'Çiftçi kendi toprağında bir köle haline gelmiştir'

Uzmanlar, Tarım ve Orman Bakanı Vahit Kirişci’nin sunduğu yeni tarım, orman ve hayvancılık modeli ile çiftçinin kendi toprağının kölesi olacağını söyledi. Agroekolojik tarıma dikkat çekti.

Abone ol

İZMİR - Tarım ve Orman Bakanı Vahit Kirişci, Cumhuriyet'in ikinci yüzyılına yönelik hazırlanan yeni tarım, orman ve hayvancılık modelini, AK Parti Merkez Karar ve Yönetim Kurulu (MKYK) toplantısında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve MKYK üyelerine anlattı. Buna göre, uygulanacak yeni destekleme modeli ile sözleşmeli üretim, üretim öncesi izin uygulamasıyla birlikte ekim öncesi ayni destek ve hasat sonrası fark ödemesi yapılması planlanıyor. Yeni modeli tarım ekonomisti Prof. Dr. Tayfun Özkaya ve Çiftçi-Sen Genel Başkanı Ali Bülent Erdem ile konuştuk.

'ÇARE SÖZLEŞMELİ TARIM DEĞİLDİR'

Yeni destekleme modeli ile ne amaçlıyor?

Tayfun Özkaya: Sözleşmeli üretim bugüne kadar salçalık domates, yumurta, piliç, sebze vb. alanlarda olumsuz gelişmelere yol açtı. Güçlü şirketler karşısında küçük çiftçiler yaptıkları yazılı anlaşmalara rağmen haklarını alamıyor. Piyasada ürünlerin fiyatı anlaşma fiyatlarının altına düştüğünde şirketler alımı geciktirerek çiftçiyi, anlaşma fiyatlarından aşağıda ürünlerini aynı şirketlere satmak zorunda bırakıyorlar. Piyasa fiyatları anlaşma fiyatlarını geçtiğinde ise şirketler, mahkemelerde haklarını gayet iyi savunarak çiftçileri anlaşmaya zorluyorlar. Sözleşmeli tarım, çiftçileri tarım ilaçları (aslında zehir) ve kimyasal gübreleri kullanmaya zorluyor. Çare sözleşmeli tarım değildir. Çiftçiler ve tüketiciler örgütlenerek pazarlamayı kendi aralarında doğrudan yapabilmelidir. Devlet de bunu desteklemelidir.

Girdiler için ayni destek birkaç yıllık bir süre için gerekli olabilir. Var olan destek sistemi ürün fiyatlarının ve girdi fiyatlarının etkilenmesini önlemektedir. Güya serbest piyasa sistemini bozduğu iddia edildiği için devlet bu fiyatları etkileyecek bir politika yerine prim vb. uygulamalar yapmaktadır. Bu sistem aslında dolaylı olarak bu desteklerin şirketlerin kasasına gitmesine yol açmaktadır. Örneğin Süt ve Et Kurumu çiftçinin eline geçen fiyatları etkileyecek bir alım yapmıyor. Bitkisel ürünlerde de prim benzeri uygulamalar etkisizdir. Fark giderici ödemeler sonuç olarak şirketleri güçlendirecektir. Devlet kooperatifleri destekleyerek çiftçi eline geçen fiyatların makul düzeylere gelmesini sağlamalıdır. Örneğin, Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) alım yerlerini arttırarak destekleme alımı yapmalıdır. Yeterli stok yaparsa daha sonra ekmek fiyatlarının yükselmesini de önleyici bir politika izleyebilir. Ancak geçtiğimiz dönemlerde bu tür kurumlar zayıflatılmıştır.

Çiftçilerin eline geçen fiyatların düşük olması ve bu sürecin kötüleşerek sürmesi, buna karşılık tüketicilerin giderek daha yüksek fiyatlar ödemesi çözülmesi gereken önemli bir sorundur. Çiftçileri ezen ikili fiyat makasının üst kanadının yukarı doğru çekilmesi gerekiyor. Ürün fiyatlarının desteklenmesi için TMO gibi kuruluşların yanında kooperatiflerden de yararlanılabilir. Tarım ürünleri ithalatında uygulanan gümrük vergilerinin düşürülerek ithalat yapılması çıkar bir yol değildir. Bu şekilde başka ülkelerin şirketleri –çiftçileri değil, onlar da sömürülüyor- desteklenmektedir. Çiftçiler ürün fiyatlarının desteklenmesini beklemektedirler ve uygulanan prime dayanan politikalardan memnun değildir. “Destekleri arttıracağız” söylemi bu nedenle heyecan yaratmıyor. Var olan kamu tarım kuruluşları ve kooperatifleri girdi ve ürün fiyatlarını etkileyecek politikalar üretmelidir. Diğer yandan dayanışmacı ve çiftçiden tüketiciye en kısa pazarlama kanallarının geliştirilmesi gerekiyor.

Tayfun Özkaya

'HER UYGULAMA ŞİRKETLERİN ÖNÜNÜ AÇMAKTADIR'

Ali Bülent Erdem: AKP zaman zaman bu tür modelleri ortaya atarak gelen tepkilere göre uygulamaya geçirip geçirmeyeceğine yönelik kararlar vermiştir. Neoliberal tarım politikalarının bütün dünyadaki hedefi tarım ve gıdanın az sayıda küresel şirketin eline geçmesi ve gıdanın bütün insanlık üzerinde bir ikna aracı, daha doğrusu bir tehdit aracına dönüştürülmesidir. AKP’nin uygulamak istediği model de dünyada tarım ve gıdanın köylülerin ve küçük çiftçilerin devre dışı bırakıldığı, tarımsal yapının daha hızlı şirketlerin eline bırakılacağı hedefe uyumlu bir modeldir. Dikkat edildiğinde Türkiye’de yıllardır tarımla ilgili alınan her karar, her uygulama şirketlerin önünü açmaktadır. Tarım ve gıdanın şirketlerin denetimine bırakılması tohumdan başlayarak, üretimine, girdilerin sağlanmasına, pazarlamasına kadar zincirin her halkasının şirketlerin eline geçmesi demektir. Bu modelde köylüler ve çiftçiler engel olarak görülür. Kendi tohumuna sahip bir çiftçi, kendi geleneksel bilgisiyle üretme ve şirketlere direnebilme potansiyeli taşır. Onu kendi tercihlerinden vazgeçirecek yasalar, kararlar alınarak önünde iki seçenek bırakılmaya çalışılır; toprağını terk etmek veya sözleşmelerle şirketlere bağlanmak. Sözleşmeli üretim yapan bir çiftçi tarlasına hangi ürünü ve çeşidini ekeceğine karar veremez. Tohumunu ve girdilerini şirketler sağlar ne zaman ne yapacağına, hangi kimyasalları kullanacağına şirketler karar verir, ne zaman hasat yapacağını bile şirketler söyler. Çiftçinin, çiftçilik bilgileri değersizleşmiştir, yaptığı işe yabancılaşmıştır, yani kendi toprağında işçileşmiştir. Toprağında bir köle haline gelmiştir.

Yeni destekleme üretim modeli ile üretim öncesi Bakanlık’tan ürün için izin alma uygulaması getirilecektir. Aslında bunu daha kolay yapabilecek şirketlerin önü açılmaktadır, çünkü çiftçilerin bu izni şirketlerin almasına yönelik kolaycılığı onları sözleşmeli üreticiliğe itecektir. Sözleşme yaptığı çiftçinin adına da izni şirket alacaktır, sözleşmeli çiftçinin üretim yapabilmesi için girdileri şirketler sağlamaktadır. Ekim öncesi verilecek ayni destek ödeneği ve hasat sonrası fark ödemesi şirketlerin üzerindeki bir yükü daha kaldırmaya yöneliktir. Şunu bilmemiz gerekiyor ki, köylülerin ve küçük çiftçilerin tarımsal üretimin dışına bırakılması, gıdanın halkın elinden çıkması, üretim süreçlerini takip edemedikleri gıdanın şirketlerin eline geçmesi demektir.

'BUNA BİZ ARAZİ GASPI DİYORUZ'

Yeni model ile arz güvenliği takip sistemi oluşturularak Asya'dan Avrupa'ya, Afrika'dan Amerika'ya kadar kıtalardan çeşitli ülkelerle anlaşmalar yapılması da öngörülüyor. Bunun olası sonuçları neler olur?

Tayfun Özkaya: Buna biz arazi gaspı diyoruz. Bu Türkiye vatandaşlarına bir yarar sağlamaz. Değişik ülkelerde yatırım yapan şirketlere yarar sağlayabilir. Ancak bugüne kadarki örneklerde bu yatırımları devlet yaparak şirketlere sunmaktadır. Vatandaşların vergisi ile devletin bu işe girmesi haksızlıktır. Arz güvenliğini sağlamak için Bakanlık ülke tarımına yatırım yapmalıdır. Ekonomik ve diğer nedenlerle Kıbrıs büyüklüğünde tarım alanımız ekilmemektedir.

Ali Bülent Erdem: Gıda krizleri, açlık, obezite gibi yaşanan bütün sorunların ortaya çıkmasında IMF ve Dünya Bankası dayatmalarının, DTÖ’nün yaptırımlarının, bölgesel ve ikili anlaşmaların rolü büyüktür. Dünyanın küçük çiftçileri kendilerini yok eden IMF, DB ve DTÖ’ne karşı çıkar, bölgesel ve ikili anlaşmaların iptalini talep eder. İktidar Yeni Tarım Modeli’yle tarımı ve gıdayı bütün dünyada şirketlerin denetimine bırakacak sürece hizmet edeceğini açıklamış olmaktadır. Venezüella ve Sudan’dan toprak kiralayarak şirketlere sunmak zaten bunun ipuçlarıdır. Toprak gaspıdır, ülkelerin gıda güvencelerini yok ederek, şirketlerin denetimine vermektir. “Oysa Gıda Egemenliği, halkların ekolojik olarak sağlıklı ve sürdürülebilir yöntemlerle üretilen sağlıklı ve kültürel bakımdan uygun gıdaya sahip olma hakkı ve kendi gıda ve tarım sistemlerini tarif etme hakkıdır. Gıda egemenliği piyasaların ve şirketlerin taleplerinden ziyade, gıda üreten, dağıtan ve tüketenlerin istek ve ihtiyaçlarını gıda sistemleri ve politikalarının merkezine koyar.

'EKOLOJİK ÜRETİM ZORUNLU OLMALIDIR'

Bakanlık'ın bir başka planı ise kent tarımı modelini hayata geçirmek. Bu sayede üretim ve tüketim merkezleri yakınlaştırılarak şehirde yaşayanların taze ve ucuz sebzeye erişiminin sağlanmasının hedeflendiği iddia ediliyor. Bu konuda neler söylenebilir?

Tayfun Özkaya: Kent tarımı çok yararlıdır. Bu etiketi kullanarak tarım topraklarında villalar yapımını gerçekleştiren bir kötü uygulamaya da dikkati çekelim. Kent tarımı sadece kent içinde değil kent çeperlerinde kent işgücü ile de yapılabilir. Burada yoksullara, kadınlara, gençlere, engellilere öncelik vermeli, bir bedel alınmamalı, yardımcı olunmalıdır. Kent tarımında belediyeler öncülük yapabilir. Mülkiyet kamuda kalmalı. Küçük barakalar dışında konut yapımına izin verilmemeli, ekolojik üretim zorunlu olmalıdır.

Küba’da, Sovyetler Birliği'nin çöküşü sonrası büyük bir tarım krizi ortaya çıktı. Küba şeker ihraç edemez ve tarımsal ilaçlar, kimyasal gübreler ve petrol ithal edemez hale geldi. Tarımsal üretim çok düştü. Açlık ortaya çıktı. Ayrıca kırsal kesimde üretilen gıdaları kente getirmek bile sorun oldu. Küba bu sorundan agroekolojik tarımı ve kent bahçelerini geliştirerek kurtuldu. Havana’da ve diğer bazı kentlerde bahçeleri gördüm. Buralarda daha çok taze sebze ve meyve üretiliyor. Taşıma sorunu olmaması da çok büyük bir avantaj oldu. Bir gün dünyada petrol bitme noktasına gelince metropol kentlerde kırdan kente gıda getirilmesi çok büyük bir problem olacak. İstanbul’a ve New York’a sebze ve meyve getirilemediğini düşünün. Bu nedenle dünyada bazı kentler şimdiden bu soruna karşı hazırlık yapmaktadırlar.

Ali Bülent Erdem: Sağlıklı, güvenli gıdaya ulaşmak için önce gıdanın kimin tarafından ve hangi yöntemlerle üretildiğine, sonra bize nasıl ulaştığına bakmak gerekir. Eğer bir ürün köylüler ve küçük çiftçiler tarafından ekolojik köylü tarımıyla üretiliyor ve çok kısa mesafede bize ulaşıyorsa o ürün güvenilirdir. Gıda egemenliğinin temelini oluşturan anlayıştır. Geçmişte gıdalardan kuşku duyulmamasının nedeni yerel yemek kültürlerine uygun üretilen, bütün bir üretim süreci takip edilebilen, en kısa mesafede ulaşılabilir olmalarıydı. Kırsalla kent arasındaki açı büyüdükçe hangi yöntemlerle üretildiği bilinemeyen gıdalardan başlamıştır gıda korkusu. Kent bostanları, evlerin bahçelerinde kendi ihtiyacı için üretmek bu ülkenin geleneğidir, yok edilmiştir. Kent tarımı modeli tanımı söylenenler doğru olsa da tanımlanmamıştır. Şirketlerin önünü iştahla açan iktidarın şirketlerin denetiminde yapılacak bir kent tarımından mı bahsedilmektedir, yoksa hobi bahçeleri gibi uygulamalardan mı, belli değildir. Kent planlamalarının, kent tarımına uygun olarak yeniden planlanmasından hiç bahsedilmemektedir. Açıkçası kent tarımı, getirmeyi düşündükleri modeli yumuşatmak için söylenmiş gibidir.

Ali Bülent Erdem
'BİZE GEREKLİ OLAN AGROEKOLOJİ VE GIDA EGEMENLİĞİDİR'

Yeni model ile dijital tarımın daha da geliştirilmesi öngörülüyor. Bu kapsamda, e-Devlet Çiftçi Kayıt Sistemi entegrasyonu, Tarım Cebimde ve ÇKS Kayıt Doğrulaması gibi uygulamaların öne çıkacağı söyleniyor. Bu uygulamaları değerlendirebilir misiniz?

Tayfun Özkaya: Tarımda dijitalleşmeye karşı çıkmak anlamsızdır. Ancak bu alanda da her uygulama doğrudur demek yanlıştır. Örneğin, hassas tarım (precision farming) endüstriyel tarımın bir uygulamasıdır. Bu sistemde girdi kullanımında azalma çok önemli değildir. Avrupa’da bile sadece büyük çiftçiler hassas tarımı uygulayabilmektedir. Makine ve ekipmanlar çok pahalıdır. Bize gerekli olan agroekoloji ve gıda egemenliğidir. Tarımda da platform ekonomileri de uygulanabilir. Ancak bunda da şirketler hâkim olursa yeni bir hegemonya başlayabilir. Dijital araçları agroekoloji ile uyum içinde ve çiftçiyi destekler bir şekilde uygulayabiliriz. Dünyada bu tür uygulamalar vardır.

Ali Bülent Erdem: Endüstrinin tarıma her müdahalesi tarımın doğal döngüsünü bozduğu gibi, küçük çiftçilerin aleyhine olmuştur. Geniş alanlara tek ürün ekilmesiyle başlayan bu süreç makinelerin, kimyasal gübrelerin, tarım zehirlerinin devreye girmesiyle endüstriyel tarımı ortaya çıkarmıştır. 2'nci Dünya Savaşı sonrası kapitalist dünyaya dayatılmış, İkinci Gıda Rejimi olarak isimlendirilmiştir. “Yeşil Devrim”le beraber hibrit tohumlar geliştirilmiş, çiftçilerin elinden tohumun alınmasının yolu açılmıştır. Pahalı bir üretim tarzı olan endüstriyel tarımı çiftçilerin yapabilmesi ve yaygınlaştırılması için İkinci Gıda Rejimi boyunca çiftçiler desteklenmiştir. Üçüncü Gıda Rejimi denilen liberal politikaların uygulandığı, tarımın şirketlere bırakıldığı bir dönemi yaşıyoruz. Endüstriyel tarımın ve Yeşil Devrim'in propagandası yapılırken söylenenler benzerdi; 'dünyayı doyurabilmek ve açlığa son vermek için birim alandan en fazla ürünü almak zorundayız.' Binlerce küçük çiftçiyi topraklarından kovan bu uygulamaların açlığı engellemediği gibi, pandemi ve iklim krizi karşısında ne kadar çaresiz ve dayanıksız olduğunu gördük. Bütün bunlardan ders alınmamış gibi, çiftçilerin bağımsızlıklarını ortadan kaldıracak uygulamalara, tarlaları üstü açık fabrikalara çevirme çabalarına devam ediliyor.

Oysa tarımsal üretim doğayla ilişki içinde yapılan bir üretimdir. Hem sağlıklı gıdalar üretmek hem iklim krizi karşısında dayanıklı bir üretim tarzını sürdürebilmek doğayla uyumlu olarak hareket etmekle mümkündür. Onun için dünyanın bütün çiftçileri gıda egemenliği demektedir. Onun için Çiftçi Sen’in bileşeni olduğu çiftçilerin küresel örgütü La Via Campesina 2018 yılında Köylü Hakları Bildirgesini BM Genel Kurulu'nda onaylatmıştır. İktidarın yapması gereken Birleşmiş Milletler'in bu kararı için iç hukuk düzenlemesi yapmasıdır.