Denizlerin idamının 50. yılı: Meşaleyi Yakanların Öyküsü

Burhan Kum'la '1972-Meşaleyi Yakanların Öyküsü' çizgi romanını konuştuk. Kum, "Umudum, gençleri ülkeyi topyekûn bir kurtuluşa götürecek sorumluluğu üstlenmeye sevk edebilmek" dedi.

Abone ol

DUVAR - Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamları üzerinden 50 yıl geçti. 1972’den günümüze uzanan bu acı, zaman zaman büyük bir hüzün yaratırken, zaman zaman da devrim ve sosyalizm inancının bir meşalesine dönüşerek yeni nesillerin mücadelesine ışık tutuyor. Burhan Kum, işte bu serüveni '1972 – Meşaleyi Yakanların Öyküsü' adlı bir çizgi romanla anlattı.

1962 doğumlu olan Kum, yurt dışında resim okuduktan sonra pek çok yerde kişisel sergiler açtı, Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde resim dersleri verdi. Şimdilerdeyse atölyesinde sanatsal çalışmalarına devam ediyor. 2019’da yayınladığı ilk çizgi romanı 'Gentile Bellini’nin Resimli Konstantiniyye Günlüğü'nden sonra, geçtiğimiz günlerde raflara giren Ayrıntı Yayınları etiketine sahip olan '1972 – Meşaleyi Yakanların Öyküsü'nün geçmiş ile bugünü buluşturma yolunda atılan değerli bir adım olduğu kuşkusuz.

Biz de bu vesileyle Burhan Kum’la 68 Hareketi’ni, öğrenci liderlerini ve günümüz mücadelesini konuştuk.

'68 BİR HALK AYAKLANMASIDIR'

Türkiye 68 Hareketi’ne yönelik onlarca belgesel çekildi, yüzlerce yazı yazıldı ancak bildiğimiz kadarıyla hiç çizgi roman yapılmadı. Sizi bu kitabı hazırlamaya iten şey neydi?

Bu çizgi romanın başlangıç öyküsü birkaç yıl öncesine dayanır. Bir tanıdığımın kütüphanesini karıştırırken elime Fransız basımı 'Dünyada 68' adlı bir oldukça kalın bir kitap geçti. Heyecanla sayfaların içinde dolaşmaya başladım. Fransa’daki eylemlerle başlayan kitap (yarısı Fransa’ya ayrılmıştı), Amerika’daki Vietnam Savaşı karşıtı eylemler, Kara Panter Partisi, Küba Devrimi’nin Güney Amerika’daki yansımaları, İngiltere’de hippiler, Almanya’da Baader Meinhof, İtalya’da Kızıl Tugaylar, Japon Yeni Sol Hareketi ile devam edip Hollanda’daki Provo Hareketi’nin barış için “bisikletleri beyaza boyama eylemi” ile son buluyordu. Evet, son! Kitapta Türkiye’ye dair tek kelime yoktu. “Nasıl olur ya?” diyerek kitabı bir kenara fırlattığımı hatırlıyorum.

Geçen yıl çocuklarım ve arkadaşları ile gençlik yıllarım üzerine konuşurken Türkiye 68 Hareketi hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediklerini fark ettim. Birkaçı Deniz Gezmiş’in adını duymuştu ama aralarında Mahir Çayan’ı tanıyan yoktu. Ya 6. Filo’nun denize dökülmesi, toprak işgalleri, 15-16 Haziran, 12 Mart, Nurhak, Kızıldere? Ülkenin içinde bulunduğu koşullardan rahatsız olan ve kendilerini muhalif olarak tanımlayan gençlerden hiçbiri bunları duymamıştı. Farklı bir ortamda karşılaştığım gençler ise 68’i maceracı birkaç gencin hikâyesi zannediyorlardı. Oysa biliyoruz ki 68, dünyada ve Türkiye’de büyük bir halk ayaklanmasıdır. Devrimci gençler, ağaların topraklarını işgal eden, sendika hakkı için sokaklara dökülen yüz binlerin peşinden gidiyorlardı. Günümüz gençlerine sadece adını bildikleri Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının meselesini anlatmak, ülke tarihinin önemli bir kesitinde yaşananların anlamını aktararak tarihsel kopukluğu gidermek için bir şeyler yapmam gerektiğini düşündüm.

Bu konuda yazılmış epey kitap var ama kendi çocuklarıma bakarak, görsel dünyaya doğmuş bu gençlerin tarih okuma konusunda pek de istekli olmadıklarını biliyorum. Gençlere ulaşmak için bir çizgi roman yapsam iyi olur da, peki öyküyü nasıl kurgulamalıyım diye düşünürken birden bir sonraki yılın 2022 olduğunu fark ettim: Denizlerin idamının 50. yılı. Çizgi romanımın başlangıç noktası için bundan daha uygun bir fırsat olamazdı. Üstelik bu konuda daha önce hiç çizgi roman yapılmamış olması da beni ekstra ateşledi. Bir yıl içinde tamamlamam gerektiği için dört elle işe koyuldum.

Kitabın sonunda geniş de bir kaynakça mevcut. Yazım-çizim öncesi yaptığınız araştırma sürecinden bahsedelim mi biraz?

Dönem çok hassas ve tanıkların birçoğu hâlâ hayatta. Bir işi yapanın az, eleştirenin ise çok olduğu ülkemizde en ufak bir hataya müsamaha gösterilmeyeceğini bildiğim için işe önce döneme ait bulabildiğim (birçoğunu zaten daha önce okuduğum) tüm kitapları okuyarak başladım. Konuyla ilgili filmleri ve belgeselleri izledim. Dönemin yaşayan tanıkları Aydın Çubukçu, Mustafa Yalçıner ile daha önce yüz yüze konuşmuştum. Nurhak gazileri Tuncer Sümer, Hasan Kırteke ve Hacı Tonak’la da telefonda görüştüm. Ardından araştırma yapmak ve fotoğraflar çekmek için Nurhak’a gittim. İnekli’de elli yıl önce yaşananların tanıklarını dinledim. Oradan ODTÜ’ye ve İstanbul’a gittim. Çizgi romanımda kullandığım her fotoğrafın kendime ait olmasını istediğimden her kare için abartısız onlarca fotoğraf çektim.

Senaryo yazım sürecinde, tarihsel gerçekliğe ters düşmemek kaygısıyla 'Bizim 68'in yazarı Aydın Çubukçu hocam ile sürekli yazıştım. Zaten tarihsel gerçeklik ve 68 Türkiyesi'nin anlamını doğru aktarabilmek açısından en çok da Aydın hocanın kitabından yararlandım. Herkesin oy birliği ile onaylamadığı hiçbir olayı kitabıma dâhil etmedim. Ancak görsel belge bulma konusunda oldukça zorlandım. İnternette Deniz Gezmiş’in onlarca fotoğrafı var ama Kadir Manga’nın, Alpaslan Özdoğan’ın ancak ikişer (onlar da son derece bulanık) fotoğrafı bulunabiliyor. Görsel eksikliği noktasında mecburen hayal gücüme yaslandım.

1972 - Meşaleyi Yakanların Öyküsü, Burhan Kum, 28 syf., Ayrıntı Yayınları, 2022.

'GÜNÜMÜZÜN ZAVALLILIĞI BİREYCİLİKTEN KAYNAKLANIYOR'

'1972 – Meşaleyi Yakanların Öyküsü' sadece devrimci liderleri konu edinmiyor, bugünden geçmişe bakıp hafızasını yitiren bir toplumu da eleştiriye tabi tutuyor. Hatırlamak sorumluluğu beraberinde getirir derler. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Bir hafıza oluşturmak iddiasında değilim, haddim değil. 68’li olabilmek için en az on beş yıl geç doğmuşum. Neyse ki zaman içinde dönemi yaşayan kişiler tarafından zaten oldukça geniş yazılı bir külliyat oluşturuldu. Kayıt altına alınmış hafıza orada duruyor ama gördüm ki günümüz gençlerinin bu hafızayla ilişkisi benim arzu ettiğim düzeyde değil. Art arda yaşanan darbeler, dayatılan neo-liberal, bireyci yaşam tarzı politize olan gençleri bile kişisel kurtuluş yolları aramaya itiyor. En bilineni, garsonluk pahasına da olsa bir an önce Avrupa’ya kapak atmak isteyen mühendisler, doktorlar! 68 kuşağının devrimci liderlerinin meselesini günümüz gençlerine aktarırken aralarındaki benzerlikler (sisteme itiraz) kadar farklılıkları (68’liler kurtuluşu toplumsal çözümde görürken günümüz gençleri bireysel kurtuluş peşinde) da vurgulamak istedim.

Umudum, gençleri geçmişte yaşananların ışığında kaçmaya değil de ülkeyi topyekûn bir kurtuluşa götürecek sorumluluğu üstlenmeye sevk edebilmek. Biliyorum, bir çizgi romanla gerçekleşme ihtimali çok zayıf bir hayal gibi görünüyor ama olsun, o kadar güzel bir hayal ki.

Peki, sizce devrimci liderleri hatırlamak neden bu kadar önemli?

Kendi kendime 68’li devrimci liderleri nasıl tanımlayabilirsin diye sorduğumda aklıma gelenler; dürüstlük, fedakârlık, tutkulu inanç, cesaret, direniş, dayanışma, paylaşımcılık ve edebiyat sevgisi oluyor. Günümüzde yüceltilen bireycilik penceresinden bakıldığında ne kadar naiflermiş, değil mi? Oysa günümüzün zavallılığı tam da bu bireycilikten kaynaklanıyor. Cesaret, fedakârlık ve dayanışma Kızıldere’yi en iyi tanımlayan kelimeler olabilir ama bu kelimelerin bile orada yaşananları anlatmada yetersiz kaldığından eminim. Eğer devrimcilik bir din olsaydı Kızıldere’de Denizleri kurtarmak için hayatlarını feda eden on devrimci birer aziz mertebesine yükselirlerdi (ki bence öyledirler). Sağcılara bakın, tarihlerinde böyle bir eylem yoktur. Paylaşacakları yal bittiğinde birbirlerini derhâl satarlar. Oysa 68’in devrimci liderleri toplumun tamamının kurtuluşuna dair idealleri uğruna kendilerini feda ettikleri gibi halkın bir kuruşuna da el atmadılar.

Banka soygununda el koydukları parayı halkın parası olarak gördüğü için o parayla hasta çocuğuna bir kutu ilaç bile alamayan Sinan Cemgil’i hatırlamalıyız. Araştırma için gittiğim Nurhak, İnekli köyünde konuştuğum “Sipil” lakaplı çoban Ömer amca, 1971 Nisan’ında gördüğü Sinan Cemgil için, “İki kere karşılaştım. Çok dürüst ve alçakgönüllüydü. İkinci karşılaşmamızda yanıma oturdu. Öyle ayakta durup da tepeden bakmadı. Ona cebimdeki kuru üzümden biraz vermek istedim, parasını vermeden katiyen almadı. Hayatımda öyle iyi bir insan görmedim. Öldüğünü duyduğumda o kadar üzüldüm ki bir yıl sonra doğan oğluma Cemgil adını verdim,” dedi. Üstelik sadece o değil, diğer birkaç köylü de aynısını yapmış. Sinanları, devlet köye çeşme yapacak vaadine kanarak ihbar edip onlara kurşun sıkan bir köyde oluyor bu! Demek ki en olumsuz koşullarda bile halka dokunabilirsek gönüllerini kazanabiliriz. Eğer günümüzde toplum, sağ siyasetin güdümünde ve ülke bu yüzden batakta ise derdimizi halka anlatmanın bir yolunu bulamadığımızdandır. Onun için elli yıl öncesinde bu yolu bulmaya çalışanları hatırlamak gerek diyorum.

'YOKSULLUK VE ADALETSİZLİK BİR ÜLKENİN DEĞİŞMEYEN KADERİ Mİ?'

Çizgi romanın kurgusunda geçmişle günümüz arasında sık gelgitler mevcut. Birinin sorusu, diğerinde cevap buluyor, boşluklar bu sayede dolup hikâye iki ana aks üzerinden akıyor. Böyle bir hikâye kurgusuna nasıl karar verdiniz?

Dediğim gibi, çizgi romandaki amacım 68 kuşağı devrimcilerinin meselesini bugünün gençlerine aktarmaktı. O halde geçmişle günümüzü birbirine bağlamanın bir yolunu bulmalıydım. Artık bir çizgi romancı için şans mı dersiniz yoksa ülke için talihsizlik mi bilmem ama Türkiye’de temel sorunların hakikaten elli yıldır değişmemiş olması anakronik çapraz kurgu yapmamı kolaylaştırdı. Savunmalarında Hüseyin İnan’ın okuduğu bölüme bakın, değişen tek sayı elli yılda iki katına çıkmış nüfus: Kürt sorunu çözümsüzlüğünü koruyor, cemaat yurtlarında halen çocuklara cinsel istismar ediliyor, cehalet kutsanmaya devam ediliyor; yolsuzluk, talan, işsizlik ve üretimsizlik aynen sürüyor ve gençler geleceklerini yurt dışında arıyor, vesaire vesaire. Dolayısıyla bugünü geçmişe bağlarken düğüm noktaları bulmakta hiç zorlanmadım. Asıl soru, biz hâlâ elli yıl önce sorulmuş soruların cevaplarını arıyorsak bu işte bir terslik yok mu? Derin yoksulluk ve adaletsizlik bir ülkenin değişmeyen kaderi mi?

Renk kullanımına gelirsek… Siyah-beyazla renkli paneller zaman zaman birbirlerinden yıl farkıyla ayrılıyor, zaman zaman da aynı yılda, hatta aynı panel içerisinde kimi renk farklılıkları göze çarpıyor. Renk kullanımının duygu üzerindeki etkileri nelerdir?

Desen çizmeyi de yağlı boyayı da çok seviyorum. Resim çalışmalarımda her iki tekniği de eşit derecede kullanırım. Başlangıçta niyetim öykümü, çocukluğumdan hatırladığım “fumetti”lere benzesin diye çini mürekkebi ile lekesel çizmekti. Ancak öykü ilerledikçe bunun gerek geçmişle günümüz arasındaki zaman farkını ortaya koymada, gerekse günümüz gençlerindeki değişimi yansıtmada yetersiz kaldığını fark ettim. İlk çizdiğim sekiz sayfayı çöpe atarak sıfırdan başladım.

Öykü, (zengin gibi görünse de aslında tekdüze olan günümüz hayatını simgeleyen) çizgisel bir desenle siyah-beyaz başlıyor. Geçmişe doğru gidildiğinde anlatımı, eski fotoğrafların rengi olan sepya devralıyor. Gençler de buldukları fotoğraflar aracılığıyla geçmiş hakkında bilgi sahibi olmaya başladıklarında onlar da tedricen sepyalaşıyor. Ve nihayet 68 kuşağı devrimcilerinin meseleleri anlaşılmaya başlamasıyla, öykü de gençler de renkleniyor. Ayrıca, gençlerin geçmişe yolculuğunun başladığı karanlık oda için kırmızı, rüya bölümün anlatmak için ise mavi monokrom sayfalar kullanarak da duygu katmanlarındaki farklılığı vurgulamayı hedefledim. Bu arada, çizgi romanın tamamını kâğıt üzerine çizip boyadığımı belirtmek isterim. Birçok kez, tek bir kareyi değiştirmek için sayfayı yeniden boyadım. Bana “Tablet ya da Cintiq kullansan böyle dertlerin olmazdı” diyen gençlere de sözüm şu: Teknolojiye karşı değilim, tasarım aşamasında bilgisayar kullanıyorum ama eğer (hayalimdir) bir gün yüz yirmi sayfalık bu çizgi romanın tamamını bir mekânda sergileyebilirsem, yaptığım işin dijital üretimden farkını daha iyi ortaya koymuş olacağım.

'ÇİZECEKLERİM HENÜZ BİTMEDİ'

Kitabın sonunda “Sürecek” ibaresini görüyoruz. Bu bir devam hikâyesi mi olacak, yoksa farklı devrimcilerin serüvenlerini mi okuyacağız?

“Sürecek” ibaresinin iki anlamı var. Bir, yüzyıllardır süren ve Türkiye’de 68 devrimcilerinin de büyük katkısı olan sınıf mücadelesi sürecek. Kaç kere yenilmiş olsak da, kayyumlara direnen Kürtlerden tutun da, kadın hareketine veya mücadele ederek haklarını söke söke alan motokuryelere bakınca meşalenin hâlâ yandığını görüyoruz. İkinci olarak, yaklaşık beş yıl süren 68 hareketi göz kamaştırıcı güzellikte öyküler içermektedir. Öyle yüz yirmi sayfalık tek bir çizgi romana sığdırılamaz. Örneğin Kızıldere, başlı başına bir çizgi romanda ele alınmayı hak ediyor. Keza İbrahim Kaypakkaya da öyle. Kendisine üzülerek bu kitapta yer veremedim ama önemsiz bir kişi olduğu için değil. Bu kitap Denizlerin öyküsünü anlatıyor. Kaypakkaya’yı Denizlerin yaşadığı süre içinde onlara bağlayacak, kurguya eklemleyecek bir ipucu bulamadım. Deniz Gezmiş’le İbrahim Kaypakkaya’nın yollarının Sağmalcılar Cezaevi’nde kesiştiği, devrimi nasıl yapacağız konusunda konuştukları, tartıştıkları dışında bir bağ görmedim. İbrahim’in Denizlerin idamını engellemek için yaptığı bir eylemle karşılaşmadım, varsa da kitaplarda böyle bir olay okumadım. Örneğin Mahirlerin Kızıldere gibi bir eylemi yok İbrahim Kaypakkaya'nın. Bunu kesinlikle İbrahim Kaypakkaya'yı suçlamak için söylemiyorum, haddim değildir. O da büyük bir devrimci ve kendine göre bir yol çiziyor, saygım sonsuzdur. 1973’te Sinanları ihbar eden İnekli köyü muhtarını öldürdüğü söyleniyor, inanırım. Ama benim hikâyem 6 Mayıs 1972’de bittiği için Kaypakkaya’nın bu eylemini kitaba yerleştiremedim.

Bir çizgi roman da sonuçta kurmacadır. Kesinlikle tarih birebir böyle yaşandı ve burada yer almayan kimse önemli değildir diyemeyiz. Keşke daha uzun zamanım olsaydı Taylan’ı da, Ulaş’ı da, Cevahir’in edebiyatçılığını da uzun uzun anlatabilseydim. Parlak ve cesur koca bir nesil sadece benim elimden anlatılabilir mi? Umarım bu kitap genç çizerleri eksik kalan öyküleri anlatma konusunda cesaretlendirir. Üstelik benim çizeceklerim de henüz bitmedi. Halen yazmakla uğraştığım bir sonraki çizgi romanımın senaryosu da 68 gençliği ile bağlantılı. Ama şimdilik bu kadar söyleyeyim.

Bize tavsiye edeceğiz çizgi romanlar var mı? Burhan Kum’un başucu kitapları neler?

Çocukluk yıllarımda sinema salonlarını önünde sergilenen, eğlenmek için okuduğum çizgi romanın bir sanat olduğunu Hollanda’da görsel iletişim okurken fark ettim. Beni Sergio Toppi ve Moebius’la tanıştıran hocama minnettarım. Bu ustaları elimden düşürmem. Günümüz çizerlerinden Gipi’yi çok beğenirim. Uyduruk tipler üzerinden zehirli propaganda saçan, birbirinin sığ kopyası Amerikan DC ve Marvel Comics tarzından ise nefret ederim. Fakat bu iş sadece çizgi roman okumakla olmuyor. Özgün ve esnek bir çizim dili inşa edebilmek için sağlam bir desen altyapısına sahip olmalısınız. Bunun için gençlere Rembrandt’ın desenlerini incelemelerini, Türkiye’den de Mehmet Güleryüz’ü takip etmelerini tavsiye ederim. Ayrıca çizgi roman sanatının yaslandığı diğer iki ayak olan edebiyat ve sinemayı da ihmal etmemeleri gerek.