Beyoğlu'nda iki bekçi tarafından fiziksel saldırıya uğrayan şair ve avukat Cihat Duman, "Yeşilçam filmlerine konu olmuş ve artık pejoratif olan ‘bekçi’ kelimesi üzerinden kanun yaparsanız bekçi personası aşağılık kompleksi yaşar. Ve memuriyette bu çok korkunç neticelere yol açar. Kaldı ki polise yardım etmek nedir? Polis kolluk vazifesini yerine getiremiyor mu o koca nüfusuyla," diyor.
Şair Cihat Duman, kanımca yakın geçmişin en etkili sivil
eylemlerinden birini gerçekleştirmişti Üsküdar’daki maket Kâbe’yi
ihramlı ziyaret ederek. Geçtiğimiz günlerde Beyoğlu’nda, Mis
Sokak’ta bekçilerin fiziksel saldırısına uğradığını söyleyerek
şikâyetçi oldu. Kamuya da yansıyan bu hadiseyi Duman’la konuşmaya,
yazışmaya çalıştık.
5 Temmuz günü Mis Sokak’ta, detaylarını blogunda verdiğin bir şiddet vakası yaşadığını
söylüyorsun. Şikâyetçi de oldun. Benim dikkatimi çeken şeylerden
biri, avukat olduğunu söylemene rağmen kimliğine dahi bakılmaması.
Daha önce böyle bir şey yaşamış mıydın?
Daha önce toplumsal olaylarda avukatlık yaptım. Hatta
İstanbul’un kalabalık semtlerinde yaşadığımız için meydana gelen
bireysel olaylarda da polisin müdahalesi aşırıya kaçınca müdahil
olduğumu hatırlıyorum. Tahmini 5-6 vakada, avukat olduğumu
belirtmeme rağmen kimliğimi teyit etmeyen bir polise denk gelmedim.
İlk kez bu olayda avukat olarak müdahale ettiğimi söylememe rağmen
bekçiler bunun doğruluğunu teyit etmedi ve hukukçuluğumu serdetmemi
bir saldırı olarak algıladılar.
Bekçilere dair kanunun yakın zamanda geçtiğini
hatırlıyorum. Yaşadıkların kamusal olarak da yankı buldu. Bekçilik
kurumunun tekrar işlevsel hale gelmesine dair epey önyargı da
vardı. Bu yaşadığın, bir yandan, önyargıların haklılığına mı işaret
ediyor?
Kanun epistemolojik olarak çok başarısız ifadeleri barındırıyor.
Bekçilerin polislere yardım edeceğine ilişkin hükme dayanılarak
yazılmış. Büyüklerimiz en yaygın kullanılan sembollerin kelimeler
olduğunu söylerler. Kanun koyucularımızın ise en hafife aldığı şey
kelimeler oluyor. Bu onların cehaletinden kaynaklanmaktadır.
Yeşilçam filmlerine konu olmuş ve artık pejoratif olan ‘bekçi’
kelimesi üzerinden kanun yaparsanız bekçi personası aşağılık
kompleksi yaşar. Ve memuriyette bu çok korkunç neticelere yol açar.
Kaldı ki polise yardım etmek nedir? Polis kolluk vazifesini yerine
getiremiyor mu o koca nüfusuyla. Kanun koyucu bir mesleğe yardım
eden başka bir meslek üreterek hangi mesajı vermeye çalışıyor.
Anlamak mümkün değildir.
Avukatlık mesleğini icra eden biri olarak, bahsi geçen
karakolla mesaini biliyorum. Bekçilerin gaz sıktığını, şiddet
uyguladığını gördüğün bir hadiseye, avukat kimliğinle müdahil
oluyorsun ve ters kelepçeyle karakola götürülüyorsun, şiddete
uğrayan öteki arkadaşlarla beraber. Yolda, söylemediğin kimi
cümleler isnat ediliyor sana. İki sorum var: İlki, karakolda
yaşadıkların “bildiğin” tavırlar mıydı? İkincisi, isnat edilen
cümlelerin esas motivasyonunun ne olduğunu
düşünüyorsun?
Özellikle baro müdafiliği yapan avukatların çoğu zamanı
karakollarda geçer. Beyoğlu Polis Merkezi de gidip geldiğimiz bir
mekân. Karakolda yaşadıklarımız bildiğimiz ve gördüğümüz tavırların
daha ham ve çiğ haliydi. Mide bulandırıcı hali desem yeridir. Bana
cumhurbaşkanı ve içişleri bakanı ile ilgili yöneltilen isnatların
da bir tür kendini haklı gösterme çabası olduğunu düşünüyorum.
Bunun çok rahat sergilenmesini/ sahnelenmesini ürkünç buluyorum. Ve
suçu bekçilere atıp kaçmanın meseleyi çözüme kavuşturmayacağını
düşünüyorum. Kolaya kaçmadan şöyle diyelim: Kanun koyucu kanunu
kendi masasına koyuyor. Vatandaşın ihtiyacı bu masalara çerez
olmuş.
Şahsen, bu hadisede bir şeyin ayrılması gerektiğini
düşünüyorum. Senin, bilhassa maket Kâbe’yi tavaf etmenden bu yana
taşıdığın kamusal bir personan var. Bu kamusal persona, aslında
“belalı” biri. Edebiyat eleştirisi yaptığın blog’unda gözünü
budaktan sakınmadığını da biliyorum. Bu hadise, evvelden
yaşananların aksine, doğrudan seninle alakalı değil. Sözgelimi, ben
kavgaya karışsam ve sen avukat olarak tam da bunları yaşasan,
kamusallaştırmazdın diye düşünüyorum. Yanılıyor muyum?
Cihat Duman'ın maket Kabe'yi tavaf
etmek için giydiği ihram...
At sineği diyorsun bana. Atinalılar Sokrates için söylemişti.
Atın kıçının etrafında dönerek sürekli kuyruğunun hareket etmesini
sağlayan, öldürücü olmayan ama had safhada rahatsızlık veren ve ilk
fırsatta bir kuyruk darbesi ile öldürülen minik hayvan. Aslında
şahsiyetimle ilgili olan davalarda aleyhime olan şeyleri hep sineye
çektim. Fakat ne zaman birileri iktidardan aldığı kudreti kötüye
kullansa o kendi hakkımı savunmakta karşılaştığım zorluk hiç önüme
çıkmadı ve yapılması gereken itirazı ortaya döktüm diyebilirim. Bu
meselede senin başına şahsi bir olaydan gelen olaya yaklaşımım ile
düşüncelerin yüzünden başına gelecekler arasında bir sınır çizerdim
diyelim. Yani senin karşında bir şahsın hakkı ve bu hakkı savunan
bir kolluk ile düşüncelerin yüzünden seni kısıtlayan bir kolluk
karşısında tepkilerim farklı olabilirdi. Hakkaniyet kurallarına
göre davranmayı tercih ederdim. Biz avukatlar bu toplumu
ilgilendiren ve kamu yararı görebildiğimiz olayları teşhir ederiz.
Diğer türlü meselelerde müvekkilin hakları zedelenmesin diye
gizlilik kurallarına göre hareket ederiz. Ama dileğim senin hiçbir
zaman olaylara karışmaman yönündedir. Çünkü bu devirde hakkını
kurumlar nezdinde savunmak oldukça zor.
Ali Özgür Özkarcı ve Mehmet Erte’nin de katıldığı bir
Kıraathane söyleşisi yapmıştık beraber. Orada da şairlik ve
“non-şairlik” meselesini konuşmuştuk. Şimdi bu olay edebî
tanrıların nüktesi gibi de görünüyor çünkü Olay Beyoğlu’nda
Geçiyor. Bu konuda ne söylemek istersin?
Olay Beyoğlu’nda Geçiyor Gezi’yi eksene alıp
Beyoğlu’nda bir grup insanın tanışma, kaynaşma ve dağılma
meselesini anlatıyordu. Romanda da polisler vardı, gözaltılar
vardı, karakol sahneleri vardı. Senden önce başka arkadaşlar da
romana gönderme yaptılar. Bazı psikologlar insanın ne zaman
öleceğinin çocukluktan itibaren yapacağı planlar neticesinde
kendilerinin karar verdiğini söyler. Yazarlarda da sanki böyle.
Başına gelecek şeyleri uğuldarlar kitaplarında. Bu mesel biraz da
buna benzedi diyebiliriz. Tek fark var: Yazarken fiziksel acı
çekmiyorsun.
Seni daha fazla yormadan, son bir soru sormak istiyorum.
Hadisenin peşini bırakmayacağın aşikâr; ki kamusal vicdanda bulduğu
karşılık, aslında konunun tartışmaya açılmasının şart olduğunu
gösterdi. Sence ne olacak devamında, ne bekliyorsun?
Devamında mekândaki şahitler ve kameralar olayın nasıl meydana
geldiğini açtığımız davalarda mahkemelere anlatacak. Masumiyetimizi
ispat edeceğiz ve bir daha bu tür hukuk dışı uygulamaların
yaşanmaması için örnek teşkil edeceğiz. Kanun ve yönetmeliklerde
kolluğun müdahale şekli tanımlanmış. Zor kullanmadan önce zor
kullanma uyarısı şart. Eğer kullanım yapılacaksa kademeli olarak
yapılması da şart. En yüksek zordan başlayarak kişilere işkence
yapmak insanlık dışıdır ve suçtur. Bunu öğreteceğiz. Herkese geçmiş
olsun dilerim. Benimle konuştuğun/ yazıştığın için sana teşekkür
ederim.