İktidar seçim süreci yaklaştığından beri içinde bulunduğumuz
ekonomik krizin etkilerini hafifletmeye yönelik müdahalelere
ağırlık vermeye başladı.
Önce öğrencilerin KYK borçlarının faizleri silindi, gerçi birçok
öğrenci borçlarını ödemeye gittiklerinde henüz faizlerin
silinmediğini görerek bir şok yaşadı.
Yeni yıla tam girerken EYT düzenlemesi müjdelendi, hatta
EYT’liler daha yasa çıkmadan SGK kapılarında kuyruklar oluşturdu,
bankalar EYT’lilere yönelik prim borcu kredileri düzenlemeye
başladı. Ancak EYT yasasından henüz haber yok, yasal düzenlemenin
seçim sonrasına kalma olasılığı da fısıltı halinde yayılıyor.
Sözleşmeli ve güvencesiz statülerde çalışan beş yüz bin kamu
personeline kadro vaat edildi, ancak sayıları yirmi bine ulaşan
50/d kapsamındaki araştırma görevlileri bunun dışında bırakıldı,
dolayısıyla kime neden kadro verildiği, bu kadroların kamu
sektöründe hangi ihtiyaçları karşılayacağı belirsiz
kaldı.
Asgari ücretliye yüzde 54 zam yapılırken, memur ve emekliye önce
yüzde 25 sonra gerekçesi belli olmayan bir biçimde yüzde 30 zam
yapıldı. Ancak yapılan zamlar geçici bir iyileştirme sağlasa da
enflasyonun etkisiyle kısa sürede eriyecek düzeyde kaldı. Bu arada
AKP MKYK Üyesi Orhan Miroğlu’nun milletvekili emekli maaşıyla
geçinemediğini söylemesi, milletvekillerine, emekli
milletvekillerine ve yüksek bürokratlara yapılan yüksek zamlar da
olayın bir başka boyutu, milletin sırtındaki kambur.
Şimdi de düşük faizli krediyle konut sahibi olma kampanyasıyla
bir taraftan artık belli bir doygunluğa ulaşmış inşaat sektörüne
bir ivme verildi, diğer yandan yaşam standartları mum gibi eriyen
kitlelere umut aşılandı. Oysa emlak piyasasındaki mevcut fiyatlarla
kitlelerin alım gücü ve tasarruf oranları bir arada düşünüldüğünde,
bu düşük kredili konut satışlarından ancak belli bir birikimi olan
ve aylık kredi ödemelerini karşılayabilecek gelir sahibi olanlar
yararlanır. Nüfusun yarısından fazlası asgari ücret ve altı gelir
düzeyindeyken düşük kredili konut satışı ancak yatırım amaçlı
alımlara, yani halihazırda gelir düzeyi görece yüksek kesimlere
hitap eder, bu durumun ülkedeki ekonomik eşitsizliğe olumlu
etkisinden söz etmek oldukça zordur.
ALINAN KARARLAR KİME YARIYOR, NEYE HİZMET EDİYOR?
Bütün bunlara bakarak iktidarın ekonomik kriz ve yüksek
enflasyonla mücadele konusunda hiçbir şey yapmadığını söylemek
yanlış olur. Ancak bütün bunlar politika yapıcıların ve karar
alıcıların ne yaptığını bildiğini de göstermez. Buradaki temel
problem, sihirbazın şapkasından çıkan tavşanlar gibi öne sürülen
bütün bu ekonomik müdahalelerin bir iktisadi akla dayanmaması ve
toplumsal koşulları dikkate alarak düzenlenmemesi.
Birinci sorun, bu ekonomik müdahaleler için kullanılacak kamu
kaynakları neler, nereden elde ediliyor? EYT düzenlemesinin
ekonomik maliyeti defalarca gündem oldu, ama kaynak konusunda
şeffaf bir açıklama gelmedi. İkinci sorun, asgari ücretliler,
emekliler ve kamu çalışanlarına zam yapılması gerekli fakat
yetersiz bir müdahale. Bunu tamamlayacak olan verimliliği artıracak
ve katma değer yaratarak gelir düzeylerini kalıcı bir biçimde
artıracak girişimler, bu tür yapısal dönüşümler için neden bir çaba
yok? Buna ek olarak, zamlarla yükselen ücretler dahi açlık ve
yoksulluk sınırını aşamıyor, politika yapıcılar nüfusun büyük bir
kesimini kapsayan düşük gelir düzeyine yönelik yapısal reformlara
neden direnç gösteriyor?
Son bir sorun da iktidarın inşaat saplantısının ülkeyi
sürüklediği felaketle ilgili. İktidarın inşaat sevdası basit bir
politik seçkinler-ekonomik seçkinler dayanışmasıyla açıklanmaz.
Bunu uzmanlaşmaya dayalı bir birikim modeli olarak tanımlamak da
oldukça indirgemeci olur. İnşaat sektörü enerji santrallerinden
turizm tesislerine, köprü ve yol gibi altyapı yatırımlarından konut
inşasına kadar farklı segmentlerde faaliyet yürütüyor. Bu
segmentlerin her biri farklı bir sermaye grubu için rant kapısına
dönüşüyor. Evet, inşaat sektörü birçok yan sektörü de besliyor ve
istihdam yaratıyor, ancak bu durum süreklilik arz etmiyor. Kentsel
dönüşüm gibi sözde depremden korunmaya yönelik girişimlerle ve
piyasaya kredi pompalayarak konut satışlarına yapay bir talep
yaratılıyor, ama toplumun uygun fiyatlı konut talebi görmezden
geliniyor. Buraya kadarki kısmı iktisadi aklın eleştirisi, ancak
bir başka açıdan baktığımızda ekonomideki inşaat bağımlılığının
toplumsal ve çevresel sonuçları da başka felaketlere işaret ediyor.
İnşaat sektöründe sermayenin merkezileşmesi ve yoğunlaşması belli
bir zümreye ve onların çıkarlarına hizmet eden bir yaşam alanı inşa
ederken özellikle metropollerde yaşayan kitleleri, metropollerin
emekçi kesimlerini hem sosyal hem de mekânsal açıdan çepere itiyor
marjinalleştiriyor. İnşaat merkezli iktisadi anlayış Anadolu
kentlerine ve hatta taşraya da nüfuz ediyor, artık küçük şehirlerde
bile bir rezidans, bir AVM, hiç değilse bir güvenlikli site orada
yaşayan imtiyazlı kesime servis ediliyor. Böyle olunca hem
metropollerde hem de taşrada mekânsal doku ve ona eşlik eden
toplumsal ilişkiler parçalanıyor. Bu basitçe “Nerede o eski
komşuluklar…” nostaljisi değil, ama bir arada yaşamanın
gerektirdiği geleneksel dayanışma pratikleri, iletişim ağları ve
birbirine karşı sorumluluk duygusunu da içeren sosyal yapının
ortadan kalkması. İnşaata dayalı ekonominin çevresel etkileri de en
az toplumsal etkileri kadar dramatik. Metropollerde nüfus
yoğunluğunun artması ve kentlerin bir beton yığınına, konutların
dikey mezarlara dönmesi en gözle görülür sonuç. Kent nüfusu
artarken kırsalın hem sosyal hem de ekonomik olarak gerilemesi,
tarım politikalarının zayıflaması, tarımsal ürünlere yönelik
sürekli bir talep olmasına rağmen tarım alanlarının inşaatçı
hedeflere kurban edilmesi, bugün ekolojik denge, gelecekte ise
iklim değişikliğiyle mücadelede karşılaşılacak sorunlara işaret
ediyor.
BÖLÜŞÜM ADALETİ BU DEĞİL
Türkiye’de yapısal bir servet eşitsizliği ve gelir eşitsizliği
var. Ekonomik kriz ve dizginlenemeyen enflasyon bu eşitsizliği
derinleştiriyor. Bu durum kısmen dünya ekonomisindeki gelişmelerin
bir sonucu olsa da büyük ölçüde Türkiye ekonomisinde karar
alıcıların yapısal dönüşümlere yönelik kalıcı müdahaleler yerine
palyatif tedbirlerle günü kurtarmaya çalışmasından kaynaklanıyor.
Sorun yalnızca iktidarın ekonomik akıldan yoksun olması değil,
muhalefetin de somut hedefleri ve politika araçlarını gündeme
taşıyarak baskı yaratma becerisinden yoksun olması. Oysa büyük
resim, eldeki verileri ve temel gereksinimleri belirleyerek kalıcı
çözümler üretecek bir ekonomik program ortaya koymak için
yeterli.
Bölüşüm adaleti en genel anlamıyla toplumdaki refahın ve
gelirlerin bireylerin katkısı, emeği ve ihtiyacı göz önüne alarak
dağıtılmasını ifade eder. Gelir dağılımında adaleti sağlarken en
düşük ve en yüksek gelirli kesimler arasındaki makasın açılmaması,
gelir kutuplaşmasının önüne geçer. En düşük gelirli kesime geçimlik
ücret verilmesi, bu hanelerin yoksulluğa düşmesine ve başka sosyal
güvenlik ağlarına, yardımlaşmaya veya kayıtdışı gelir kapılarına
yönelmesine engel olur. Kayıtdışı istihdamın, ücretsiz aile
işçiliğinin formelleşmesi, yani sisteme dahil edilmesi hem iş
güvencesi hem de gelir güvencesi yaratarak kırılgan haneleri
güçlendirir. Bölüşüm adaleti yalnızca çalışmayla bağlı olan
gelirler ve bunların tamamlayıcısı olan sosyal haklarla da sınırlı
değildir. Bireysel tasarrufların, sermaye birikiminin ve diğer
finansal araçların yönetimi ve düzenlenmesi de refahın bölüşümü
açısından anlamlıdır. Bu noktada vergi sistemlerinin etkinliği,
bireylerin ve şirketlerin finansal kaynakları konusunda hesap
verebilirlikleri, örneğin borsa kazançları konusundaki şeffaflık
büyük önem taşır. Gelir dağılımı ve refahın paylaşımı dışında
kaynak artırımını sağlayacak müdahaleler, yani yatırıma yönelik
destekler ve sektörel hedefler de bölüşüm adaleti konusunda orta ve
uzun vadeli hedeflerin tutturulmasını destekler. Yalnızca büyük
sermayeye değil küçük girişimcilere ve start-up’lara yönelik
açılımlar, yalnızca belli sektörlere değil sektörel çeşitliliğe
katkı sağlayacak alanlara açılımlar, ülke içindeki talebe yönelik
girişimlerin desteklenmesi, bunlara yönelik büyük veri analiziyle
izleme faaliyetlerinin yürütülmesi gerekir. Ekonomik faaliyetler
hem ölçek hem de faaliyet alanı açısından çeşitlendirildiğinde
toplumun farklı kesimlerine ekonomiye katılım olanakları yaratılır.
Bu çeşitliliği besleyecek yenilikçi yaklaşımlar ve ar-ge destekleri
özellikle geleneksel sektörlerde faaliyet gösteren kesimlerin katma
değer potansiyelini artırır.
Özetle, daha adil bir dünyayı mümkün kılmadan önce daha adil bir
Türkiye’ye odaklanmak ülkenin içinde bulunduğu kriz ortamından
çıkmasını, politik ve ekonomik kutuplaşmaların daha ılımlı bir
toplumsal yapıya evrilmesini, insana yakışır iş ve insanca gelir
düzeylerinin yakalanmasını, farklılıkları tanıyan ve içeren bir
toplumsal uzlaşı zemininin yeniden inşa edilmesini sağlayabilir.
Niyetimiz buysa tabii!