Eva Baltasar’ın, Can Yayınları tarafından, Emrah İmre çevirisiyle basılan 'Permafrost' adlı romanı, daha çok şair kimliğiyle tanınan yazarın ilk romanı. Metnin hikayesini kısaca ifade etmek gerekirse, bedeninin ve kendi benliğinin içinde kaybolmak isteyen ancak yaşamın, toplumsal kodların bireye yüklediği sorumluluklar nedeniyle bu çabası aksayan böylece, sıkışan, hayatta kalmak için sürekli strateji geliştirmek zorunda kalan, yabancılaşan bir kadın hikayesiyle karşılaştığımızı söyleyebiliriz.
Bireyin toplum içinde varlık gösterebilmesi için katıldığı gruba
uyum sağlaması, sağlayamadığında da parçalanmış bir benlikle varlık
çabası vermesi gerekir. Bu nedenle uyumsuz kişi, hayatta kalmak
için farklı stratejiler geliştirmek zorunda kalır. Çünkü özne bir
şekilde onaylanmak, kendisini bulunduğu yere ait hissetmek ister.
Bunu başaramadığında, olduğu şey ile dayatılan arasındaki gerilim,
sıkıntılı bir varlık durumu ortaya çıkarır bu da kişiyi içine dönük
bir yaşama itebilir.
Eva Baltasar’ın 'Permafrost' adlı metni de bize bu
bahsettiklerimizi karakteri üzerinden düşündürüyor. Metin boyunca
toplumla kendisi arasında kalan bu nedenle de bedeninin içinde
kaybolmaya çalışan bir anlatıcıyla karşılaşıyoruz.
PERMAFROST
Permafrost, Eva Baltasar, Çevirmen: Emrah İmre, 128
syf., Can Yayınları, 2024.
Permafrost, sürekli donmuş halde bulunan toprak yüzeyi olarak
tanımlanıyor. Baltasar’ın metnini okurken anlatıcıyla bu başlık
arasındaki bağlantının anlamını düşündüm çünkü metinde bu kelimeyi
çağrıştıran cümleler, bana kalırsa başlığı, kitabın anlatıcısının
bedeniyle kurduğu ilişkiyle birlikte düşünmeye izin veriyor.
Kitapta, bedeninin sınırlarını sürekli zorlayan, derisinin altında
başka bir yaşam tahayyül eden, iş, aile, evlilik gibi toplumsalın
alanıyla kesişen durumlarla sorunlu bu nedenle de isyankâr bir
karakterle karşılaşıyoruz. Tüm bunlar anlatıcıyı kendisini en rahat
hissettiği yer olarak gördüğü bedeninin içinde bir yaşama
hapsediyor. Bu durumu permafrost kelimesinin anlamıyla birlikte
düşünürsek burada bedeni, onu dışarının neminden, güneşinden
koruyan bir yüzey olarak hayal edebiliriz. Ayrıca, anlatıcı
açısından onu dünyanın kaygılarına karşı gözeten bir kap gibi
tahayyül edilebilir bu çünkü onun için beden, korunaklı bir
sığınak.
Şöyle söylüyor; "İşte huzurunuzda ben, herkesin tanıdığı
yabancı; kısa ve sık ot katmanının altında sahte gibi görünen
kadın. Dış kaplamam sağlam, tıpkı teknelerinki gibi su geçirmez ama
sahte değil: Katı buz tabakasının altında yaşama elverişli olsa da
uyku halinde bir dünya var."
Bu cümlelerde yine karakterin bedenini permafrost kelimesiyle
kesiştiren bir yan olduğu gibi "herkesin tanıdığı yabancı" kısmı da
önemli. Bahsettiğimiz gibi onun için bedeni dışarıya karşı örülmüş
bir duvar gibi iş görüyor ve bu durum onu "gönüllü bir yabancılık"
içine sokuyor. Çünkü toplumsal yaşamda kendi benliğiyle
varolamayışı anlatıcıyı, dışarıya karşı sahte bir profille görüntü
vermeye itiyor, dışarıya "sahte" görünüyor ama kendisine dürüst
çünkü başka türlü yaşama katlanamayacağını her an çekip
gidebileceğinin farkında. Bu nedenle karakterin asıl benliğiyle iç
döküm anlarında karşılaşıyoruz. Kendisini dış dünyaya tam olarak
açmayan, neredeyse tüm kurumlara başkaldıran aynı zamanda lezbiyen
bir kadın o, ancak Baltasar bana kalırsa anlatısını karakterinin
cinsel kimliğini öne çıkararak kurmamış. Onun varoluş meselesinde
cinsel kimliği başkasının derdi olacak bir alan olarak
vurgulanmıyor, doğal bir şekilde metinde yer ediyor bu nedenle
farktan kaynaklı sıkıntı çok hissedilmiyor. Kitabın bu yanı önemli
fikrimce çünkü böylece kimliği karaktere yapışık bir durum olarak
düşünmemizin önüne geçiliyor, kimlik görünmezleştirilmiyor ama
kişinin tek varlık sebebi haline de getirilmiyor.
YABANCILIK
Kitabın anlatıcısının bahsettiğimiz "gönüllü yabancı"lığı,
toplumsal kodlarla ilişkili olması ve anlatıcının varlık
sorgulamasını yaşamının bir parçası haline getirmesinden dolayı
Wilson’ın "varoluşçu yabancı" kavramını da hatırlatıyor. Böylesi
bir varoluş sorgulaması içinde olan kişi için, toplumsal alandan
gelen sorunlar kişinin kendi varlık sorunuyla kesiştiğinde soru,
"ben kimimi aşarak dünyada ben kimime
dönüşüyor."(1) Kişinin kendisinin dışına taşan
varlık sorusu onun dünyayla sorunlu ilişkisini de ortaya çıkarıyor
ve bununla baş edemeyince kendi içine dönük, kapalı bir kutuya
dönüşüyor, yabancılaşıyor.
'Permafrost'un karakteri için de benzer bir durumdan söz
edilebilir ancak onun durumunda farklılaşan bu sorgulamanın
varoluşçu bir boyutu olduğu kadar her daim isyana dönük bir yanı
olması. Daha önce de sözünü ettiğimiz gibi, kendisi neredeyse tüm
kurumlara başkaldıran bir karakter. Mesela evlenme konusunu gündeme
getirecek kadar ciddileşen bir ilişkisi hakkında konuşurken evlilik
kurumdan şöyle bahsediyor: "Eşcinsel evliliğin yasal hale gelmesi
büyük bir olay, bunu reddetmiyorum, ama ben önceki halinden de
memnundum. Evlilik kurumu, tıpkı mercan yılanı gibi, illa zehirli
olmayabilir ama yine de her ihtimale karşı uzak durmak sağlıklıdır.
Aslında zehirli olmayan mercan yılanına yalancı mercan yılanı denir
ve bu her şeyi açıklar." Burada "zehirli olmayan yalancı mercan
yılanı" vurgusu da karakteri anlamak açısından önemli çünkü onun
için yalan söylemek -daha önce bahsettiğimiz sahtelik durumunu da
hatırlarsak- yine bedeninin kabında kalabilmek, gönüllü
yalnızlığını sürdürmek ve sosyal yaşamda varlık gösterebilmek için
bir strateji. Bundan şöyle bahsediyor: "Bütün kalpler zincire
vurulmuş halde doğar. Kalbin gözüyle bakmak, eğer ki insan
özgürlüğüne inanıyorsa bir hatadır çünkü özgürlük diyarının hâkimi
yalandır… Yalan söylemek direnmenin bir biçimidir, benim gibi
sosyal açıdan pek girişken olmayan bireyler için kamuflaj
stratejisidir."
Bu durum aslında karakterin toplumla kurduğu ilişkilerde açığa
çıkan "yabancılık"la da ilişkileniyor bana kalırsa. Çünkü onu sarıp
sarmalayan bir yüzey olarak deri onun deyimiyle, "dış kaplama" onu
gerektiği zaman dünyaya kapatan bir sınır olarak karşımıza çıkıyor.
Bu içte süren yaşam, kendiyle giriştiği mücadele ve sorgulamalardan
haz aldığı bir çeşit konfor alanına dönüşüyor, başkasıyla
ilişkilenmesini zorlaştırıyor ve tekil bir varlık olarak hayatta
kalmanın yolunu bulmaya çalışırken yabancılık kaçınılmaz
oluyor.
KURUMLAR ELEŞTİRİSİNİN AİLE BOYUTU
Kitabın kurumlarla ilişkilenen eleştirel tarafından devam
edersek, bu konuda özellikle ailenin öne çıktığını söyleyebiliriz.
Bu eleştirel bakışın, kendi ailesinden genel olarak aileye uzanan
geniş bir yelpazesi olduğundan söz edilebilir. Şu cümleler
söylediğimizi ifade ediyor: "Aile kurumu nasıl da her şeyi
sulandırır! Aile yanındayken merkeze yerleşmek imkansızdır. Bazı
bireyler yalnızca aileden kopunca kendileri olabilirler. Annemle
babamı düşünüyorum da, onlar ahtapotun başıydı, kız kardeşimle
bense ahtapotun kolları pembeli morlu dokunaçları. Kız kardeşim
gerçekten hasta foyası ortaya çıkmasın diye bir erkekle eşleşmek
zorunda olan ektoparazitik bir organizma." Burada aileden kopuşu
kendi olmakla ve özgürleşmekle eşdeğer tutan bir tutumla
karşılaşıyoruz. Kız kardeşini ailesinin derisinde yaşayan bir
parazit olarak tahayyül etmesi de bana kalırsa kendisiyle
ilişkileniyor. Çünkü o özellikle annesinden hiçbir şekilde onay
alamayan bir karakter, kız kardeşi ise evlenme, çocuk sahibi olma
gibi toplumsal onayın gereklerini yerine getiren bir kişi ve ondan
farklı. Bu nedenle metinde yer yer kız kardeşiyle ilgili eleştirel
tona rastlayabiliyoruz.
Ama her şeye, tüm isyanına ve başkaldırılarına rağmen, bu onay
alamama mevzusunu çok önemsemediğini düşündürmeye çalışsa da, onun
için bu konunun önemli olduğu seziliyor. Belki de çocukluktan
itibaren aile onayını -özellikle düzenli bir iş sahibi olma ve
kurumlarla ilişkisi açısından- alamamak onun dışarıyla arasına
mesafe koymasında, bir maskeyle sosyal yaşamda varolabilmesinde,
kardeşiyle genellikle şikayet tonu hissedilen ilişkisinde
belirleyici bir role sahip. Şu cümlelere bu açıdan bakabiliriz:
"Annemin asıl önem verdiğiyse ‘neyle meşgul olduğumuz’
konusudur. Kastettiğim mesleklerimiz değil, bütün yaptıklarımız
diğer bir deyişle sınıflandırılmaya uygun bütün uğraşlarımız tıpkı
bir Doğa Tarih Müzesi arşivi gibi. Örneğin, kız kardeşim hem
eczacılık hem de fizyoterapi mezunu. Dolayısıyla iki diploması var.
Annemin değer skalasında bu çok ama çok iyi bir şey. Ayrıca kız
kardeşim evli, birinin karısı ve kocası mühendis yani övgüyü hak
ediyor. Bir kızı var bir oğlan ya da kız da yolda dolayısıyla
birinin annesi…"
Bu uzunca alıntının da gösterdiği gibi, Baltasar’ın
anlatıcısının aile kurumu eleştirisinin daha çok ailesiyle
ilişkisinden beslenen öznel bir yanı olduğu söylenebilir. En başta
aileden aktarılan rollere, sonrasında tüm topluma hatta ikili
ilişkilerine yansıyan uyumsuzluğun ve bunun getirdiği sıkıntının
kaynağı belki de aile içinde onaylanmamasıyla ilişkili. Bu da onu,
bedeninin içinde sadece kendisine ait "o donuk halde bulunan toprak
katmanında", genellikle kitaplarla başka bir yer bulmaya
itiyor.
YAŞAM VE ÖLÜM ARASINDA
Kitap, birinci şahıs anlatısıyla örüldüğü için metinden
bahsederken genellikle karakter üzerinden Baltasar’ın meselesini
tahayyül edebiliyoruz. Bu nedenle yine anlatıcıyla devam edersek,
onunla ilgili bahsetmememiz gereken bir yan da intihar fikriyle
yaşaması. Onun açısından ölüm bir çeşit hayatta kalma stratejisi ve
metnin bu yanını da bedenle ilişkilendirebiliyoruz bana kalırsa
çünkü burada ölümle ilişkili olarak beden, dünyada kontrolünü
elinde tutabildiği bir şey olarak düşünülebilir. Karakter dış
dünyayla barışık biri değil, o nedenle intihar fikri belki de onun
için istediği zaman çekip gitme özgürlüğü anlamına geliyor ki onun
gitme fikrini, metinde başka başka yerlerde kendine yeni hayat
kurma çabasında da görüyoruz. Bu nedenle kitapta intihar fikrinin
işlenişini bir vazgeçişten çok kaçış fikri olarak tahayyül ediliyor
denebilir. Anlatıcının sürekli kendi ölümünü tasarlaması, onun için
bedeninin yönetiminin kendinde olduğunu hatırlama ve gerektiğinde
dünyadan gidebilme özgürlüğünü elinde tuttuğunu bilerek rahatlama
anlamına geliyor. Mesela, bu tasarılardan biri şöyle: "5 Ocak
gecesi saat on biri çeyrek geçiyor. Biraz önce kararımı verdim… Tek
seferde evin balkonundan atlayacağım. Aşağıda küçük bir park var
ama kış ortasında masum birinin üstüne düşme riskim yok, üstelik
orası modern bir semt olduğundan etrafta başıboş kediler de yok.
Yere nasıl çarpacağımı gözümde canlandırıyorum, hızlı ve şiddetli
bir iniş olacak…"
Eva Baltasar’ın, Can Yayınları tarafından, Emrah İmre
çevirisiyle basılan 'Permafrost' adlı romanı, daha çok şair
kimliğiyle tanınan yazarın ilk romanı. Kitapta yer yer düzyazı şiir
üslubunu da görebiliyoruz fikrimce. Yazı boyunca bahsettiğimiz
gibi, metin anlatıcının etrafında örülmüş, birinci şahıs
anlatısıyla iç-döküm hissi güçlendirilmiş. Metnin hikayesini kısaca
ifade etmek gerekirse, bedeninin ve kendi benliğinin içinde
kaybolmak isteyen ancak yaşamın, toplumsal kodların, kurumların,
cinsiyet rollerinin bireye yüklediği sorumluluklar nedeniyle bu
çabası aksayan böylece, sıkışan, hayatta kalmak için sürekli
strateji geliştirmek zorunda kalan, yabancılaşan bir kadın
hikayesiyle karşılaştığımızı söyleyebiliriz.