mi? Pek sanmıyorum. Ama benim parçalarımdır. Değişirim. Ben değiştikçe düşüncemde de önemli değişiklikler olur.” (s. 10)

SAVAŞARAK YAŞAMAK, YAŞAYARAK SAVAŞMAK

Kimdir Muzaffer ‘İlhan’ Erdost? Şairdir, öykücüdür, yayımcıdır, düşünce insanıdır. Belki ideolog ya da siyasetçi, biraz da ressam. Onu tanımlayacak onlarca sözcük bulabiliriz. Kuşkusuz, herkes için farklı bir yönüyle öne çıkmıştır, çıkacaktır. Fakat şunda hemfikiriz: Muzaffer İlhan Erdost, bir savaşçıdır. Savaşarak yaşamış, yaşayarak savaşmış bir mücadele insanıdır.

Cemal Süreya, “Muzaffer İlhan Erdost” başlıklı yazısında, “En azından şöyle denecek bir gün: Hepsinde iyiydi!” diye yazmış. (s. 11) Erdost’un sözlerine atıfta bulunarak, onun kendini ‘bir canlı olarak sunduğunu’ da eklemiş. Bu, birçok sanatçıya dokunmuş, elinden onlarca kitap geçmiş, hem yazmış hem yazdırmış olan Erdost’un farklı alanlardaki çabasını, emeğini, yeteneğini vurgulayan mühim bir ifade. Yine Cemal Süreya, onun kendisini ıralayan, özetleyen yanının sanatçılığı olduğunu ve her zaman şairliğinin ağır bastığını vurguluyor. Vahap Erdoğdu ise, “İbrahim Oğlu Yusuf Oğlu Muzaffer” başlıklı yazısında şöyle diyor: “Muzaffer, kendisinin ‘şair’ olarak nitelenmesini sevmez. ‘Şiir de yazdım,’ der.” (s. 18)

Erdost’un lise yılları, hem Türkiye’nin hem de dünya ülkelerinin dönüşümüne denk gelir. Dolayısıyla, içinde bulunduğu toplumsal koşullar, kişiliğini ve sanat anlayışını şekillendirir. Veterinerlik Fakültesini bitirdikten sonra Pazar Postası’nda çalışır, Ülke dergisini yönetir, Ulus gazetesinde basımevi müdürü olarak görev yapar. Açık Oturum Yayınları’nı ve ardından Sol Yayınları’nı kurar. Sol Yayınları’yla kendini yeniden yaratır, yayım dünyasına farklı bir bakış açısı kazandırır, kardeşiyle birlikte temel Marksist eserleri basar. Onur Yayınları’yla Sol Yayınları’nı bütünler. Sosyalizme sevdalanır, onu sevdiğini söyler açıkça. Yaşamındaki zorluklar, bir yayımcı olarak gösterdiği direniş ve mücadele ve ne yazık ki kardeş acıları, bu sevgiyi güçlendirir, büyütür. Hepimizin bildiği gibi, bu acılar arasında kardeşi İlhan’ın 12 Eylül döneminde cezaevinde öldürülmesinin farklı bir derinliği vardır. Bu ölümden sonra Muzaffer Erdost, Muzaffer ‘İlhan’ Erdost olur. “İlhanİlhan Kitabevi” de bu acının ürünü olarak doğar. Öyle bir kaderdir ki, Cemal Süreya’nın da belirttiği gibi, Muzaffer olmasa İlhan gözaltına alınmayacak ve işkence görmeyecek, İlhan öldürülmese Muzaffer kısa bir zamanda serbest bırakılmayacaktır.

Erdost’un 30’u aşkın kitabı mevcut. Kitaplarına bir de çeşitli yayın organlarında yayımlanan yazılarını ve söyleşilerini eklediğimizde ortaya upuzun bir liste çıkıyor. Durmadan yazmakla meşgul olduğu aşikâr. Hakkında yapılan değerlendirmelerde ortak bir şekilde, Türkçeyi kullanma hususunda bir usta olduğu yazıyor. Yazmanın yanında farklı uğraşları olduğunu da unutmayalım:

“Yazmakla da kalmadı Erdost, düşüncelerini, duyumlarını resme ve fotoğrafa da yansıttı. Şemdinli’de ariyet aldığı bazısı bozuk makinesiyle çektiği fotoğraflar, Türkiye Kürtlerinin giysileriyle, günlük davranışlarıyla, folkloruyla, dağları, taşları, suları, çetin ve sarp yollarıyla zengin ve o ölçüde klasik bir albüm oluşturur. Daha sonra, Dikmen’de, Keklik Pınarı’ndaki evinden çektiği ve ‘Ankara Işıkları’ adını verdiği gece fotoğrafları da özgün bir albüm oluşturur. İlhan’ın öldürülüşünü, birlikte dövülüşlerini betimleyen resimler de fantezilere evrilmiş, ayrı tadda resimlere dönüşmüştür.” (s. 38)

RÜZGÂRLI SOKAK, PAZAR POSTASI VE İKİNCİ YENİ

Hem sanatçı hem de yayımcı olmanın en büyük getirilerinden biri, geniş bir dost çevresi elbette. Kitapta dostları İlhan Selçuk, Aziz Nesin, Ceyhun Atuf Kansu, Cemal Süreya, Enver Gökçe, Doğan Öz, Mustafa Ekmekçi, Rıfat Ilgaz, Niyazi Ağırnaslı ve Turhan Selçuk hakkındaki düşüncelerini kısaca aktardığı satırlar bulunuyor Erdost’un. İkinci Yeni’yle ilgili sorulara verdiği yanıtların bulunması, ayrıca değerli. Çünkü Erdost’u özellikle İkinci Yeni şairleriyle olan yakınlığıyla tanıyor, onu ‘İkinci Yeni’nin isim babası’ olarak biliyoruz. Cemal Süreya onun İkinci Yeni’nin kurucularından olduğunu, iki orta sayfa yazısıyla çok şeyi yerinden oynattığını belirtir. Vahap Erdoğdu, onun “iyi bir şair avcısı” olduğunu söyler. (s. 37)

Erdost Ulus gazetesinde gece amirliği yaparken Ahmed Arif ve Cemal Süreya geceleri basımevine sohbete gelirmiş. Rüzgârlı Sokak, yani Pazar Postası’nın yuvası, birçok dostluğa şahitlik etmiş, birçok şairin ilk adımlarını izlemiş. Erdost diyor ki: “İkinci Yeni, ‘İkinci Yeni’ diye yazılmadan önce de... Cemal Süreya, ilkyaz güneşinde parıldayan çiçek inceliğinde ‘gülüş’. Turgut Uyar, gizli geceleri bileyerek tüketeceği ‘bıçak’. Ece Ayhan, devletten derse kaldırılan çocuğun intiharına ilk yolculuğunun ‘fayton’unda. Sezai Karakoç, ‘balkon’dan düşen çocukların mimarını, bir onulmaz dervişin yakarışıyla kargışlamakta. Orhan Duru, çatalının sapı güney-doğuya durunca, anımsamıştı, tanrının hiçbir şeyi olmadığını, ama kendisinin bir Selma’sı olduğunu da. İlhan Berk şimdi anımsamam olanaksız, yeni bitirdiği şiiri, Danıştay’ın önündeki parkta, dolaşarak okuyor bana, belleğinden. Haberci hepsi. Yeni bir şiirin gelmekte olduğunu duyumsatıyorlar.” (s. 192-193)

Erdost, 1956’da, Son Havadis’te bir yazı yayımlar: İkinci Yeni. Bu yazıda, ‘kolay şiirden zor şiire geçişin, kendini, birincisi mısra yapısında, ikincisi şiiri düşünüşte belli ettiğini’, bunun geriye dönüş değil de bir tür ileriye atılış olduğunu, yeni bir dil kurma çabasından kaynaklandığını ve istemli olduğunu kaydeder. Özellikle anlamlı şiirden anlamsız şiire geçiş değil, zor şiirde kolay şiire geçiş olduğunun altını çizer. Bu yazıyı yazdığında, birikiminin kısıtlı olduğunu, yazının dört dörtlük olmadığını, birçok şeyi, Manifesto’yu bile, 1965 sonrası okumalarıyla öğrendiğini söylüyor. “İkinci Yeni” yazısından nice sonra İlhan Berk’in ‘adını koydun’ demesiyle başlıyor İkinci Yeni furyası, fakat asla ‘damdan düşer gibi’ değil. Erdost’a atılan taşlar ise “Bir Şey Söylemeyen Şiir” başlıklı yazısından kaynaklanır. Bu yazı, İkinci Yeni’nin manifestosu gibi değerlendirilmiş. Oysa bu başlık, Erdost’un Orhan Duru’ya sorduğu bir sorunun yanıtında gizli. Ece Ayhan’ın Pazar Postası’nda yayımlanan şiirini nasıl bulduğunu sorar Erdost, Duru ise ‘bana bir şey söylemiyor’ der. Bunun üzerine Erdost yazısının başlığı olarak bu ifadeyi seçer.

İkinci Yeni üzerine yapılan edebi tartışmaların bir dönem edebiyatımızı oldukça işgal ettiği, bir gerçek. Bu dönemde özellikle Attilâ İlhan gibi ‘sol’a yakın görülen şairler, İkinci Yeni şiirini birçok hususta topa tutar, bu şiiri anlamsız olmakla itham ederler. Attilâ İlhan daha da ileri giderek düşüncelerini “İkinci Yeni Savaşı” kitabında derli toplu bir şekilde yayımlar. (2) Garip şiirini İnönü diktasının, İkinci Yeni şiirini ise Menderes diktasının ürünü olarak görür. Dönem zihniyetinin etkisi altındaki birçok şair, İkinci yeni şiirini toplumsal meselelere uzak olmakla suçlar. Dolayısıyla, Muzaffer İlhan Erdost gibi sosyalizme gönül vermiş bir sanatçının İkinci Yeni’yi müjdeleyen yazıları da yeri geldiğinde tuhaf bulunmuş, onun bugünkü tabirle ‘toplumcu gerçekçi yahut sosyalist gerçekçi’ sanata daha yakın durması gerektiği düşünülmüştür. Keza Attilâ İlhan da, Muzaffer Erdost'un ilkeleriyle İkinci Yeni şairlerinin şiirleri arasında bir uyumsuzluk olduğuna kanaat getirir. Fakat, göz ardı edilen şudur ki, Erdost İkinci Yeni hakkında kaleme aldığı yazılarını henüz Marksist düşünceye yakın olmadığı erken bir dönemde yazmıştır. Yakın arkadaşı Cemal Süreya, onun Sol Yayınları’nı kurduğu dönemde bile sol düşünceye o kadar hazırlıklı olmadığını, fakat zamanla ülkenin en ilginç editörlerinden biri olduğunu söylüyor. Evet, Erdost, İkinci Yeni’nin doğum sancılarının en yakın şahitlerinden. Fakat onu bir ‘savunucu’ olarak görmek ve değerlendirmek mümkün değil. Gelgelelim, İkinci Yeni’yi de kuralları, çerçevesi, manifestosu belli bir ‘akım’ olarak düşünmek, imkânları zorlamakla eş değer.

Kitaptaki yanıtlarından, Erdost’un İkinci Yeni ile yalnız şiirin değil tüm sanatların hatta toplumun özgürleşmesini savunduğunu anlıyoruz. Çok konuşulan ‘anlamsızlık’ meselesine gelince... Erdost, anlamsızlığı savunmaz, anlamın rastlantısal olabileceğini belirtir. Yani, anlam kaygısı olmadan da şiir yazılabileceğine işaret eder. Diğer yandan, şiirin içsel yapılanmasında geçirdiği bir değişim olduğunu, şiirin yazın ile sanat arasında kendine bir yer aradığını; İkinci Yeni’nin, şiirin yeni işlevsellikler aramaya yöneldiği dönemin doğal bir sonucu olduğunu düşünür. Bunda toplumsal sorunlardan kaçış söz konusu değildir.

Muzaffer İlhan Erdost’un hepimizi yaşam ve mücadele hakkında sorgulamaya itecek derinlikteki dizeleriyle bitirelim:

“Beyaz bir karanlıkta mıyız,

Siyah bir aydınlıkta mı?” (3)

Notlar

  1.  Sosyalizmi Seviyorum’ Diyen Bir Düşün Adamı: Muzaffer İlhan Erdost
  2. İlgilisi için: Konuyla ilgili öne çıkan isimlerden biri de Asım Bezirci’dir. Yazar, kaleme aldığı “İkinci Yeni Olayı” kitabında, İkinci Yeni şiirine bütünlüklü bir şekilde bakar. Yine, Alâattin Karaca’nın “İkinci Yeni Poetikası” adlı çalışması, İkinci Yeni hakkındaki yetkin çalışmalardan biridir. Ayrıca, Yalçın Armağan’ın son kitabı “İmgenin İcadı: İkinci Yeni'nin Meşrutiyeti”, İkinci Yeni şiirinin temel taşlarını anlamlandırabilmek adına göz atılabilecek nitelikli kaynaklardandır.
  3. 'Değişmeyen' Ufuklar, Temmuz 1952, no 6.