Depremin açtığı yaralar/sorular

Bu kadar pahalı yaşayıp sonunda niye bizim öldüğümüzü sorgulayalım. Her şeyi üretip niye aç kaldığımızı niye deprem olunca öldüğümüzü, evsiz kaldığımızı sorgulayalım.

Abone ol

İshak Kocabıyık*

“Burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi”

Tezer Özlü

Depremde hayatını kaybeden Mehmet Karlıdağ’ın aziz hatırasına... 

Bir arkadaşım deprem bölgesine kendi imkanları ve arkadaşlarının katkılarıyla İzmir’den bir kamyonet malzeme hazırlamaya çalışıyor.

En acil ihtiyaç, malum soğuklar beter, battaniyedir diyerek, battaniye almak istedi. O da ne, koskoca İzmir’de battaniye kalmamış... Sadece battaniye değil, su, konserve, çocuk bezi, çorap, mont gibi bütün malzemeler tükenmiş.

Ne güzel diyebiliriz ve sevinebiliriz bu bilgiye. İnsanlarımız büyük bir dayanışma duygusu ile davranıp, cebindeki son kuruşlarla, kendi nafakalarından, çocuklarının harçlıklarından kısıp bütün samimiyetleri ile depremzedelerin ihtiyaçlarını karşılamak için seferber oldu.

Peş peşe de fatura ödemelerinin ve banka borçlarının ertelendiği, benzeri ödemelerle ilgili kolaylaştırmaların yapıldığı bilgileri haber olmaya başladı.

Ne güzel depremzedelerin hayatını kolaylaştıracak önlemler alınıyor da diyebiliriz.

Bir de filanca numaraya mesaj gönderince bağış yapmış olduğumuz ya da verilen IBAN numarasına eft yaptığımız organizasyonlar, yardım dernekleri, oluşumları var.

Ama bunca şey ne acımızı azalttı, ne depremin yarattığı felaketi önledi. Aksine her seferde artarak gelen bir felaket oldu deprem. Artarak gelen diyorum; çünkü 1999 17 Ağustos Marmara Depremi hala hafızalarımızda. En iyi organizasyonun ceset torbası dağıtımı olduğu, devletin çürümüşlüğünü, umursamazlığını gördüğümüz o 1999 depremi.

2 gün sonra, topladığımız eşyaları Adapazarı’na götürmüştüm. Şehre ilk girdiğimizde gözümüze değil burnumuza çarpan ceset kokuları oldu. Bir de kocaman bir pankartın altında yemek kuyruğuna giren yüzlerce insan. Pankartta “Sedat Peker Aşevi” yazıyordu. Ama devlet yoktu.

Şimdi Sedat Peker bile yok. Devlet de,  “kış günü cesetler hemen kokmaz” diye içten içe seviniyordur bence.

O depreme ilişkin unutamadığım şeylerden biri de Gölcük'te denize göçen kuyumcular çarşısı için denizin önünde nöbet beklenmesi ve İstanbul’dan paraları, kasaları, altınları çıkarması için dalgıç çağrılmasıydı. Hem de depremin hemen ertesi günü...

Size de öyle geliyor mu? Sermayenin arsız iştahını hissediyor musunuz? Ne de olsa deprem dediğimiz en sonunda borsa hisselerinde de görüldüğü gibi çimento, kereste, tuğla, beton filan. Ya da nerdeyse 10 senede satılacak battaniyelerin 5-6 günde satılması...

Bir terslik yok mu sizce de?

Terslik elbette en müstesna duygularıyla cana can, derde derman olayım diye gayret gösteren, cebinde ne varsa bölüşen halklarımızda değil, çatık kaşlarıyla önümüze dikilen aslında kara kalbiyle gülen devletin yüzünde ve de sermayenin arsız iştahında...

Şimdi de var mı, ilkokul eğitim müfredatında bilmiyorum.

Verdiğimiz vergiler bize hizmet olarak geri dönüyordu. Hatta 80’li yıllarda Maliye vergi vermeyi özendirmek için pek çok kafiyeli lafı atasözü gibi sağa sola astırmıştı. Aranızda hatırlayanlarınız muhakkak vardır. Biri de şöyleydi: Ödediğiniz vergiler size yol su elektrik olarak dönecektir.

Epey bi zamandır hiçbir kamu hizmetini parasız alamıyoruz. Eğitim, sağlık, ulaşım, temel gıdalar ve daha pek çok kamu hizmeti sadece paralı değil, çok pahalı.

Eğitim paralı, sağlık hizmetleri paralı, ulaşım, iletişim, su, elektrik, yakıt, temel gıda maddeleri akıl almaz fiyatlarla sözde kamu hizmeti olarak sunuluyor.

Vergi veriyoruz, yetmiyor bir de kamu hizmetlerine para ödüyoruz.

Öyle ödüyoruz ki, aldığımız aylıklar 3 gün bile yetmiyor.

Açlık değil ölüm sınırında geziniyoruz.

Emekçilerden, çiftçiden, emekliden alıp holdinglere veriyorlar.

Sarayın ve saray sahibinin masraflarına bütçe dayanmıyor. Düşünün depremin üçüncü gününde, Erdoğan Pazarcık'a geldiğinde, ilçede 70 arama kurtarma görevlisi varken, kendisini yakın koruma olarak 700 elit özel harekât polisi koruyordu.

Savaş, güvenlik ve itibar harcamaları bütçeyi silip süpürüyor. Bir de Diyanet tabii.

Cebimizi boşaltmanın başka bir yolu. Bir tür hırsızlık.

Bir de son yıllarda dünyanın en’lerini biz yapıyoruz. Göğsümüz kabardıkça kabarıyor.

En büyük havaalanı, en büyük köprü, en büyük hastanelerini yaptık. Bizim vergilerimizle tabii. Yetmezse yolcu, hasta, yani “müşteri” garantisi veririz.

6 Şubat 2023 saat 04.17 de hastaneler ikiye ayrıldı, yollar göçtü, havaalanları yıkıldı.

Ama bizim ödeyeceğimiz garantiler devam edecek.

Onbinlerce insan öldü, onbinlercesi yaralandı ama biz borçlanmaya devam edeceğiz.

Yetmedi bir de defter açacaklarmış. Açsınlar bakalım. Açarken unutmasınlar ama; herkesin bi defteri var.

Her şeyin kader olduğu vazediliyor.

Peki Hatay T Tipi Cezaevinde enkaz altındaki ailelerinden haber almaktan başka istekleri olmayan ve dövülerek öldürülen mahkumların kaderini kim çizdi. Levh-i mahfuzlarını kim yazdı.

Her daim ve fırsatta bizim hayatlarımızı yağmalayanlar, şimdi her marketin önüne bir asker polis dikiyorlar.

Daha nereye kadar. Daha nereye kadar...

O zaman ilk adımı atalım.

Tamam yanlış oldu. İlk adımı dayanışmanın bütün güzelliğini taşıyarak attık, atmaya da devam ediyoruz, edeceğiz.

O zaman bütçe kaynaklarına, vergilerimize sahip çıkalım ve soralım.

Kurtarma ekiplerinin niye gelmediğini soralım, ekmek su gibi en temel ihtiyaçlarımıza niye ulaşamadığımızı soralım.

Bu kadar pahalı yaşayıp sonunda niye bizim öldüğümüzü sorgulayalım.

Her şeyi üretip niye aç kaldığımızı niye deprem olunca öldüğümüzü, evsiz kaldığımızı sorgulayalım.

Hesabımızı öbür dünyaya bırakmadan, bu dünyada soralım.

Büyük gücümüzle, vicdanımızla, ahlakımızla, dayanışma, kardeşlik duygumuzla, bizim onları unutmamıza inat, kendi topraklarında da deprem olmasına rağmen yaptığı ekmeklerin bir kısmını Türkiye’ye gönderen Suriyeli fırıncının kalbiyle soralım.

Bu sorularımızla başlatalım devletin değil dayanışmanın esas olduğu Yeni Yaşam’ı.

“Bundan sonra deprem olsa da afet olmayacak söz veriyoruz” diyerek soralım.

Soralım ve geleceğimize sahip çıkalım.

*Yurttaş