Bölgesel liderlik hevesinden savrulmaya: Dış politika

Çöken yalnızca AKP’nin projesi değil, Batı’nın da AKP’ye yaptığı yatırımdı. Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin Yeni Osmanlıcılıktan beslenen Ortadoğu’nun lideri olma hayali Libya, Irak, Suriye gibi ülkelerin yıkılmasıyla ve İran’ın etkisinin artmasıyla neredeyse liderlik yapacak bir bölgenin kalmamasıyla sonuçlandı.

İlhan Uzgel iuzgel@gazeteduvar.com.tr

Dış politika AKP iktidarının en başarısız olduğu alanlardan biri oldu ve öyle olmaya devam edecek. Bunda da iki gelişme etkili oldu. Birincisi AKP’nin ideolojik olarak yapmak istedikleriyle Türkiye’nin sahip olduğu kapasite arasındaki büyük açıklıktı. İkincisi ise, bir önceki yazıda ele aldığım Erdoğan’ın iktidara geliş sürecinde Batı sistemi ve özelde ABD’ye verdiği sözü tutmamasıydı. Bu yazıda Erdoğan liderliğinde AKP iktidarının, Batı ile ilişkilerinin bozulmasında kritik bir dönemeci oluşturan Ortadoğu’ya lider olma hevesini açmaya çalışacağım.

BATI İLE DIŞ POLİTİKA PAZARLIĞI

AKP liderliğinin 2000’ler başında ABD ve Avrupa ile yaptığı pazarlığın dış politika boyutu şu unsurları içeriyordu. İslamcı bir iktidar AB üyelik sürecini savunacak, İsrail ile ilişkileri normalleştirecek, dış politikada eskinin milliyetçi reflekslerini geri çekecek ve Ortadoğu’ya kendi modelini önerecekti. Bu çerçevede AB üyelik süreci hız kazandı, ilk kez bir NATO zirvesi Türkiye’de toplandı, NATO ile Ortadoğu ülkeleri arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi için oluşturulan ve Türkiye’nin bağlantı noktası olacağı İstanbul İşbirliği Girişimi ortaya atıldı, Kıbrıs’ta Denktaş çizgisi terk edilerek Annan Planı kabul edildi. Hem Batı’da hem de Türkiye’de liberal kesimlerden büyük destek gören bu süreç 2009’a kadar gayet güzel işledi ve bundan sonra, 2009-2011 arasında Türkiye’nin farklı bir çizgiye geçmesiyle birlikte aksamaya başladı.

DIŞ POLİTİKADA KIRILMA

Batı ile uyumlu bir şekilde işleyen dış politika, 2009’dan itibaren dönüşmeye ve AKP yönetimi bu pazarlıktan 2011’den itibaren uzaklaşmaya başladı. Bunda bazı gelişmeler belirleyici oldu. İlki Mayıs 2009’da Davutoğlu’nun dışişleri bakanı olmasıyla birlikte, Yeni-Osmanlıcı tezleri hayata geçirmeye çalışması ve Arap Baharı’ndan itibaren Erdoğan’ı buna ikna etmesi oldu. İkincisi, Davos’ta Erdoğan’ın İsrail Cumhurbaşkanına kızarak toplantıyı terk etmesinin Arap sokağında büyük sempati toplaması ve bölgenin lideri imajını güçlendirmesi kendisine olan güveni artırdı. Üçüncüsü, Batı ekonomilerinde yaşanan 2008 krizinin ve Obama yönetiminin Afganistan ve Irak’tan çekileceğini açıklamasının da etkisiyle, Batı’nın Ortadoğu’dan çekileceği, burada bir güç boşluğu oluşacağı ve bunu da Türkiye’nin dolduracağı hayalinin doğmasına neden oldu. Dördüncü olarak, AKP yönetimindeki Türkiye’nin hem Batı’dan aldığı övgü, hem de Ortadoğu’da ilgi çekmeye başlaması, örneğin BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliği seçiminde yüksek oy alması, bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının İslam Konferansı Örgütü genel sekreteri olması gibi gelişmeler, kendi gücünü abartmasına yol açtı. Beşinci olarak, içteki ekonomik büyüme ve seçim başarıları da AKP yönetiminin kendisine olan güvenini artırdı.

YENİ OSMANLICILIĞIN YÜKSELİŞİ VE SURİYE’Yİ HİNTERLAND YAPMAK

Bu arkaplanla birlikte Türkiye dış politikada Davutoğlu’nun tezleri doğrultusunda giderek Ortadoğu’ya angaje olmaya başlarken bunu da “komşularla sıfır sorun” gibi sloganvari bir şekilde sundu. Türkiye Suriye, Gazze, Ürdün, Lübnan ve Kürdistan Bölgesel Yönetimin üzerinde hem siyasal hem de daha az dikkat çeken bir şekilde ekonomik olarak nüfuz kurma sürecine girdi. Irak ve İran zaten Türkiye’nin üstünlük kurabilemek için sıkletinin çok üzerindeydi. Körfez ise ancak iyi ilişkiler geliştirebileceği bir bölgeyken, Mısır zaten kendisini bölgesel bir lider olarak görmekteydi. Bu durumda Türkiye bütün ağırlığını yakın coğrafyasına ve özellikle Suriye’ye verdi, bunu Ürdün ve Lübnan izledi. 2010’da bu ülkelerle serbest ticaret bölgesi kurma planını ortaya attı. Suriye bir tür sıçrama taşı işlevi görecekti. Vizelerin kaldırılması, Suriye’yle yapılan ortak kabine toplantıları, yeni bir demiryolu geçişi yapılarak ticaret kapasitesinin yükseltilmesi, İskenderun limanının genişletilmesi gibi girişimler, Türkiye’nin başta Suriye olmak üzere bu ülkeler üzerinde iktisadi ve siyasi nüfuz kurmasının, Suriye’yi ekonomik ve siyasi hinterlandı haline getirmesinin parçalarıydı. Öyle ki, Davutoğlu Esad ile 60’dan fazla kez görüştü, Erdoğan Esad ailesiyle ailecek tatile çıktı. Batı’dan gelen eleştirilere karşı da Suriye’yi reform yapmaya çalışıldığı, Batı’ya yakınlaştırmak için çaba gösterildiği söylendi.

ARAP BAHARIYLA ÖLÇEK BÜYÜDÜ

Türkiye Yeni Osmanlıcılığın ilk aşaması olarak Suriye, Lübnan ve Ürdün’ü iktisadi ve siyasi olarak kendisine bağlamaya çalışırken, Arap Baharı’nın patlak vermesi AKP’nin gözünde yeni bir imkan yarattı. Tunus, Mısır ve Libya’da rejimlerin yıkılması, bu ülkelerde Müslüman Kardeşlerin yerel kollarının başa gelmesi Erdoğan ve Davutoğlu için yüz yılda bir denk gelecek tarihsel bir fırsattı. O dönemde Davutoğlu bir coşkuya kapıldı, yalnızca Türkiye’de değil, Ortadoğu’da da yüzyıllık parantezin kapandığını, nehrin tarihsel süreçte yatağına geri döndüğünü, yani halklarına yabancı laik otoriter yönetimlerin tasfiye edilerek, halkı temsil eden İslamcı yönetimler döneminin başladığını söylüyordu. Bu ruh haliyle bölgeye yaklaşan AKP yönetimi Tunus’tan başlayan, Libya, Mısır, Gazze, Ürdün, Lübnan, Suriye ve Kürdistan Bölgesel Yönetimine dek uzanan bir hatta, benzeri ideolojiyi benimsemiş, kendisinin lider olduğu, Batıya alternatif bir hegemonya oluşturmayı hedefledi. AKP’nin kendisinin dağıttığı Erdoğan posterleri, bölgeden de bu tür bir talep olduğu illüzyonunu güçlendirdi. Erdoğan’a göre artık seçimleri yalnızca AKP değil, Gazze, Şam, Ramallah, Halep, Bağdat da kazanıyor, parti kongresine Tunus’tan Gannuşi, Gazze’den Meşal, KBY’den Barzani, Mısır’dan Mursi de katılıyordu.

Bu projenin aksayan yönü ise Suriye’de Esad’ın Arap Baharı sürecine direnmesi, ülkenin giderek bir iç savaşa sürüklenmesi oldu. Ardından 2013’te Tunus’ta Müslüman Kardeşler temelli Ennahda’nın iktidardan düşmesi, aynı yıl Mısır’da Mursi’nin darbeyle indirilmesi Arap Baharını bitirdi, onunla birlikte bölgesel hegemonya hevesi de çöktü.

GERİ ÇEKİLME VE MALİYET

Büyük umutlarla başlayan ve Yeni Osmanlıcı hayallerden kaynaklanan bölgesel hegemonya projesi çökünce sıra bunun maliyetinin ödenmesine geldi. Suriye’deki insani krizin ağırlaşması ve görülmemiş ölçekte bir mülteci sorunu, IŞİD’in ortaya çıkması, Rusya ve İran’la yaşanan sıkıntılar, Türkiye’de patlayan bombalar, Musul konsolosluğunun basılması, turizmin zarar görmesi ilk akla gelen maliyetler.

AKP iktidarı bütün bu süreçte en büyük kaybı en iddialı olduğu, en çok yakınlaştığı, en iyi tanıdığını ileri sürdüğü (Davutoğlu Halep’i sokak sokak bildiğini söylüyordu) Suriye’de yaşadı. O kadar ki, çok az ülke dış politikada bu kadar mutlak bir kayba uğradı. Türkiye neredeyse ekonomik olarak entegre etmek üzere olduğu, vizeleri kaldırdığı, sınırları kaldırmayı düşündüğü Suriye sınırına boydan boya duvar örmek zorunda kaldı. Yani, kendi eliyle hem Suriye ile ama genel olarak Arap dünyasıyla arasına bir hat çekmiş oldu. Tabii en büyük endişesi gerçekleşti ve Irak’tan sonra burada da nasıl şekil alacağı ileride belli olacak bir Kürt idari yapısı hem de PYD eliyle ortaya çıktı, üstelik ABD bu hat boyunca askeri tesisler kurdu. Diğer bir deyişle, ABD-PYD ittifakıyla komşu oldu.

Türkiye’nin Arap Baharı’nın öncesinde başlayıp, Arap Baharı’yla yeni bir seviyeye taşıdığı bölgesel liderlik projesi kaçınılmaz olarak ABD’nin dikkatinden kaçmadı. O dönemde gündeme gelen “eksen kayması” tartışmalarıyla AKP liderliğine bu mesaj verilmişti. Bundan sonra ABD ve AB giderek Erdoğan’a eleştirel yaklaşmaya başladı. Çöken yalnızca AKP’nin projesi değil, Batı’nın da AKP’ye yaptığı yatırımdı.

Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin Yeni Osmanlıcılıktan beslenen Ortadoğu’nun lideri olma hayali Libya, Irak, Suriye gibi ülkelerin yıkılmasıyla ve İran’ın etkisinin artmasıyla neredeyse liderlik yapacak bir bölgenin kalmamasıyla sonuçlandı. Suriye ise en azından şu anki koşullarda tamamen kaybedildi. Bunda sonra dış politikanın bir ekseni bile kalmadı. Üst akıldan duyulan endişe, öte yandan belli bir ilkeye dayanmama, dış politikayı günü kurmaya dönük, savrulan ve AKP’yi iktidarda tutmanın bir aracına dönüştürdü.

Tüm yazılarını göster