Cumhuriyet gazetesinde olup bitenler, önüyle arkasıyla uzun bir
zaman diliminin kavgalarını, çatışma hatlarını içine alan geniş bir
tartışmanın parçası. Bu tartışma, ne çok yeni, ne de yakın bir
zamanda tamamlanacak. Fakat, bu tartışmaların üzerine yerleştiği
zemin, meselenin konuşulmasına hakim olan dil ve akıl yürütme
biçimi, çok da dar olmayan bu çatışma zemininden daha da geniş bir
dünyayı biçimliyor. Çok yükseklerde, çok büyük laflarla sürüyor
gibi görünen tartışmalar, basit, küçük gerçekleri kapatan ve
aslında pek de bir şey anlatmayan bir sığlığa sürükleniyor.
Cumhuriyet gazetesi tartışmasının yürüme biçimi, başka tartışma
alanlarına da uyarlanabilecek derin sıkıntıların, tamiri giderek
zorlaşan dil ve mantık kaymasının açık işaretlerini taşıyor. Bu
yüzden, tartışmaları derinleştirmeden, hatta bilinçli olarak
basitleştirerek konuşmaya çalışmak daha iyi bir başlangıç noktası
sağlayabilir. Öyle bir noktaya dönülebilirse de, tekrar konuşmak
veya anlaşılır bir gerçek kurmak belki mümkün olabilir.
"Paranoyak olmanız, takip edilmediğiniz anlamına gelmez". Tamam
da, takip edilmiş olmanız da hastalığınızı iyileştirmez. Dünyada
güç odaklarının varlığı, bunların derin ve karmaşık bir nizamı bazı
komploların yardımıyla yürüttüğü doğru. Kuşkusuz Türkiye de güç
merkezlerinin çeşitli operasyonlarına ve kendi bünyesindeki iktidar
dengelerine bağlı mühendislik faaliyetlerine sahne olmuş ve
olmaktadır. Ama olup bitenler hakkında derin ve çoğu zaman tam
olarak kavranamaz gibi tarif edilen "büyük resmi görmeden" veya
kaynağı ve kanıtları keyfi biçimde belirlenen bir çözümleme
zincirine, kronolojiye uymadan konuşulamaması anlaşılır değil. O
arka plandaki dev güç ve komplo odaklarının, kendileri dışındaki
her şeyi, herkesi iradesiz, etkisiz, hatta anlamsız hale getiren
belirleyiciliğine en fazla iman edenler, o odakların en amansız
muhalifi olduğu iddiasındakiler. Yaygın kullanım, olup biteni
konuşmaktan, bazen de açık seçik olan pozisyonların
utandırıcılığından kurtulmak için "büyük resmi" bahane olarak
kullanmak. Herkesin gördüğünü önemsiz bir detay gibi sunup
bilinemezliğin sağladığı boşluğa sığınmak.
Memlekette düpedüz bir yanlış, saklanma gereği duyulmayan bir
baskı, tarifi zor bir tutarsızlık, daha ağır nitelemelere konu
olabilecek kimsenin kolay savunamayacağı işler yapılıyor, sözler
söyleniyor. Sonra birileri çıkıyor, bütün bunları "iyi olmadı",
"doğru değil", "abartılı" gibi hafifleticiler eşliğinde veya başka
birileri çıkıp sadece hakaretamiz sıfatlara gömerek, "ben size asıl
meseleyi anlatayım" diyor. Bu "asıl meseleyi anlatma" enerjisi,
yollarda çalışan iş makinelerini seyretme hevesi kadar yerli ve
milli. Bir tarafında "Ergenekon komplosu", diğer tarafında "küresel
liberal saldırı" olması fark etmiyor; kurulmuş kuvvetli bir "oyun
hikayesine" yerleşen vaka, bir anda anlamından, bağlamından kopmuş
garip bir siluete dönüşüyor. Pek çok olayda ya da söylenen sözde,
anlatılan "büyük hikayeye" - inandırıcı kanıtları olsun veya
olmasın- bakarak, "tamam o zaman" denmesi isteniyor. Ekonomik
krizin küresel saldırı, Cumartesi Annelerinin güvenlik sorunu,
Cumhuriyet gazetesinin kale olup olmaması, yaşananla değil
"aslında" olanlarla anlatılıyor.
Bir de miras meselesi var. İsimlerden, davalardan, atalardan
kalmış tereke, herhangi bir mahkemenin çözemeyeceği karışık miras
iddialarına konu oluyor. Bazı insanların ilk göbek biyolojik
akrabalarını bile mirasından mahrum bırakma "yetkisi" olduğunu
iddia edenler çıktığı gibi, politik pozisyonların haklılığını kan
bağı ile açıklama gayretleri de görülüyor. Aslında basbayağı
delilik alameti sayılabilecek bu yaklaşımlar en hafifinden
yakışıksız, ayıp. Politik olarak kendinizi bir ismin sizce temsil
ettiğine inandığınız çizgisine yakın buluyor olabilirsiniz ama ne
bu dünyadaki, ne öbür dünyadaki hiçbir mahkemede, çocuklarına
hakaret ve "layık evlat olup olmadığını belirleme" yetkisi de
içeren bir vasiyetle size mirasını devrettiğini kanıtlayamazsınız.
Bu konudaki iddialar ayıplanacak bir kusurdur belki ama ısrar, eğer
tedavi gerektiren bir meczupluk ürünü değilse doğrudan
dolandırıcılık girişimi sayılabilir. Amaca giden yollarla ilgili
mezhebiniz geniş olabilir ama niye sorumluluğu kendiniz almayıp
cevap hakkı olmayanların hiçbir noterde kaydı bulunmayan
"vasiyetine" sığınıyorsunuz?
Bütün tartışmalarda ölüsüyle, dirisiyle şahıslar çok önemli. Ve
artık kimse önüne yerleştirilmiş sıfatlardan bağımsız bir anlam ve
önem taşımıyor. Ayrıca hemen herkes "ötekiler" için dikkatli bir
sicil memuruna dönüşmüş ama çoğunluk fişlemeyi kendisi yapmayıp
hazır paketler kullanıyor. Bir laf edilecekse önce suçlayacağı kişi
için uygun ve istenen tribünden destek garantisi olan bir sıfat,
sonra kendisi için uygun ve iddialı bir sıfat daha bulunuyor. Sonra
ne olduğunun, ne söylendiğinin pek bir önemi yok. Genellikle
gerekmiyor ama bu sıfat seçimlerini biraz daha güçlendirmek
ihtiyacı duyulursa, ölü veya diri birileri şahit gösteriliyor:
"Bilmem kim varsa öyledir, o yoksa böyledir" gibi. Bu hal, birkaç
dilden alıntılar yapan için de, toplam yüz kelime ile konuşanlar
için de farklı değil. İnsanlar ve durumlar için kullanılan sıfat
sayısı iki elin parmaklarını geçmediği, en popülerleri de bir iki
tane olduğu için herkesin anlaştığı bir dil kurulabiliyor: "Devlet
aklı", "YAE", "Ergenekon", "liboş"... Koca koca insanlar "aynen" ve
"yani" diyerek saatlerce konuşabilen ergenler gibi tartışıyor.
Biraz önce yüklü bir ihaleyi bağlamış, yaptığı işle oran kabul
etmez maaş veya ödemeyi cebine indirmiş biri, işinden olmuş, yeni
bir işe girmesi yasaklanmış, anketörlük veya düzeltmenlik yaparak
evinin kirasını ödemeye çalışan bir akademisyene "satılmış" diyor.
Tam olarak ne satmış olduğunu ve karşılığında ne almış
olabileceğini, kendisinin bunu söylemek karşılığında istihdam
edildiğinin tartışılmaz bir hakikat olduğunu düşünmüyor bile.
Birileri birilerini iktidarın yolunu açmakla suçlarken, iktidarın
yolunda devam etmesinin parçası olmanın günahıyla, "zaten hep
böyleydi" diyenler bir zamanlar başkaymış gibi yapmış olmanın
ezikliğiyle yüzleşmek istemiyor. "Hainlik", "ahmaklık" kavramları
sanki aşıyla önlenebilir bir hastalık veya özel bir bağımlılıkmış
gibi muamele görüyor. Bir zamanlar iktidara yakın olmanın kanıtı
olarak Cemaatle ilişki kurmaktan bahsedilirken, şimdi iktidara
karşı olmak Cemaatle ilişkinin kanıtı sayılıyor. Dolaylı destek,
açık destekten daha affedilmez oluyor.
Son yılların hakim tartışma dili ve akıl yürütme biçimi
konusundaki acayiplikler listesi daha da uzar ama sadece bunlardan
temizlenmiş bir Cumhuriyet gazetesi tartışması bile daha anlaşılır
hale geliyor. Cumhuriyet'in bazı okurları, bazı yazarları ve
yöneticileri gazeteyi bir dava yayını olarak görüyor ve bir rota
problemi algılıyor olabilirler. Ama Mustafa Kemal, İlhan Selçuk
veya Uğur Mumcu'nun, gazetenin yönetimini almak için
Cumhurbaşkanlığına müracaat ve yazarlarının yargılandığı davada
tanık olmak konusunda izni tam olarak ne zaman ve nerede verdiği
belirsiz. Bu meselelerin iki ayrı konu olduğu iddiası ise,
Cumhuriyet gazetesi davası iddianamesinde yalanlanıyor ve misyon
ahlaki zaafı örtmeye yetmiyor. Tamamen yayın çizgisi değişikliği
üzerine bina edilen davayı savunmayıp "iddia doğru dava yanlış"
demek yaşanan pratikle, kısa hikaye de anlatılan büyük resimle
uyuşmuyor. İsimler ve siciller üzerinden olanı anlamaya çalışmak
ise durumu anlamaya değil, pozisyona gerekçe bulmaya yarar.