İnsan hakları ihlalleri, örtülü bazı kural ve usullerce
yönlendirilir. İhlal rejimi, bunların oluşturduğu sistematik bütüne
verilen addır. İhlallerin devamlılığı, kendini anlamlı ve
vazgeçilmez gösterecek bir değer sistemi kurmadan sağlanamaz. Bu
yoldan, hak ihlali bir zorunluluk, ihlal davranışınıysa bir erdem
numunesi gibi sunulacaktır.
Türkiye’nin siyasal hayatı, şiddet kültürüne hayat veren böyle
bir değerler sisteminin cenderesindedir. İhlal rejimini ayakta
tutan bu sistem, yaşamın her bucağına hakim olan bir cezasızlık
kültürü görünümünü almıştır. Cezasızlığın bizim için bir kültür
sorunu olduğunu akılda tutmak büyük bir önem taşımaktadır.
Kelime anlamıyla alındığında, cezasızlık olumsuz bir durumu,
yani cezanın olmamasını anlatır. Buradan varılacak sonuç asla şu
olmamalıdır: Ceza yeniden tesis edilmeli ve adalet sağlanmalıdır.
Cezasızlığa bir kültür olgusu olarak bakmanın ön koşulu, bu
yalınkat bakışın ötesine geçmeyi gerektirir. Asıl mesele,
cezasızlığın bir norm olarak üstlendiği işlevi açığa çıkarmak,
siyasal tutum ve davranışların değerini belirlemekteki rolünü
gösterebilmektir.
Cezasızlık, hakları ihlal eden şahısların itham edilmesini,
yakalanmasını, yargılanmasını ve gerekirse mahkûm edilmesini
sağlayacak şekilde yargı önüne çıkarılmasını olanaklı kılacak bir
soruşturma yürütmenin ve mağdurların zararlarının giderilmesinin
hukuken veya fiilen mümkün olmadığı durumlarda ortaya çıkar. Bu
açıdan öncelikli olarak hukuki bir mesele olduğu doğrudur. Çünkü
suç konusu olan edimlerin hak ettiği gibi cezalandırılmamış
olmasını anlatır. Lakin cezasızlıkla mücadele her somut durumda
cezanın yokluğunu anlatmadığı gibi, zorunlu olarak cezanın
varlığını da gerektirmez.
Esasen cezasızlıkla mücadele, temelde yatan ve cezanın ifa
edilmesini olanaksız kılan engellerin değerler dünyasında açtığı
boşluğa verilmiş bir tepkidir. Böyle bakınca, cezasızlığın dildeki
kavranışının ötesinde, bir toplumun siyasal, kültürel, ekonomik
ilişkileri düzenlemek için ihtiyaç duyduğu adalet düzeyinde ortaya
çıkan bir boşlukla olan ilişkisi daha net görülmektedir. Bu
boşluğun niteliğinin ve derinliğinin kavranabilmesi, cezasızlığa
yol açan hukuki ve fiili engelleri anlamayı öncelikli bir görev
olarak önümüze çıkarır.
Kültürel boyutun esas önemi dikkatimizi bu göreve
odakladığımızda açığa çıkar. Toplumun hukuki, siyasi ve medeni
hayatına sirayet eden ve gerisin geri oradan beslenen bir meseleyi
başka türlü anlayabilmek mümkün değildir. Cezasızlığın, zaten
olduğu haliyle, bir sistem sorunu olarak kavranabilmesinin yolu da
buradan geçmektedir. Geçmişteki hak ihlallerinin cezasız kalmasının
yarattığı adalet sorunu bugüne etki ediyor ve toplumun geleceğini
tehlikeye atıyor. Kitlesel hınç ve nefret, iç savaş kıvamına varan
sosyal çatışma örüntüleri, “olağanüstü” koşullarda gerçekleşen
yaygın insan hakları ihlalleriyle nüfusun yapısında, ekonomik
ilişkilerde ve giderek toplumsal bağın kendisinde önemli bir
tahribat yaratılıyor. Durumu anlayıp onunla baş etmek, cezasızlıkla
mücadelenin normatif çerçevesini oluşturan hukuki yaklaşımın
ötesine geçmeyi, bu türden bir adalet boşluğuna yol açan toplumsal
kültürü ele almayı şart koşuyor.
Kültür sosyal bilimlerde değişik ilgilere ve ihtiyaçlara uygun
bir şekilde ele alınabilen esnek bir kavram. Türkiye’nin insan
hakları mücadelesinin ihtiyaçları açısından kullanışlı hale
getirilebilmesi için, öncelikle siyasi sorumlularının ihlalleri
anlama ve değerlendirme biçimlerine bakmak gerekir. Kamusal
iletişimde devlet ricalinin söylemesi gereken bazı sözler, yerine
getirmesi gereken bazı roller, kesmesi gereken bazı pozlar vardır.
Geçmişte işkencede öldürülmüş bir öğrencinin, diyelim Birtan
Altunbaş’ın hesabının adalet tarafından mutlaka sorulacağını
söylerler. Bir insan hakları savunucusunun, diyelim Tahir Elçi’nin
kameraların önünde katledileceğinden sanki habersizmiş rolü
oynarlar. Sürgünde ölmüş bir sanatçının, diyelim Ahmet Kaya’nın
mezarında duaya açtıkları elleriyle vicdan pozları keserler. Lakin
tüm bu öğrenilmiş sözlerin, rollerin, pozların arkasındaki gerçek
buz gibi açık ve ortadadır. Failler ne kovuşturulmuş ne de
cezalandırılmıştır, bilakis maddi ve manevi, her açıdan
ödüllendirilmiştir. Tutum ve davranışlardaki bu paradoksal yapı,
kendini işler kılan kültüre bakış açımızın da yolunun ne olması
gerektiğini gösteriyor. Kültür, öğrenilmiş ve kalıplaşmış tüm
bilgiler çıktıktan sonra geriye kalandır. İnsanlar arası
ilişkilerin şiddet aracılığıyla koşullandırılan bazı eğilimleri,
nerdeyse kendiliğinden ve doğal olarak bu kültürün özünü
belirlerler.
Cezasızlık etkinliğini yukarda işaret ettiğim ve bu eğilimlerce
üretilen paradoksal tutuma borçludur. Esasında bu paradoksal yapı,
cezasızlık kültürünü üreten ve onu besleyip semirttiği şiddetin
siyasal örgütlenişinden kaynaklanmaktadır. Modern devlette,
bireyler arası ilişkiler kural olarak şiddetten arındırılmış ve
şiddet kullanımı esasen devlete özgülenmiştir. Bu durumda, devlet
kendisine emanet edilen hakları ihlal ettiğinde, ihlallerden
kaynaklanan suçların takibi nasıl ve kim tarafından yapılacak?
Burada tüm yasa yapma gücünü, yargılama yetkisini ve bu güçlerin
kullanımından kaynaklanan etkileri yürütme kapasitesini kendi
uhdesine almış bir güç söz konusu. Eğer kendi gerçekleştirdiği
ihlallerden ötürü, yargılamayı ve cezalandırmayı yine kendinin
üstlenmesini bekliyorsak, bu durum yukarıda işaret ettiğim
paradoksa düşeceğimiz anlamına gelir: kendi kendinin yargıcı olmak.
Zaten cezasızlık, esas olarak, insan haklarının yaygın veya
sistematik olarak ihlal edilmesinin, yani çoğu zaman ihlalin bir
politika olarak benimsenmesinin ortaya çıkardığı bir sonuçtur.
Kısacası, devletin egemen güç olmasından ve ihlallerin egemene
özgü nedenlerle işlenmiş olmasından ötürü, bir dönem bu ihlaller
yargılanmamıştır. Burada hesap sorulabilirliğin ön koşulu, ihlal
faillerini koruyan ve motive eden cezasızlık kültürünün
yıkılmasıdır. Bu da ancak, süreç içerisinde egemen gücün işleyiş
mantığından meydana gelen büyük dönüşümlerle mümkün olabilmiştir.
Cezasızlık kültürüne yönelik meydan okumalar, ancak büyük siyasi
reformlar veya devrim benzeri dönüşümler sonucunda istenen sonucu
doğurabilmiştir. Eski iktidar blokunun hakim kıldığı anlayışın bir
şekilde yıkılması, sınırlandırılması veya yeniden tarif edilmesi,
“ihlalcinin kendi davasının yargıcı olması” ile ilgili paradoksun
etrafından dolaşmayı mümkün kılar.İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya
ve Japonya’nın yenilgisi, sosyalizmin yıkılışıyla ortaya çıkan yeni
devletler ve tabii ki Almanyaların birleşmesi, Güney Afrika’daki
ırk ayrımcılığı rejiminin çökmesi, Latin Amerika’daki askeri
diktatörlüklerin çökmesi veya gücünü kaybetmesinin cezasızlıkla
mücadele üzerindeki etkisini anmak bu bakımdan açıklayıcı
olacaktır.
Söz konusu tarihsel deneyimlerden ortaya çıkan sonuçlar,
cezasızlıkla mücadelenin kendine özgü sorunlarını ele almada
elverişli iki kavrama dikkatimizi çekiyor: adalet ve barış.
Elbette, insanlara ve insanlığa karşı işlenmiş suçların
cezalandırılması, adalet açısından büyük bir önem taşıyor. Ancak,
suç ve cezalar mahiyeti itibarıyla bireyseldir. Oysa cezasızlıkla
mücadelenin amacı cezai hesap verebilirliği bireyselleştirmek
değil, cezasızlığın ardındaki yapısal veya sürekli etmenleri
ortadan kaldırmaktır. Bu da şiddeti üreten koşulları değiştirerek
ihlallerin tekrarının engellenmesini temel amaçlardan biri olarak,
dar anlamıyla adaletin karşı kutbuna koyar. Bir dönem işlenen
ihlaller örtülü yöntemler kullanılarak karanlıkta bırakılmıştır.
Hakikatin öğrenilmesi yahut kayıpların telafi edilmesi için,
cezalandırmadan taviz verilmesi diğer dünya deneyimlerinde sık
karşılaştığımız bir durumdur. Yani bir dönem çatışmış insanların
barış içinde yaşayabilmesi için yapılması gerekenler ile suçluların
cezalandırılıp adaletin tesis edilmesi arasındaki stratejik ve
taktik dengeler, cezasızlıkla mücadelenin esas sorununu
oluşturur.
Burada cezasızlıkla mücadelenin, insan hakları hareketinin
toplumdaki adalet ile barış talepleri arasındaki dengeyi gözeterek
yürütebileceği bir siyaset olduğu sonucuna varıyoruz. Türkiye’nin
tüm insan hakları sorunlarını bir “eğitim” meselesi olarak gören
anlayış, böylesi bir politik bakışın önüne ciddi engeller
çıkarmaktadır. Bazı üniversite kürsülerinde kökleşmiş olan bir
düşünce geleneği, insan hakları meselesini memleketin genel
aydınlanma ve eğitim sorununun bir parçası olarak ileri
sürmektedir. Buna göre, bir insan hakkı, onun olanaklarıyla ilgili
bir mesele olup, hakları geliştirmek özü gereği insanın eğitimine
bağlı bir meseledir. Söz konusu yaklaşımın, insan hakları
sorunlarımızın çözümü için somut bir önerisi de var: “Felsefe
dersleri zorunlu yapılmalıdır!” Söylediklerine göre, 20 yıla
kalmadan memleketin hak sorunlarının önemli bir kısmı bu yoldan
çözüme kavuşacaktır. Felsefenin değerini küçümsemek veya eğitimin
gücüyle alay etmek benden uzak olsun. Elbette insan hakları
bilincinin gelişimine bu alandan bir katkı yapılması mümkündür.
Lakin meselelere şiddet eleştirisinin gerekleri açısından bakınca
işin başka bir yanı görünür hale geliyor: Kültür, “öğrendiğimiz”
her şey çıktıktan sonra geriye kalandır. Nihayetinde eğitim
bilgisizliği götürür, şiddet baki kalır. Değil mi ama?