Bu kadar müptela olduğumuzu pandemide keşfettik belki. Hepimizin
evlere kapandığımız dönem, korkuyla, dehşetle, çaresizlik ve
yalnızlıkla baş etmenin yolu ekrana kaptırıp gitmekti. Dijital
platformların cömert sunumları ile sezonlar boyu diziyi, soluksuz
izledik. Bir tür tiryakilikle uç uca eklediğimiz bölümlerle tam bir
maraton gerçekleştirdik.
Bu maratonun başrolünde dedektif dizileri vardı genelde.
Bazılarında her bölümün sonunda suçlular bulunuyor ve olay
çözülüyordu. Birkaç sezon boyunca dedektifle suçlunun ince ince
birbirini kovaladığı diziler de vardı.
Çalışma saatleri düzensiz, ilişkileri sorunlu, hayatları
karmakarışık görünen dedektifler sonunda olayı çözdüklerinde,
parlak bir zeka, keskin bir gözlem gücü, tüm o koasun içinden
gerekli unsurları seçip birleştirecek sağlam bir analiz
çıkıyordu ortaya.
Genellikle horlanan ya da küçümsenen ya da kendisinden böyle bir
sonuç beklenmeyen insanlar olur dedektifler. 1968 yılında
yayınlanmaya başlayan Komiser Columbo dizisinin baş kahramanı
buruşuk pardesüsü, dağınık saçları ve eskimiş şapkasıyla biraz
şapşal bir görünümdedir ve dedektiflerin en tipik örneği gibidir.
Alçak gönüllü Columbo, kendisini hafife alan suçluları tüm bu
özellikleriyle tuzağa düşürür adeta. Sezonlar ve bölümler boyu
elinden kurtulan olmamıştır. Lise yıllarımızda bu diziyi izlerken,
içimizden bir yerden "bekle sen" derdik, "küçümsediğin o adam az
sonra suçluyu bulduğunda ağzın açık kalacak"
Miss Marple, Agatha Christie’nin yarattığı bir amatör
dedektiftir. Küçük bir kasabada yaşayan yaşlı kadın, gözlem gücü ve
zekasıyla olayları çözer. Öyle ki zaman zaman, kendisini küçümseyen
ve aceleyle davranıp dosyaları kapatmak isteyen yerel kolluk
kuvvetleriyle çatışmaları da olur. Kazanan hep Miss Marple
olur. Sherlock Holmes, Hercule Poirot gibi biraz daha ünlü,
orta üst sınıf ve saygı gören dedektifler de vardır.
Tüm dedektiflerin ortak noktası gerçeğe olan tutkularıdır. Olayı
çözene kadar gözlerine uyku girmez, defalarca delillerin,
bulguların üstünden geçerler, nerede atladıklarını bulmak için.
Gerekli gereksiz tüm bilgileri toplarlar, çoğu zaman da gereksiz
görülen o bilgilerden biri çözümün anahtarı olur. Dedektifler için
kolay çözüm yoktur örneğin. Hemen kuşkularını dile getirirler, "çok
çabuk oldu bu, her şey bir anda önümüze geldi" Tüm bunlar bir bit
yeniğidir onlar için. Psikoloji, sosyoloji, tıp, fizik kuralları
dedektiflerin asgari bilgi dağarcığını oluşturur.
Kurbanı umursar dedektifler. Arada bir değişiklik gösterse de
genelde kadınlar, çocuklar, eşcinseller ya da fahişelerdir
kurbanlar. Dezavantajlı gurupların haksızlığa uğraması, şiddet
görmesi, işkenceden geçmesi, hunharca öldürülmesi umurlarındadır
dedektiflerin. Gerçeğin ve adaleti sağlamanın yolu yargılamamaktan,
anlamaktan geçer. O da o saatte sokakta gezmeseymiş demez dedektif,
o kadar kısa giymeseymiş, eşcinselliğini sergilemeseymiş, başka bir
iş yapsaymış gibi faili aklayan bahanelere sarılmaz. Tam tersine
onları saf dışı bırakarak gerçeğe ulaşılacağını bilir.
İyi bir dedektif, her zaman iyi bir insan diyebileceğiniz bir
karakterde olmayabilir, onlarca bölüm izleyip hâlâ içinizi ısıtacak
bir yanını görmemiş olabilirsiniz ama dedektifin adaleti
sağlayacağından emin olabilirsiniz. Kurbanlar yargılanmaz,
umursanır. Gerçek önemlidir.
Bir dedektif dizisini izlemenin en eğlenceli yanı da suçlular
gibi bizim de dedektifin zekasına şaşırmamızdır. Kaçırdığımız
ayrıntıların nasıl da gözümüzün önünde olduğunu fark etmek,
aralarında bizim kuramadığımız bağlantıların aslında nasıl da
basitçe geliştiğini görmek şaşırtır bizi. Senaristin heyecanı diri
tutmak için yaptığı numaraların bir kısmını fark edebiliriz belki
ama bir kaç küçük ipucuyla suçlu yakalandığında dedektif bizi de
ebelemiştir.
Dedektifleri değilse de dedektif dizilerini severiz, çünkü
suçlular her zaman yakalanır, cezasını bulur, adalet her zaman
sağlanır. Adaletle aramızdaki bağ, kurgu da olsa, bir dizinin 50
dakikası içinde yeniden tesis edilir içimizde bir yerde. Böyle
olmalı, olabilir deriz.