Bu dava burada bitmez

Ortada bir cinayet var ve cinayetin nasıl işlendiğinden çok neden işlendiğini hepimiz biliyoruz. Ve tek tek bireylerden tutun hukuk sisteminin tamamına kadar bu cinayeti aydınlatmak, asıl sorumluların cezalandırılmasını sağlamak hepimizin boynunun borcu.

Abone ol

Erol Malçok

Antalya’nın Finike ilçesinde mermer ocaklarına karşı verdiği mücadele sebebiyle, sevgili Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu’nun katledilişinin yıldönümündeyiz. 9 Mayıs 2017'de gerçekleşen cinayetin üzerinden üç yıl geçmesine rağmen yargı sürecinde maalesef elle tutulur hiçbir sonuç alınabilmiş değil. Hem de katil zanlısı hemen yakalanabilmesine, cinayeti itiraf etmesine, iletişimde olduğu şahısları işaret etmesine ve daha sonra eşinin üzerinde o şahıslara hitaben yazılmış bir mektubun ortaya çıkmasına rağmen. Süreci başından beri takip edenler açısından belki tekrar olacak ancak benim de yeni edindiğim bazı bilgilerle yaşananları kısaca özetlemenin iyi olacağı kanısındayım.

Bir yandan tüm canlıların yaşam hakkını savunan annesiyle babasını kaybetmenin şokunu ve acısını yaşayan bir yandan da adaletin gerçekleşmesi için sürekli, zorlu bir çabanın içerisinde olan Emine Büyüknohutçu’dan da teyit ettiğimiz bilgileri paylaşmak, sürece daha içeriden bakmamızı sağlayacaktır.

GEÇTİĞİMİZ ÜÇ YIL BOYUNCA NE YAŞANDI

Ali Ulvi - Aysin Büyüknohutçu çifti, 9 Mayıs 2017 yılında, Finike Alacadağ - Kızılcık Mevkii’ndeki dağ evinde öldürüldüler. Bölgeye 15 gün önce yerleşmiş olan Ali Yamuç adlı şahıs olayı üstlenerek tutuklandı ve Elmalı Cezaevi’ne yerleştirildi. Defalarca ifade değişikliği yapan Yamuç, ilk olarak cinayeti para amaçlı hırsızlık için işlediğini söyledi. Sonrasında bir mermer ocağını, ön ödeme aldığını ve “çirkin” lakaplı bir kişiyi zikretti. Ardından değişen ifadelerinin pek çoğunda ise iletişimde olduğu şahıs olarak Bahçeci Mermer’in ortaklarından Necmi Bahçeci’nin ismini verdi. Ve Necmi Bahçeci’ye yazdığı, kendisine iletmesi için eşi Fatma Yamuç’a verdiği mektup ortaya çıktı. Mektup ortaya çıktığında ise Yamuç’un ifadesi yeniden alındı ancak bu sefer de Yamuç, ifadesinde her nedense suçu tek başına işlediğini söyledi. Ardından “can güvenliği” nedeniyle Elmalı Cezaevi’nden Alanya Cezaevi’ne nakledildi. Ali Yamuç, can güvenliği sebebiyle getirildiği Alanya Cezaevi’nde kısa bir süre sonra ölü bulundu ve intihar ettiği açıklandı. Yamuç’un cezaevinde ölü bulunduğu gün ise Fethiye Cezaevi’ne naklini istediği dilekçesi ortaya çıktı ve dava dosyasına eklendi. Yukarıda bahsettiğimiz yeni bilgi olan Fethiye Cezaevi’ne nakil talebi, üzerinde durulsaydı önemli bir ayrıntı barındırıyordu belki de. Bir tutuklu can güvenliği dolayısıyla yeni getirildiği cezaevinde kısa bir süre sonra neden nakil talep etsin? Bu durum uzun süre ulaşılamayan otopsi raporları da göz önüne alındığında intihar olayını iyice şüpheli kılıyor. Nitekim Ali Yamuç’un ölümünden sonra Elmalı’da açılan soruşturma sona ermiştir. Emine Büyüknohutçu’nun ifadesiyle: “Soruşturma dosyası oldukça kötü hazırlanmış ve süreç oldukça kötü ve hatta kötü niyetle yönetilmiştir.”

ÖZENSİZ SORUŞTURMAYA KARŞI SORULAR

Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu’nun HTS (telefon görüşme kayıtları) neden incelenmemiş ve buna yönelik talepler karşılanmamıştır?

Komşuların ve davada adı geçen tüm şahısların ifadeleri neden alınmamış veya eksik alınmıştır?

“Dipsiz Kuyu’ya cinayet aletlerini birlikte götürüp atan ve katil zanlısının eşi Fatma Yamuç’tan her haliyle olayın bu kadar içindeyken cinayetin aydınlanmasında yeteri kadar faydalanılmış mıdır?

Adı geçen mermer ocağı sahibinin ifadesi dava dosyasına girmiş midir?

İntihar mevzusu, otopsi raporları ve intihar nesnesinin basitliği de göz önüne alınarak ciddiyetli bir şekilde araştırılmış mıdır?

Zanlının Fethiye Cezaevi’ne neden nakil istediği cezaevi içerisinde araştırılıp, diğer tutuklu ve mahkumların ifadelerine başvurulmuş mudur?

İlk ifadelerde ismi geçen çirkin lakaplı şahıs aradan geçen uzun zamana rağmen neden bulunup ifadesi alınamamıştır?

Soruşturmanın avukatlarından edindiğimiz bilgiler doğrultusundaki hukuki süreç ise şöyle devam etmektedir:

Fatma Yamuç yardım yataklık suçlamasından beraat etmiş ve cezaevinden kısa sürede çıkmıştır.

Fatma Yamuç’a suç aletlerini gizlemekten açılan soruşturma ağır aksak devam etmektedir.

İstinaf mahkemesi Ali Yamuç açısından davanın düşmesi ve Fatma Yamuç’un beraatini gerekçesiz onaylarken karar temyiz edilmiş ve dosya bir buçuk yıldır Yargıtay’da beklemektedir.

Azmettiriciler açısından da yeni bir soruşturma açılmış ve süreç devam etmektedir.

NE HUKUK NE ADALET

Aradan geçen üç yıla baktığımızda soruşturmanın ve hukuksal süreçlerin doğru düzgün işlemediğini net bir şekilde görebiliyoruz. Adalet talebinin gerçekleşmesinin ise çok uzağındayız. Gerek yaşanmış ve kayda geçmiş vakayinamelerden gerekse edebiyat metinlerinden çok iyi biliyoruz ki adalet duygusunun örselenmesi insanda en büyük kırılganlığı ve öfkeyi doğurur. Eğer isterlerse devletler kriminal olayları aydınlatmada hiçbir zaman sahip olmadıkları teknik imkânlara sahiptirler. Ancak ekoloji aktivistlerine yönelik cinayetlerin soruşturmaları, Güney Amerika başta olmak üzere ya geçiştiriliyor ya da üstü örtülüyor.

ONLAR YAŞAMIN NERESİNDEYDİ?

Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu hem yaşamıyla hem de ölüm şekliyle bir bütün olarak hayata dair birçok şeyi gözümüzün içine soktu: Onlar kurdukları Kiracılar Derneği’yle bir yandan hümanist bir mücadele verirken bir yandan da kurucu üye olarak içerisinde yer aldıkları Toroslar ve Akdeniz Kıyıları Çevre Koruma Derneği (TOROÇDER) aracılığıyla flora ve faunasıyla tüm canlıların yaşam hakkını savundular. Ve ocaklara karşı açıp kazandığı davalarla doğa talancısı şirketlerin hedefi haline geldiler. Tıpkı Güney Amerika’da katledilen yoksul köylüler ve Kuzey Amerika’da petrol şirketlerinin boru hattına direnen Standing Rock (Dikilen Kaya) yerli direnişçileri gibi. Yaşam bir bütündü ve kapitalizmin kâr hırsına terk edilemeyecek kadar değerliydi. Bunu canları pahasına korumak ise tüm yaşam savunucularının ahlaki bir sorumluluğuydu.

BİZ NEREDEYİZ?

Mermer ocaklarının tozları portakal bahçelerimizin üzerine kara bir bulut gibi çökerken, termik santrallerin zehri, çocuklarımızın ciğerlerini kömüre dönüştürürken ve küresel ısınma milyonlarca canlıyı göçe zorlarken bu bir avuç ekoloji aktivisti ütopik şeyler mi söylüyordu bizlere? Yoksa canları pahasına da olsa kapitalizmin bol teknik nesneli ölüm kültürüne karşı yaşam kültürünü mü hayata geçirmeye çalışıyorlardı?

Ve biz daha ne kadar gömeceğiz başkasının acısına bakmamak için kafalarımızı kumlara? Daha ne kadar devam edeceğiz yeryüzünde sadece kendisi yaşar gibi olan bencil hayatlarımıza? Bu öyle sağcı solcu meselesi de değil, tam bir ölüm kalım meselesi. Ya yok olacağız kapitalizmin bize dayattığı krizlerle ya da kendi kaderimizi tayin edip, savunmasız canlıların da sorumluluğunu üstlenerek devam edeceğiz yolumuza…

Ortada bir cinayet var ve cinayetin nasıl işlendiğinden çok neden işlendiğini hepimiz biliyoruz. Ve tek tek bireylerden tutun hukuk sisteminin tamamına kadar bu cinayeti aydınlatmak, asıl sorumluların cezalandırılmasını sağlamak hepimizin boynunun borcu. Ve adaletin gerçekleşmesini öyle rica minnetle değil kendi vicdanına karşı sorumlu bireyler olarak mücadele ederek başarmak zorundayız.