Bu neyin kafası?

İlgi Manyağı, birçoğumuzun başta reddedeceği ama hepimizde var olan ilgi ‘bağımlılığını’ patetik bir yükselme hikayesine bağlamasa, en azından bunu ‘grotesk’ bir tada kurban etmese çok daha dengeli, gerçekçi ve ‘usturuplu’ bir yapım olurdu. Ve kuşkusuz ağzımızda bu ekşi tat kalmazdı!

Kerem Bumin kbumin@hotmail.com

Norveçli yönetmen Kristoffer Borgli, ikinci uzun metrajlı sinema filminde aslında sırasıyla gerçekçilik ve ‘absürtlük’, hatta grotestlik örnekleri veriyor. Son filmi İlgi Manyağı’nda yönetmen, herkesin hayatında yaşadığı bir kaygıyı inanılmaz ölçülere (daha doğrusu ölçüsüzlüklere) taşıyıp komediyle harmanlayarak, hikayesini önce bir kara mizah havasına, sonrasında ise bir ‘body horror’ türüne sokuyor. Bu tutum her ne kadar filmini basit ve ‘klişe’ Amerikan yapımlarından ayrı bir yere koysa da sonucun şaşırtıcı olduğu kadar belli ölçülerde itici olduğu da bizce kesin…
Ancak bu itici duygu, insan vücudu ‘deformasyonu’ gibi bir olayın kendisinden değil, bu konuyu ele alış tarzından ve bunu gerçekçi bir çerçeveye oturtmadaki ısrarından kaynaklanıyor.

Hikayeden bahsedecek olursak: Signe ve Thomas görünürde mutlu olmak için her şeye sahip genç bir çifttir. İkisi de sağlıkları yerinde, iş sahibi ve birbirilerini seven bir yaşam sürmektedirler. Üstelik Thomas ‘enstalasyonlar’ yapıp tanıtan bir sanatçıdır ve çalışmaları yavaş yavaş büyük sanat galerilerinin ilgisini çekmektedir. Ama Thomas’ın bu derece dikkat çekmesi onunla gizliden gizliye bir ilgi rekabeti yaşayan Signe’i rahatsız eder ve Signe önce onun başarılarını sabote etmeye, ardından da kaçak yollardan aldığı yasadışı haplarla, sağlığını bozarak ön plana çıkmaya koyulur.

HEY! BEN DE BURADAYIM!

Yönetmen, filminin en kontrolünde tuttuğu (ve belki de en başarılı) ‘giriş’ kısmında oldukça evrensel ama bir o kadar da bencilce bir konuya parmak basıyor: İlgi çekmek! Genel olarak bireyler, ne kadar mütevazi, cömert veya yardımsever olursa olsunlar içinde bencilce ve belli ölçülerde ‘narsist’ bir yön taşırlar. Bu durum tabii ki bireyin psikolojik ve sosyal durumuna göre ciddi farklılıklar gösterir…
Bu durum, ayrıca grup halindeki insanlarda da ortaya çıkar.

Bu filmde de Signe bu ilgi eksikliğini adeta içinde kaynayan bir kazan misali taşıyor. Kendisi bir kafede çalışıyor ama belli ki bu ‘normal’ işi kendine layık bulmuyor ve gündelik hayatında yaşadığı (başta gördüğümüz ağır yaralı bir kadının çalıştığı kafeye sığınması gibi) beklenmedik bir olay onun için son kertede kendi çabalarını ve onun açısından kahramanca müdahalelerini ballandıra ballandıra anlatabilecek bir fırsata dönüşüyor. Şahit olduğu, dışarıdan gelen, olağanüstü bir hikayeye değil!

MEDYATİK OLMA SARHOŞLUĞU…

Signe’nin bu obsesyona varan patetik ‘dikkat çekme’ ve dolayısıyla medyatik olma hevesinin altını çizen yönetmen, bir yandan da senaryosuna, sinemada ilk kez görmediğimiz ama güzel yerlere varan bir medya hicvi katıyor. Signe gibi güzel bir kadının (gizliden bilinçli bir şekilde kendisinin yol açığı) tahrip olmuş yüzü ve onun bu sözde hastalıkla mücadele ediyormuş havasının iştahla medyaya taşınması, günümüzün sosyal medya paylaşımlarını bir kenara koysak bile birçok ‘majeur’ sayılabilecek televizyon kanalının ana haber saatini siyasi haberlerden ziyade ‘üçüncü sayfa’ tarzında sansasyonel olaylarla doldurmasıyla paralellik taşıyor. Bizce bu gidişatın en başarılı sekansı Signe’nin geçici ününün bir medya sitesinde ailesini katleden bir adam haberi yüzünden ikinci plana atılması ve Signe’nin bu duruma inanılmaz derecede bozulması oluyor Hatta sanki bu cinnet olayı bilinçli yapılmış gibi katile çok kızması, mizahi yanı güçlü sahneler barındırıyor. Aynı şekilde manşete çıktığı gün, bir gazete bayisinde bütün gazetelere büyük bir sevinçle sarılması ve panik halinde bütün raflara yer aldığı gazeteleri koymasını da bunlara ekleyebiliriz.

Ancak işte bu noktadan sonra işler biraz karışmaya başlıyor: o zamana kadar ‘abartılı’ ve zaman zaman ‘absürtle’ flört eden bir anlatımla ilerleyen film, ana karakteri Signe’nin hedefini büyütmesiyle tökezlemeye başlıyor. Hikaye giderek daha ‘çiğ’ kokmaya, mizahi öğeler yok olmaya ve karakterler daha da antipatik gelmeye başlıyorlar. Bahsettiğimiz değişimler hikayeyi daha da korkutucu ve karanlık bir tarafa itmek, kullanılan bazı metaforların altını çizmek için bilinçli olarak kullanılmış olabilir ama filmin genel havası ve uçarı yapısı bizce bunu kaldıramıyor.

ÇAĞDAŞ SANATI DA OLAYA BULAŞTIRMAK…

Signe’nin işi büyütüp önemli bir ajansta manken olmasıyla inandırıcılığı tamamen ‘boşlayan’ film belki de farkında olmadan çağdaş sanata da üstten bir bakış atıyor. Signe’nin erkek arkadaşı Thomas hayatında ilk sırayı eserlerine veren, başarılı olmaktan ziyade ünlü olma hayali kuran, bencil bir karakter (Gerçi bu olayın aslı sonra anlaşılıyor). Hatta başta Signe’e pek yüz vermezken belli bir üne kavuşunca onun popülerliğini eserleri için kullanmak istiyor. Thomas’ın eserlerini beğenenler tabii ki belli bir sosyal sınıftan olabilir ama buradakiler inanılmaz derecede züppe, aristokrat havalı kişiler olarak çizilmiş. Bu karakterlerin de hikayeye katılımıyla çağdaş sanatın bazen ‘muğlaklığı’ veya değişik yorumlara açık olma özelliğinden farklı olarak, birbirleriyle alakasız öğelerin birleştirilmesiyle oluşan sahte sanat arasındaki derin uçurum filmde zaman zaman minimum düzeye düşüyor. Hatta önemli bir menajerin uzun süre kusursuz fiziğe sahip mankenlerle çalıştıktan sonra yüzünün yarısı ‘deforme’ olmuş Signe’le çalışmak istemesi de bu tutuma bir gönderme olabilir.

Sonuç olarak İlgi Manyağı, birçoğumuzun başta reddedeceği ama hepimizde var olan ilgi ‘bağımlılığını’ patetik bir yükselme hikayesine bağlamasa, en azından bunu ‘grotesk’ bir tada kurban etmese çok daha dengeli, gerçekçi ve ‘usturuplu’ bir yapım olurdu. Ve kuşkusuz ağzımızda bu ekşi tat kalmazdı!

Tüm yazılarını göster