Deman Güler: Salgın, haklarımızı yok etmemeli

İzmir Barosu Yönetim Kurulu Üyesi Avukat Deman Güler salgın nedeniyle alınan tedbirler gerekçe yapılarak insan hak ve özgürlüklerinin ihlal edilmemesi gerektiğini vurguladı: Salgının hukuk devletinden giderek uzaklaşmanın yeni bir aracı haline getirilmesi mümkün. Hakan Aygün’ün tutuklanması, Fatih Portakal’a Cumhurbaşkanı tarafından suç duyurusunda bulunulması taze örnekler...

Abone ol

DUVAR - Çin’de 2019’un Aralık ayında ortaya çıkıp ülkemiz sınırlarına Mart ayı içinde giren korona virüsü salgını, aradan dört ay gibi uzun bir süre geçmesine karşın hepimizi hazırlıksız yakaladı. Salgına karşı ilk tepkiler her bilinmezde olduğu gibi önce şaşkınlık, ardından korku ve en sonunda da tedbir şeklinde gelişti.

Ülkemizdeki ilk vakanın üzerinden yaklaşık bir ay geçmesinden sonra kamuoyu, sağlık sisteminin bu büyük krize vereceği tepki ile ilgileniyor. Ancak korona virüsünün etkisi toplum sağlığının yanı sıra pek çok sosyal meseleyi de tartışılır hale getirdi. Bu dönemde çok az konuşulan fakat önemli bir konu olan salgının hak ve özgürlüklere etkilerini insan hakları hukukçusu ve İzmir Barosu Yönetim Kurulu Üyesi Avukat Deman Güler ile konuştuk.

'İNSAN HAKLARI SİSTEMİ KRİZE HAZIRLIKSIZ YAKALANDI'

Büyük bir insani kriz yaşıyoruz. Bu krizin temel hak ve özgürlüklerimize etkisi nasıl oldu?

Pandemi boyutuna ulaşan bir salgına nasıl reaksiyon vereceğimiz konusunda sadece biz değil tüm dünya sıkıntı çekti. İkinci Dünya Savaşı sonrasında böylesine yaygın bir pandemi vakası yaşanmadığı için savaş sonrası kurulmuş insan hakları sistemi de krize hazırlıksız yakalandı. Bu süreçte konunun sağlık boyutunun öne çıkması çok doğal. Haftalardır salgından korunma yöntemlerini, ev karantinasını, hastanelerin yatak kapasitesini, hasta ve ölü sayılarını konuşuyoruz.

Aslına bakarsak hükümetin salgın nedeniyle aldığı önlemlerin pek çoğu ilk olarak yurttaşların hak ve özgürlüklerini etkiliyor. Ancak Türkiye gündeminde koronanın temel hak ve özgürlüklere etkisini yalnızca infaz yasası, hapishanelerin durumu ve işçi hakları gibi çok sınırlı alanlarda tartışıyoruz. Halbuki konu çok daha kapsamlı ve uzun vadeli etkileri de hiç beklemediğimiz ölçüde büyük olacak. O nedenle salgının hem bugünkü hukuka etkisini hem de salgın sonrası dünyanın insan hakları bakımından nasıl bir yer olacağını detaylıca değerlendirmemiz gerek.

'SALGIN KONUSU MİLLİ MESELE HALİNE GETİRİLDİ'

Peki, salgının hangi hak ve özgürlüklerimize etkisi oldu? Bir liste çıkarmamız mümkün mü?

Bunu bir çırpıda söylemek kolay değil. Ancak salgının onlarca farklı alanda, dolaylı ya da doğrudan etkisi var. Yaşam hakkı, sağlık hakkı, çalışma hakkı, eğitim, beslenme, barınma, ifade ve seyahat özgürlüğü ilk akla gelenler. Tabii mesele yalnız bunlarla sınırlı değil. Kadın haklarından, çocuk haklarına, mültecilerin durumundan, engellilerin ihtiyaçlarına kadar geniş bir yelpazeden bahsediyoruz. Hem sosyal, ekonomik ve kültürel hakların hem de politik ve medeni hakların salgın sonrası alınan önlemlerden etkilendiğini söyleyebiliriz.

Bu alanların her biri için ayrı ayrı değerlendirme yapmak ve olası ihlallere karşı insan hakları perspektifiyle adil çözümler üretmek zorundayız. Sürecin başta barolar olmak üzere demokratik kitle örgütleriyle birlikte yürütülmesi bu bakımdan da önem taşıyor. Zedelenen hak ve özgürlüklerin tam olarak tespiti, sivil toplumun sesi duyulduğu oranda belli olacaktır. Mevcut durumda parlamentonun fiilen işlevsiz hale getirildiği de düşünülürse, sivil toplumun sürece katılımının önemi daha belirgin hale gelir. Ancak salgın konusu da pek çok başka şey gibi yine bir milli mesele haline getirildiğinden insanların yaşadıkları sıkıntıları özgürce ifade etmesinin ve hükümetin uygulamalarını eleştirmesinin imkânlarının da giderek azaldığını tespit etmemiz gerek. Ayrıca geçtiğimiz dönemde kurulmuş olan salgınla mücadele kurullarının teşkilindeki keyfiyet de bu katılımın gerçekliği ve etkisi konusunda soru işaretleri yaratıyor.

'BİZ HUKUKÇULAR BİLE ÇOĞU GENELGEYE ULAŞAMIYORUZ'

O halde Türkiye pandemiyle mücadelede hukuku işletmiyor diyebilir miyiz?

Adı konulmamış bir olağanüstü hal yaşıyoruz. Salgınla mücadele ederken ciddi önlemler alınmasına esasında kimsenin itirazı yok. Ancak sürecin işletilmesi gerçekten çok sıkıntılı. KHK rejimine ek olarak şimdi bir de genelgelerle idame ettirilmeye çalışılan yeni bir dönem ortaya çıktı. Bakanlık genelgeleriyle bile temel hak ve özgürlükler sınırlandırılır hale geldi. Bu uygulamanın hukuk devletinde yeri yok. Dahası biz hukukçular bile çoğu genelgeye ulaşamıyoruz. Yani hak ve özgürlüklerimiz kısıtlanıyor ama biz bundan sağlıklı biçimde haberdar olamıyoruz.

Temel hak ve özgürlüklerden hangilerinin sınırlandırılabileceği, bu sınırlamaların hangi koşullarda yapılacağı Türkiye’nin de tabi olduğu uluslararası hukuk rejimi ile açıkça belirlenmiştir. Türkiye bu koşulları yerine getirmeden önlemler alıyor, sınırlamalar ve yasaklar getiriyor. Geçtiğimiz günlerde içinde Ermenistan, Gürcistan, Estonya ve Romanya’nın da olduğu kimi devletler Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni askıya aldıklarını duyurdular. Türkiye bunu yapmadı. Ama öte taraftan hak ve özgürlüklerin kullanımını da ciddi biçimde sınırlandırdı.

Bu uygulamalar bir meşruluk zeminine oturmuş görünse de bunların hukuki olmadıkları ortada. Bugün salgın döneminde yaşanan hukuksuzluk yarın başka nedenler bulunarak devam ettirilebilir. Zaten içler acısı halde olan demokratik sistemimiz ve insan hakları rejimimiz tamir edilmez yaralar alabilir. Salgın sonrası Türkiye’yi şimdiden düşünmek, mevcut riskleri hep beraber tartışmak ve “korona hukukuna” karşı hak ve özgürlüklerimizi her zamankinden daha çok savunmak zorundayız.

'KİMSENİN ÖNCELİĞİ HUKUKU TARTIŞMAK OLMADI'

Demokratik kamuoyu bu tehlikenin farkında mı sizce?

Gündem o kadar hızlı ilerledi ve insanlar o denli panik havasına girdi ki şimdiye kadar kimsenin önceliği hukuku tartışmak olmadı. Daha yeni yeni bu salgın kriziyle yaşamaya alışıyoruz. Herkesin evine kapandığı, toplantıların iptal edildiği, sosyal yaşamın neredeyse durma noktasına geldiği bir dönemde hızlı refleks gösteremedik.

Bugünlerde demokratik kitle örgütlerinin birbiriyle iletişimi teknolojik araçlar sayesinde tekrardan kurulmaya başlanıyor. Şimdi insan haklarına yönelik tehditleri birlikte değerlendirmek ve kazanımlarımızı müdafaa etme zamanı. Sivil toplumun, siyasi partilerin, sendikalar ve meslek örgütlerinin temel hak ve özgürlüklerin korunması için birlikte hareket etmekten başka çaresi yok.

'SOSYAL MESAFE KAVRAMI SINIFLAR ARASINDAKİ UÇURUMU ANLATIYOR'

Hükümet salgınla mücadeleyi sürdürürken insan haklarına riayet etti mi? Sosyal ve ekonomik haklar bakımından ne durumdayız?

Devletlerin pandemi ile mücadelesinde eleştiriler daha ziyade sosyal devlet ilkesi üzerinden yapılıyor. Bu bakımdan Türkiye özelinde sosyal mesafe kavramının bir fiziksel uzaklığı değil sınıflar arasındaki uçurumu anlattığını söylemek mümkün. Yani toplum olarak sosyal mesafeyi yeterince ayarlayamasak da zaten arası açık olan sınıfsal mesafeyi korumayı başardık.

Fabrikalarda üretim durmasın diye asgari ücretle çalışan insanlar işlerine gitmek zorunda bırakılırken bahçeli villaların konforunda yapılan “evde kal” çağrılarına gelen tepkiler bundan kaynaklanıyor. Kâra dayalı kapitalist bir dünya düzeninin dayanışmayı zorunlu kılan bir krizde nasıl iflas ettiğini hep beraber gördük. Salgın sonrası dünyanın değerlendirilmesi için siyaset bilimcilerinin üzerlerine çok iş düşüyor.

Biz alanda çalışan hukukçular içinse İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulmuş olan evrensel insan hakları rejimi dün olduğu gibi bugün de yol gösterici olacak. Zira iyisiyle kötüsüyle somut kazanım olarak eldeki yegâne sistem bu. Bir yandan salgınla baş etmeye çalışan dünyada insanlık tarihinin kazanımlarını korumak, öteki taraftan da salgın süresi ve sonrasında bu sistemin olanaklarını kullanmak zorundayız. Ekonomik ve sosyal haklar da bu bakımdan mutlaka sıkı şekilde takibini yapmamız gereken değerler olarak beliriyor.

'YASAK KAPSAMI DIŞINDA KALANLAR NEDEN RİSKE ATILIYOR?'

Peki, bu söylediklerinizin ışığında sizce hükümet salgınla mücadelesinde yurttaşlara eşit ve adil bir şekilde davranabildi mi?

Eşitlik ilkesi ve ayrımcılık yasağı devletlerin her zaman olduğu gibi salgınla mücadele süresince de göz önünde bulundurulması gereken temel kurallar. En basit şekliyle örneklendirmek gerekirse 20 yaş altı ve 65 yaş üstü bireylere sokağa çıkma yasağı getirilmesinin nedenini devlet bize anlatmak ve bu kararı hukuken gerekçelendirmek zorundadır. Bu uygulama ile yasak kapsamı dışında kalan çalışanların neden riske atıldığının cevabı bulunmalı, sokağa çıkma yasağı kapsamında olup çalışmak zorunda olanlara dair alınan tedbirler tek tek açıklanmalıdır. Aksi takdirde uygulamada eşitliğin meşruluğu tartışılır hale gelir. Ayrıca soyut bir eşitlik kavramının gerçek hayatta karşılığının olduğunu da söylememiz mümkün değil. O nedenle devletin dezavantajlı gruplara özel koruma tedbirleri ile yaklaşması mutlak bir ihtiyaç olarak görünüyor.

'DEVLETLER DEZAVANTAJLI GRUPLARA ÖZEL ÖNLEM ALMAK ZORUNDA'

O halde salgınla mücadele önlemlerinden toplumun tüm kesimleri aynı şekilde etkilenmiyor…

Tabii ki hayır. Engelliler, yaşlılar, LGBTİ bireyler, aşırı yoksulluk çekenler, çok kalabalık evlerde yaşamak zorunda olanlar, hapsolunanlar, sosyal kurumlarda yaşayanlar, evsizler, bağımlılar, göçmen ve mülteciler ile azınlıklar gibi kimi sosyal grupların krizden daha fazla etkileneceği aşikar. Bu sebeple devletlerin risk altındaki dezavantajlı gruplar için ek sosyal koruma önlemleri alması gerektiği BM Sağlık Hakkı Özel Raportörü tarafından geçtiğimiz günlerde açıklandı.

Bu süreçte biyomedikal bilimlerin önemi kadar insan haklarının da eşit derecede önemli olduğunun altı çiziliyor. Ayrımcılık yasağı, katılım, yetkilendirme ve hesap verilebilirliğin tüm sağlık temelli politikalarda uygulanması gerektiği söyleniyor. Devletler en çok risk altında olan ve orantısız şekilde krizden etkilenecek gruplara bunları koruyucu özel önlemler almak zorundalar.

HER ÜLKE SALGINLA MÜCADELEDE FARKLI YÖNTEMLER İZLİYOR

Peki, genel olarak uluslararası toplumun pandemiyle mücadele ederken hukuka uygun davrandığı söylenebilir mi?

Öncelikle belirtmek gerekir ki ne devletler ne de bireyler salgından aynı şekilde etkilenmiyor. Ambargo altında yaşayan Küba ve İran gibi ülkelerin korona salgını ile baş etmesi diğer ülkelerden daha zor. Her ne kadar BM nezdinde ambargoları kaldırın çağrıları yapılmış olsa da bunun bir karşılığı olmadı. Büyük bir ekonomik kriz yaşayan Venezüella’nın geçtiğimiz günlerde salgın nedeniyle IMF’den istediği krediye ret cevabı geldi. Korona salgınının bu bakımdan uluslararası dayanışmaya vesile olduğunu söylemek güç.

Bunun dışında her ülkenin salgınla mücadele ederken farklı yöntemler izlediğini görüyoruz. Örneğin pek çok AB ülkesi, birliğin temel kuruluş değerlerinden biri olan serbest dolaşım hakkını askıya aldı. AB içinde hem malların hem de kişilerin serbest dolaşımının engellendiğini görüyoruz. Yine AB üyesi Macaristan, pandemi ile mücadele bahanesi ile hukuk devletinin ve insan haklarının nasıl zedelenebileceğinin en uç örneğini bizlere verdi. Aşırı sağcı siyasetçi Viktor Orban liderliğindeki Macar hükümeti korona salgınını totaliter eğilimlerinin yasal zeminini oluşturmak için kullandı ve ülkede OHAL ilan etti. Orban bu sırada kendisine süresiz şekilde diktatoryal haklar ve ülkeyi kararnameler ile yönetme yetkisi tanıyan Koronavirüse Karşı Korunma Yasası’nı da çıkarıverdi. Şu haliyle Macaristan’da parlamento tamamen atıl kalmış durumda ve yasaya göre pandemiyle mücadeleye zarar verenler 8 yıla kadar hapsedilebilecek. Bu yasanın özellikle özgür basına ve muhaliflere karşı kullanılmasından endişe ediliyor.

'KORONA HUKUKU' İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ DE ETKİLİYOR

Geçtiğimiz günlerde Sağlık Bakanı tarafından hastalarla teması olduğu düşünülen bireylerin elektronik cihazlarla takibi meselesi gündeme getirildi. Sizce benzeri totaliter uygulamaların ülkemizde de gündeme gelmesi söz konusu olur mu?

Türkiye için kararnamelerle yönetilmek yeni bir durum değil. Son Anayasa değişikliği ile meclisin yetkilerinin ne derecede budandığını da hepimiz biliyoruz. Fakat korona salgınının hukuk devletinden giderek uzaklaşmanın yeni bir aracı haline getirilmesi de mümkün. Geçtiğimiz günlerde gazeteci Hakan Aygün’ün yayınladığı “İBAN” isimli paylaşımı nedeniyle tutuklanması bu gidişatın bir emaresi olarak okunabilir. Yine gazeteci Fatih Portakal’a siyasi eleştiri mahiyetindeki sözleri için Cumhurbaşkanı tarafından suç duyurusunda bulunulması da daha taze bir örnek. Görüldüğü üzere “Korona hukuku” ifade özgürlüğünü de açıkça etkiliyor. “Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde” vecizesine yeni kullanım alanları açılmış durumda.

Sağlık Bakanı tarafından hastalarla teması olduğu düşünülen bireylerin elektronik cihazlarla takibi meselesine gelince; bizim gibi insan hakları sicili sorunlu ülkelerde bu uygulamaların denetlenebilirliği, verilerin gizliliği, başka amaçlarla kullanımının önüne geçilmesi ve önlemlerin sınırlandırılması her zaman sorunludur. Bu tür uygulamalar insan hakları hukuku bakımından çok ciddi riskler taşır. Yani salgın nedeniyle yaratılan meşruiyet hali her geçen gün yurttaşlarımızın hak ve özgürlüklerini ortadan kaldırmak için yeni yöntemler yaratmaya sebep olabilecektir.

'ÖNLEMLER MUHALİFLERİ EZMEK İÇİN KULLANILMAMALI'

Son olarak, salgın önlemleri nedeniyle tehdit altında olan haklarımızı korumanın yöntemi ne olmalı?

Yaşadığımız adı konulmamış olağanüstü hal önlemlerinin orantılı olması, gereklilik koşulunu taşıması, ayrımcı nitelikte olmamasının sağlanması gerekiyor. Bu önlemler hiçbir koşulda muhalifleri ezmek için kullanılmamalı. Bu tabirler bana değil 16 Mart tarihinde korona önlemlerine karşı ortak açıklama yapan BM özel raportörlerine ait. Türkiye’nin de bu çağrılara kulak kabartması lazım. Hukuk mutlaka işler kılınmalı, mahkemeler yurttaşların hak ihlallerine yönelik başvurularına bu süreçte de ivedilikle yanıt vermeli.

Salgınla mücadelenin demokratik kurallara uygun olarak yürütülmesi ve şeffaflığa önem verilmesi gerekiyor. BM İnsan Hakları Ofisi’nin belirttiği gibi katılım, kapsayıcılık ve bilgiye erişim bu dönemde çok önemli. Basın ve ifade özgürlüğü mutlak şekilde sağlanmalı. Çünkü, salgında güvenilir bilgiye erişim, bireyin tehlikeye karşı tehditleri öğrenmesi, ailesini, toplumu ve kendisini koruması için vazgeçilmez bir gereklilik.

Bu bakımdan katılımcı bir süreç yönetimi şart. Dolayısıyla yeni oluşturulacağı açıklanan Toplum Bilimleri Kurulu’na özellikle insan hakları alanında uzman hukukçu üyelerin de katılması lazım. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca yeni kuruldan bahsederken, "Sosyolog, psikolog, din psikolojisi, din sosyolojisi, istatistik gibi alanında uzman kişilerden oluşacak. Toplumu ilgilendiren konularla ilgilenecek" dedi ancak hukukçulara değinmedi. Umarım önceden kurulmuş olan Bilim Kurulu ve İl Pandemi Kurulları’nın kötü örnekleri burada devam etmez ve eleştirel düşünce üretmeye hazır bağımsız uzmanlar ve meslek örgütleri bu kurullarda yer alır. Çünkü bu kişi ve kurumların kurullardaki temsili, sonuç olarak halk sağlığı ile kişi hak ve özgürlüklerinin teminatı olacak!