1.
Dağın eteğine yerleşmiş şehirlerde bir başka hava vardır. Ölçüsü
farklıdır oraların; algısı, mesafesi farklıdır. İnsanı da düzde,
sonsuz ufuklarla yaşayanlardan farklıdır. Yanı başında bir devle
yaşayıp gitmek insanda iki kalıcı his bırakır. Hep izleniyormuş
hissi… Ne olursa olsun sığınacak bir yer olduğu hissi… Aile
gibi.
Fransa’nın güneyinde, Marsilya’ya yarım saat mesafedeki
üniversite şehri Aix-en-Provence da işte böyle bir dağın
başındadır. Kireçtaşından Sainte-Victoire dağı, yüzyıllardır
eteklerindeki bu tatlı şehirde yaşayan insanları gözler durur.
Yakındakileri kollar, uzağa gidenleri geriye çağırır. Hep bir arada
kalmak ister.
Bu şehrin has evlatlarından, ressam Paul Cézanne (1839-1906)
uzaklara gidenlerdendir. Üniversiteyi dahi kendi şehrinde okumasına
rağmen, kasabalara sığmayacak yeteneği onu Paris’e sürüklemiştir.
Büyük şehrin Cézanne’a çok iyi davrandığı söylenemez; Fransız
resmini yirminci yüzyıla taşıdığı kabul edilen bu büyük ressam,
nihayet tanınırlığa ulaşana kadar epey hırpalanmıştır.
Cézanne, belki de bu yüzden Saint-Victoire dağının çağrısını
açık seçik duyabilmiştir ve ona cevap vermiştir. Yıllar sonra
sevgili kasabasına geri dönmüş, atölyesini orada kurmuştur.
Cézanne, şövale başında ölen ressamlardandır; sonu gününe dek
hırsla çalışmıştır. Yıkananlar, kâğıt oynayanlar, manzaralar ve
nihayet Saint-Victoire… Doğduğu kasaba Aix-en-Provence’da
geçen son yıllarında, büyük ressam, bu çok sevgili temalarını
tekrar tekrar, bıkıp usanmadan resmetmiştir.
Ama en çok Sainte-Victoire’ı… Her şeye hâkim, arayan, bekleyen,
kollayan, o dağı. Cézanne, Saint-Victoire’ın seksene yakın resmini
yapmıştır. Yazda, kışta, çıplak, yeşil, tropik, kübist… Dağın
gölgesinde, dağla baş başa, onun sesini dinleyerek, ona kendi
sesini duyurarak… O kadar ki, Alman şair Rilke, “Musa’dan beri hiç
kimse bir dağı bunca görkemle görememişti” demiştir.
Cézanne, Sainte-Victoire’ın yanında bir başka dağ gibi
yükselmiştir.
2.
İyi de neden Cézanne gibi, artık bilinirliğe ulaşmış, aranan bir
ressam, takıntılı bir şekilde bir dağı resmedip durdu? Yeteneğinin
ve mesleğinin zirvesindeydi; birçok başka resim çizebilirdi.
Çizdiği yeni ve farklı resimlerle ticari açıdan ciddi yol
alabilirdi. Bunu yapmadı. Neden?
Bu soru zihnimi kurcalıyor. Bunu bir tuhaflık olarak gördüğümden
değil, nedenini anlamaya çalışıyorum. ‘Tekrarlamak’ üzerine
düşünüyorum bir süredir. Tekrardan yoksun olmamızı bu çağın
eksiklerinden biri olarak görüyorum. Her şey çok yeni, her şey çok
fazla. Bir konuyu ikinci defa düşünmeye, bir filmi yeniden
izlemeye, bir kitabı tekrar okumaya vakit yok. İşini, sanatını
tekrarlayanlara enayi gözüyle bakılıyor. Hep yeni şeyler söylemek
lazım. Bu çağ bize bunu tavsiye ediyor. Ediyor etmesine de hep yeni
şeyler söylemek yoruyor. Üstelik bana göre, yenilik, yepyenilik,
herkese, hepimize, her an iyi gelmiyor.
Birçok sanatın temelinde, işleyişinde ve yürüyüşünde tekrar var.
Hele Doğu’da… Sanatçılar, büyük ustaların idealize ettiği sanatı,
tekrarla ve taklitle yeniliyor. Yeniden üretiyorlar. İçlerinden
bazıları kabına sığmıyor, sınır tanımıyor. O, yeni bir ideal
koyuyor, yeni bir çağ açıyor. Bu defa onu tekrarlıyorlar.
Yine de Cézanne başka… Kendi sınırların tekrarla genişleten,
kendi koyduğu çıtanın yerini sürekli değiştiren, neticede kendini
bir anlamda tekrarlayan biri. Ama neden? Neden o da tekrara ihtiyaç
duyuyor? Ressamı inceleyen, neden tekrara başvurduğunu araştıran
yazılar okudum. Cézanne’ın bu tekrarla bir uyum ve ritim ürettiğini
söylüyorlar. Benim bundan anladığım, bir tür denge. Hem bir
süreklilik ve görsel tutarlılık hem de yeni bir bakış üretmeye
çalışıyor. Kendi iç dengesini doğada kurmayı deniyor. Ya da tam
tersini, doğadaki dengeyi kendi içinde kurmayı… Her defasında
farklı bir açıyla… Yeni Türkü’nün ‘Aşk Yeniden’ininde apansız gelen
aşkı tarif etmek için şu sözlere başvurulmuştu: Hem tanıdık hem
yepyeni… İşte tam da bu.
Dağ binlerce yıldır orada. Değişiyor. Yenileniyor. Cézanne
oradan kısa bir süre için gelip geçiyor. Deniz kenarında doğmuş da
olabilirdi; o zaman başka sesler, başka çağrılar duyacaktı. Bir
başka arayışa koyulacaktı. Cézanne dağın dibinde doğdu. Kendini
bildi bileli eteklerinde oturduğu dağın dengesini yakalamaya
çalışmak, bu kıratta bir sanatçı için emsalsiz bir arayış, büyük
bir çaba. Geriye kalanlar içinse müthiş bir deney.
3.
Tekrar, edebiyatta da var. Nice büyük yazar aynı temalara, aynı
kişilere dönüp duruyor. Murakami’nin kedileri hep kaybolur, Orhan
Kemal’de onlarca kötü kişiyle karşılaştıktan sonra hep altın kalpli
bir işçi abi iki üç sayfalığına yüreğimizi ısıtır, Paul Auster’de
hep birdenbire büyük bir tesadüf yaşanır.
Hele Orhan Pamuk’ta… Veba Geceleri’ni okuduktan sonra
Goodreads’te gezinirken, Sine isimli kullanıcının çok tatlı
tarifine rastlamıştım:
“Minik bir Orhan Pamuk Kitap Kulübü kurup, ‘Orhan Pamuk drinking
game’ geceleri organize edesim var. Her köpek çetesi belirdiğinde,
her ‘bazan’ dendiğinde, her yeni evli çift sevişmesinde birer küçük
shot; Orhan Pamuk bir karakter olarak belirdiğinde üçer shot!”
Tekrar çoğu kez bir konfor alanıdır. Hem yazar hem de okur
için…
4.
Dedim ya, bir süredir tekrar üzerine düşünüyorum. Ben ona olumlu
nitelikler atfediyorum; mitoloji ise bu işe öyle bakmıyor. Tekrar,
Yunan mitolojisinde bir eziyet biçimi. Kayaya bağlanan
Prometheus'un karaciğerini her gün Zeus’un gönderdiği kartal yer;
gündüz yenen karaciğer akşama yeniden büyür; ertesi gün döngü
tekrarlanır.
Ya o zavallı Sisifos? Kocaman bir kayayı dağın zirvesine
taşımakla cezalandırılmıştır. “Tam bu defa oldu” derken, zirveye
ramak kalmışken, kaya aşağı yuvarlanır. Sisifos’un çilesi sıfır
noktasından devam eder.
Neyse ki Sisifos’un çilesinde kimi cevherler bulanlar da vardır.
Sözgelimi Fransız yazar Albert Camus… “Sisifos’u cezalandıran
tanrılar, nafile ve umutsuz çabayı en ağır ceza olarak
görmüşlerdir” diye yazar Camus. Hep yeniden, hep yeniden… Ama
Camus’ye göre Sisifos bu tekrar tuzağında kendini özgür kılmayı
başarmıştır: “Kaderi ona aittir, kaya onundur; Sisifos kendi
günlerinin efendisi olduğunu bilmektedir.”
Cezanne de kendi günlerinin efendisiydi. Karşısındaki dağı
içinde yeniden kurarken. İçindeki boşluğu dağa yerleştirirken…
Zamana tekrarla direndi. Sainte-Victoire’ın yanında bir başka dağ
gibi yükseldi.
*
PS: Bu sayfalarda daha önce, ‘tekrar okumak’ üzerine yazmıştım.
O da burada.