Can Uçar: İroni ve mizah okura alan açmak için önemli

Can Uçar’ın ilk öykü kitabı 'Yarın Gene Oynarız', Holden Kitap tarafından yayımlandı. Uçar’la edebiyat yolculuğunu konuştuk.

Abone ol

DUVAR – Can Uçar’ın ilk öykü kitabı 'Yarın Gene Oynarız', geçtiğimiz günlerde Holden Kitap tarafından okura sunuldu. İroni ve mizahı harmanlamasıyla dikkat çeken öykülerden oluşan kitap, aynı zamanda günümüzün politik atmosferine, kültürel yapısına ve insanlık hallerine de odaklanıyor. Adalet, yol ve dayanışma kavramlarının sıkça ele alındığı 'Yarın Gene Oynarız', aynı zamanda doğayı da bir atmosfer olmanın dışına çıkarıp özne konumuna taşıyor.

Can Uçar’la edebiyat yolculuğunu konuştuk.

Yarın Gene Oynarız, bir ilk kitap olarak okur karşısına çıktı. Yazım sürecinizden bahseder misiniz?

Fikirler zihnimde uzun zaman geçiriyor. Benim yazma sürecimin en büyük kısmı düş dünyasında. Karakterleri evirip çevirmek, esip gürletmek, onlara taşkınlık ettirmek, onları korkutmak, dalgaya almak, acımasızlaştırmak, utandırmak, ciddiyete davet etmek ve daha birçok şekle sokmak var bu sürecin içinde.

Bir vakit sonra öykü de kahramanlar da kabuğuna kavuşup evini buluyor. O böyle yapar, o böyle der, o böyle susar, dedirtiyor. Bunu dedirttiği zaman yazıya dökmesi çok kısa bir vakit alıyor. Öykünün zihnimde evini bulmasından sonra, yazma sürecinden daha uzun bir süreyi metni ayıklamak, sesli/sessiz okumak, fazlalıklardan kurtulmak için harcadım diyebilirim.

Elbette yaşam, araştırmalar, okumalar, insanlık halleri, ülke ve dünya gündemi de bu süreçlerin tamamında etkili oldu. Ancak maruz kalmak bitmiyor. Gelip buluyor bir şekilde insanı. Maruz kaldıkça da bu düş süreci uzayıp gidiyor. Maruz kalmaktan sıyrılıp kahramanlarla birlikte mücadeleye başlamak gerekiyor bir yerden sonra.

‘İRONİ VE MİZAHA DİKKAT ETTİĞİMİ SÖYLEMELİYİM’

Öykülerinizde ironi ve mizahı oldukça net hissederken kederli bir duygu durumuna da bürünüyoruz. Bu noktada, dramatik yapıyı oluştururken nelere dikkat ettiniz?

İnsanın kedere kavuşması gerekmiyor. Keder hep bir köşede, insanın üzerine atlamak için bekliyor sanki. Ufak bir bahane kırıntısını etrafta görür görmez işe koyuluyor. Hiçbir şey olmasa dahi, bir vakit iç dünyasıyla başbaşa kalınca da insanın yolu kedere çıkabiliyor. ‘Keder’ kelimesinin “önlenemez doğal olayların yarattığı üzüntü” olduğunu söylüyor sözlükte. Bu doğal bahaneler için de ziyadesiyle zengin bir ülkede olduğumuzu düşünüyorum. Her ne kadar çoğu doğal olmasa da doğal gelmeye başlamış ölümler, olaylar, insanlar etrafımızı çevirmiş durumda.

Bu açıdan bakınca dramatik yapıyı oluştururken ironi ve mizaha daha çok dikkat ettiğimi söylemeliyim. Dengede tutmak ve okura alan açmak için önemliydi. Aynı zamanda kitabın adı ve metnin bütünü için de oyunbazlık, ironi, güleç bir yan olmalı diye düşünüyordum. Tabii aşırıya kaçmadan, hayatın akışına aykırı olmadan, hikayeyi kırmadan olmalıydı tüm bunlar. Etrafıma baktığımda herkesin gizli veya görünür, küçük veya büyük oyunlar oynadığını seziyordum. Yolda yürürken sadece kızıl taşlara basmak, pencere önü saksılarını sayıp ondan bir anlam çıkarmak, otobüsün kaç dakika gecikeceğini bilip haklılık gururunu yaşamak, yolda yüzüne kaç kişinin bakacağını saymak, bu bakanların kaçının gülümseyeceğini bilmek vs… Tüm bunları ışığında yapının hayatın içinde olan, aslında insana hiç de yabancı gelmeyecek, biraz da kendi kendini yaratan bir yol aldığını söyleyebilirim.

Yarın Gene Oynarız, Can Uçar, 100 syf., Holden Kitap, 2021.

'Yarın Gene Oynarız', bugünün derdiyle hemhal öykülerden oluşuyor. Kendi çağınızı yorumlarken, eleştirirken başlangıç noktanız ne oluyor?

Başlangıç da son da insan. Olaylar karşısında insanın gireceği hal, alacağı şekil, sesi veya sessizliği özellikle ilgimi çekiyor. İyi veya kötü değerlerin bir anda tepetaklak olduğu, ön/son yargıların hem doğruya hem yanlışa açıldığı bir çağın içindeyiz. Halbuki doğru tektir, denir. Dönemlik doğru, periyodik doğru, bazı bazı doğru, seyrek doğru, çat pat doğru diye uzayıp giden bir liste var artık. Polis şiddeti Amerikan topraklarında olunca farklı, Türkiye topraklarında olunca farklı doğrular ile önümüze sürülüyor. Böyle örnekler ziyadesiyle fazla. Siyasi söylem ve sosyal medya söylemleri harmanlanıyor, bir parça bilgi ekip biraz da açık kapılı seçenekler bulunmak suretiyle içlerinden birisi seçiliyor.

Empati, vicdan ve aklın yarattığı doğrular suyunu çekmeye başladı. Çoğaltmak, parlatmak, büyütmek zorundayız. En başta dediğim gibi, başı sonu insana çıkan bir yol var gözümde canlanan. Umarım cevap olmuştur.

‘ÇOCUKLARA DA OYUNCAKLARA DA ÖZÜR BORÇLUYUZ’

Adalet, yol ve dayanışma öykülerinizin ortak temalarından… Bunlara değinelim isterim.

Adalet, insanın ve yine insanların yarattığı, seçtiği yapıların temel gıdası. Adalet yoksa yaşamaz, deriz. Ama yaşadığını görüyoruz, ne garip. Garabet. Çocuk oyuncağı oldu, deniyor bir de. Yukarıda bahsettiğim dönemlik doğru kategorisine bunu dahil edebiliriz. Çocuklara da oyuncaklarına da özür borçluyuz. Bu dönem bittiğinde oyuncakların haklarını da iade etmeliyiz.

‘Yol’ çok ortak bir insani imge olarak belleğime yerleşmiş. Doğdun yaşadın yol, yolculuk. Öldün, yine yol biçiliyor. Ardında bıraktıkların yola devam ederken, sen de ince bazı köprülerden ve sınavlardan geçiyorsun. Mücadele sürüyor. Mücadeleyi teğellemişim sanırım yakasına. O ilerleyiş hali, belirli/belirsiz hedef, isimli/isimsiz yoldaşlıklar, dayanışmalar ve varış. Belki varamayış. Çok ortak.

Adalet, yol ve dayanışma her gün oynadığımız bir oyun, demekten başka bir çare kalmıyor hal böyleyken. Yarın Gene Oynarız madem, öykülerin içine bu yüzden bir adım fazla sızıyor. Ve fakat mücadele teğelli. O da beraberinde büyüyor.

Zeytin Dalları Denize Değiyor adlı öykünüz günümüzün en can yakıcı meselelerinden biri olan mülteci krizine odaklanıyor. Sizce edebiyat toplumsal krizleri nasıl görmeli? Nereden bakarak yazmalı?

Toplumsal krizlerin hamuru cıvık. Çok su katıldı. Ne şekil alıyor ne de duruluyor. Bu çalkantılı hal yüzünden sorunun kaynağına ve çözüme uzaklaşılıyor. Çok ses çıkaran haklı sayılıyor veya haklıymış gibi davranıyor. Çoklu tutulmalar yaşanıyor.

Tüm sanat dallarının burada yapacağı işler, ele alacağı şeyler var. Ancak edebiyatta bu ele alışın tek uzvu dil. Pek tabii, dil toplumun da bir uzvu. Bu ortak uzvun insanları kavuşturmada etkili olacağını düşünüyorum. Bu kavuşma için doğru dili, doğru estetiği, doğru vicdanı, doğru aklı yaratmak gerekiyor. ‘Örgütlenme’ de eklenmeli mi? Eklenebilir mi?

Nereden aklımda kaldı hatırlayamadım ancak üzerine düşündüğüm bir söz var; “en te­mel­de, içe­rik ola­rak sos­yo­lo­ji ve ede­bi­yat ben­zer bir tas­la­ğı pay­la­şır­lar.” Bu açıdan bakarsak edebiyatın işlevi, etkisi ve bu hamura katacağı güç daha iyi görülecektir. Toplumsal krizlerin hamuruna akıl, vicdan, empati gibi duyguları karıştırmalıyız. Çalkantılı yapısını düze çektiğimiz zaman çözüme de yaklaşmış oluruz.

Önümüzdeki günlerde okurlarınızı bekleyen yeni çalışmalarınız nelerdir?

Bir kısmını yazdığım, bir kısmını da hala düşlediğim bir öykü dosyam daha var. 'Yarın Gene Oynarız'ın çağrışım yaptığı gibi tekrar okurla buluşacağımız yeni kitabın çalışmasına bir süre soluklandıktan sonra başlayacağım. Ayrıca en başta kısa film olarak düşlediğim ama sonra uzun öykü, daha sonra ise roman diyerek evirip çevirdiğim, demini almakta olan başka bir çalışmanın da zihnimi kurcaladığını söyleyebilirim.