Cuma, Robinson ve uygarlık

"Issız bir adaya düşseniz ne yaparsınız?" sorusunu, “beyaz insan” ıssız bir adaya düşse ne yapar? olarak değiştiren Michel Tournier’nin “Cuma ya da Pasifik Araf” kitabından hareketle daha çok gençler ve çocuklar için yazdığı, “Cuma ya da Yaban Yaşam” adlı metni geçen günlerde Metis Yayınları tarafından basıldı. Kitap, bilindik Robinson ve Cuma hikâyesinin yeniden yazımı olarak nitelendirilebilir.

Abone ol

Roman ekseninde “uygar” olarak tanımlanan ve “yaban” olarak tanımlananın dünyayı yorumlayışına, doğa ve hayvan ile kurduğu ilişkiye, geçim biçimleri arasındaki farklılıklara eleştirel bir göz ile baktığımızda, metnin “uygar” veya “modern” olarak tanımlanan dünyayı sorgulatan yanı dikkat çekiyor. Çünkü alt metne bu gözle bakıldığında “uygar” insanın hep daha fazla isteyen tavrı, doğaya faydacı bakışı deşifre oluyor.

ADLANDIRMA VE UYGARLIK

Kahramanımız Robinson Virginia adlı bir gemide yolculuk yaparken çıkan fırtına nedeniyle ıssız bir adaya düşüyor. Başlangıçta kurtulmak için çabalasa da bu konudaki emekleri sonuç vermiyor ve adada yaşamayı kabulleniyor. Robinson “uygar” bir insanın yapacağı gibi adayı adlandırıyor ve artık ada Speranza yani Umut adını alıyor. Çünkü uygarlık ile biçimlenmiş “beyaz insan” için adlandırma önemli bir mesele.

Hem bir anlamda doğadaki herhangi bir alanı mülkleştirme anlamını taşıyor hem de gizemi kaybedip kendisi açısından daha güvenli bilindik olmasını sağlıyor. Robinson Umut adasında yaşamaya alıştıkça doğa ile mücadeleye girişiyor, onu kendi faydası ölçüsünde dönüştürüp değiştirmeye, ondan olabildiğince faydalanmaya çalışıyor. Çünkü uygarlığın getirileriyle inşa edilmiş insan için doğa sadece faydalı olabildiğince anlamını buluyor. Ve sonuç, “uygar insan” Robinson’un adayı sömürgeci bir anlayışla “uygarlaştırma” çabası oluyor.

ZAMAN, YASA, YÖNETİM

Robinson’un adada zaman nedeniyle sıkıntı çekip kendi takvimini yapması da aslında onun “uygar” olarak adlandırılmış bilgilenme biçimiyle ilgili. Çünkü bir şekilde zamanın düz çizgisinde yaşayan bir insanlık durumunun içerisinden geliyor. Kendisini saldıkça, tarihsiz, zamansız yaşadıkça Robinson rahatsız oluyor kendisini doğal akışa bırakamıyor. Bırakınca da bundan rahatsızlık duyup “insan gibi” yaşamaya karar veriyor. Çünkü onun biçimini aldığı insan için devamlı çalışmak esas.

Zamanı saatlere bölüp, tarihlere hapsedip sonra da kendisi için belirlenmiş çizgide “ileriye doğru gitmek. Robinson bu nedenlerle olsa gerek adada kendisini devamlı işlere veriyor. Yabani hayvanları evcilleştirip, toprağı ekiyor. Tek başına olmasına rağmen hep daha fazlasını isteyen bir anlayışla adanın doğasını kendi öğrenilmiş insanlığıyla dönüştürüyor. Doğayı dönüştürme ve evcilleştirme de yetmeyince bu sefer kanunlar koyuyor, yasalar geliştiriyor. Çünkü uygarlaşmış dünyanın insanı özgürlüğün ne olduğunu unutmuş bir yaşam sürüyor.

Devamlı denetlenmek istiyor kurala uymak, düzenli olmak, yönetecek kimse yoksa bile kendi kendisini yönetmek istiyor. Böylece kitapta Robinson’un bu durumu, içselleştirilmiş yönetim arzusunun ve unutturulmuş özgürlük hissinin “uygar” olarak tanımlanan insandaki yansıması olarak karşımıza çıkıyor.

ROBINSON VE CUMA

Cuma ya da Yaban Yaşam / Michel Tournier / Metis Yayınları

Robinson’un yalnız yaşamaktan bunaldığı, gülümsemeyi unuttuğu bir anda üyesi olduğu kabilenin gelenekleri gereğince öldürülmek üzereyken, kurtulup kendisine sığınan “yaban” arkadaşı ile birlikte ada yaşamı şenleniyor. Robinson’un ilk işi elbette yerliye isim vermek oluyor. Kendi yaptığı takvime göre Cuma günü kurtulan yerli, bu günün ismini alıyor.

Robinson Cuma’yı kurtardığı ve “onun adasına” sığındığı için bir şekilde onun kölesi oluyor. Robinson bu sefer onu uygarlaştırma çabasına girişiyor, ona kendi dilini, doğayı adlandırmayı, ektiği ürünleri hasat etmeyi, koyduğu yasalara uymayı öğretirken, köle-efendi ilişkisinin doğuşuna tanıklık ediyoruz.

Cuma duyduğu minnet nedeniyle Robinson’un her dediğini yapsa da ona tüm bunlar anlamsız geliyor. Çünkü efendisinin geldiği yerde yaşam böyle olsa da burada aynı yaşam neden kuruluyor sorusunu sormaktan kendini alamıyor. Onun için doğanın verdiği imkânlarla hayatta kalıp, kalan zamanda tembellik etmek varken tüm bu düzen, devamlı iş, evcilleştirilen hayvanlar, ev, komutanlık (Robinson kendisini adanın valisi ve komutanı ilan ediyor) çok anlamsız ki kendisi fırsat buldukça tembellik etmekten kaçınmıyor.

Elbette “uygar insan” Robinson Cuma’yı anlayamıyor çünkü o, onun hiç tatmadığı bir duyguyu özgürlüğü biliyor ve dünyadaki tüm canlıların özgür olması gerektiğine inanıyor bu nedenle bir keçinin evcilleştirilmesi mesela, onun aklının alacağı bir durum değil.

İŞLER TERSİNE DÖNÜNCE

“Cuma Ya da Yaban Yaşam” kitabının can alıcı noktalarından birisini Cuma’nın Robinson’un batan gemiden kurtardığı barutları patlattığı an oluşturuyor. Çünkü bu patlama sonucunda Robinson’un “uygarlık getirdiği” adada oluşturduğu yaşam alanı yıkılıyor. Böylece işler tersine dönüyor çünkü doğada hayatta kalmak için Robinson’un Cuma’nın yaşam bilgisine ihtiyacı var.

Cuma ona doğada hayatta kalmayı, bir hayvanı evcilleştirmeden de onunla aynı mekânı paylaşabilmeyi, toprağı evcilleştirmeden de karınlarını doyurabileceklerini öğretirken, doğada bir papatyanın kelebek, bir kelebeğinde papatya olabileceğini, adlandırılarak varlıkları sınırlı anlamlara hapsetmenin gereksiz olduğunu; kuralsız, yasasız, zamanı sınırlamadan,

yönetmeden ve yönetilmeden de hayatta kalınabileceğini gösteriyor.

Tournier’nin bu iki karakteri üzerinden modern bilme biçimi ile yaban olarak “tanımlanmış” olanın bilme biçimini karşılaştırma imkânı buluyoruz. Böylece kitap bir uygarlık eleştirisine dönüşürken, bilindik Robinson Crusoe efsanesi de bir anlamda yıkılmış oluyor. Çünkü yazarın anlatısının Cuma’nın dünyayı anlama biçimiyle bize anlatmak istediği bir şeyler olduğu ve Robinson’un yaklaşımına eleştirel baktığı hissediliyor. “Cuma ya da Yaban Yaşam” bu nedenlerle ve “beyaz bir kelebeğin uçan bir papatya da” olabileceğini gösterdiği için çok şey söyleyen keyifli, her yaştan okurun dikkatini çekebilecek bir metin.