Ankara Uluslararası Film Festivali 30. yılını kutladı. Bu yılki
festival, önceki gece Cer Modern’de düzenlenen ödül töreniyle
bitti. Ankara’da birkaç kuşağın hayatında iz bırakabilmiş bir sanat
etkinliği film festivali. Mahmut Tali Öngören’in başlattığı,
ardından Oğuz Onaran’ın, son yıllarda da sinemacı bir çift
İnci-İrfan Demirkol’un çabalarıyla gerçekleştiriliyor. Sponsor
kuruluşların, Çankaya Belediyesi ve Kültür Bakanlığı’nın katkıları
önemli ama belli ki en önemlisi festivalin çevresinde oluşan
gönüllülerin, festivalsever insanların katkısı. Neredeyse çeyrek
asırdır aralıksız bu festival için çalışanlar var. Demirkolların
sinema ve kültür dünyasıyla kurduğu sıcak ilişki, özverili
yaklaşımları Ankara Film Festivali’nin şu zorlu zamanlarda
coşkusunu yitirmeden ayakta kalmasını sağlıyor.
30 yılda pek çok önemli sinemacının, oyuncunun kendini
gösterdiği, aldığı ödüllerle çıkış yaptığı bir kurum olmuş Ankara
Film Festivali. Bu nedenle sinemacılarla güçlü bağlar kurulmuş. Ama
sadece sinemacılar değil, izleyiciler için de öyle. Mesela 90’larda
gerçekleşen Yılmaz Güney toplu gösterisini, bugün yaşı 40’ı geçmiş
pek çok kişi heyecanla hatırlıyor. Herkesin hayatında iz bırakmış
bir hikayeye dönüşmüş ‘Yol’ filminin Ankara’daki ilk ‘yasaksız’
gösterimi. Bilet bulamadığı halde saatlerce bekleyip bir şekilde
içeri giren ve merdivenlerde filmi izleyen genç kadının, görevli
olduğu sinemadan koşarak Kavaklıdere Sineması’na gelen ama giriş
kartı olduğu halde kapının önündeki büyük kalabalığı aşıp filmi
izleyemeyen sinema öğrencisinin, izdihamı engelleyemeyip camların
kırılmasını çaresizlikle izleyen festival çalışanının anıları
bambaşka hayatların kesiştiği unutulmaz bir günün hikayesini
oluşturuyor. Festivalin kapanış gecesinde elektrikler kesilip de
koca salon zifiri karanlığa gömüldüğünde şarkı söylemeyi kesmeyen
Orfeon Oda Korosu’nun birden bire seyircilerin yaktığı yüzlerce cep
telefonu ışığıyla sahnede görünür olması ve konseri bu şekilde
sürdürmesi de festivalin birleştirici yanına, ortak hikayeler
üretme potansiyeline dair hoş bir 30. yıl hatırası olarak akıllarda
kaldı.
Ankara Uluslararası Film Festivali ilk düzenlendiği yıllar çok
daha fazla sinemada çok daha fazla film gösterip çok daha fazla
izleyiciye ulaşabiliyordu. Son yıllarda Demirkolların Büyülü Fener
Sineması’nda iki salonda yapılıyor gösterimler. Yine olabildiğince
taze, farklı ve önemli filmler yer alıyor; belgesel, kısa film,
uzun metraj dallarında paralı ödüller dağıtılıyor. Bu da festivalin
enerjisini diri tutuyor. Ama festivalin ikinci otuz yılında
Ankaralılara daha görkemli ve kapsayıcı bir etkinlik sunması için
de çalışılıyor; bu çalışmalara sponsorların ve Kültür Bakanlığı ve
yerel yönetimlerin daha fazla destek olması, hele ki Büyükşehir
Belediyesi’nin de festivale sahip çıkanlar arasında yer alması
muhakkak ki fark yaratacaktır.
Film Festivali ile aynı günlerde Ankara’da caz festivali
başladı, ODTÜ şenliği gerçekleşti… Hepsi de kendi yağında kavrulan
sivil toplum ve özel kuruluşlar tarafından ayakta tutulan bir
kültür sanat hayatı var başkentimizin. ODTÜ şenliği biraz da
zorlukları aşarak gerçekleşti ve hakikaten Türkiye çapında ilgi
çekti. Belli ki başka kentlerden çıkıp Devrim Stadı’ndaki unutulmaz
Moğollar konserini izlemeye gelen pek çok kimse oldu; Murat Meriç
bunu gazetemiz Duvar’da güzel
anlattı.
Festivalin kapanış töreninin gerçekleştiği Cer Modern,
Ankara’nın güncele açık yüzü olarak kurulmuştu. Ebru Özdemir
Koleksiyonu sergisiyle yapılan görkemli açılışın üstünden 10 yıl
geçmiş. Tanınmış yazarları ağırlayan edebiyat etkinlikleri, tiyatro
gösterileri ve sergilerle yoluna devam ediyor. Haziran ayında
ikincisini yapılacağını öğrendiğim dans festivali gerçekten heyecan
verici, çünkü bu alanda sürekli bir etkinlik kalmadı Türkiye’de.
Cer Modern, ikinci on yılında bu tür özel etkinliklerin sayısını
artıracak belli ki, ama önemli çağdaş sanatçıları ve koleksiyonları
ağırlamış sergi salonunun benzer nitelikte işlerle yola devam
etmeyi hedefliyorsa Hande Fırat ve Arzum Onan gibi amatör
sanatçıların sergileri konusunda bir kez daha düşünmesi gerektiği
aşikar. Bu tür tercihler sanat izleyicisinin gözde mekanları
arasında yer almayı kolaylaştırmıyor çünkü…
Adını Moliere’den alan bir kabare-bistro, L’avare da kentin
sürprizlerinden biri. Mekanının bir kısmı eski usul kabare salonuna
dönüştürülmüş ve burada her gece bazı yarı amatör topluluklar,
oyuncular sahneye çıkıyor, herkse oyun öncesi ve sonrası birlikte
vakit geçiriyor. O kadar ilgi görüyor ki L’avare, hemen yanda yeni
bir yer daha açmaya hazırlanıyor… Tekrar seçilen Alper Taşdelen’in
yönettiği Çankaya Belediyesi kentin kültür hayatına dört kültür
merkezi ve destekledikleri etkinliklerle önemli katkıda bulunuyor.
Çağdaş Sanatlar Merkezi’nin önünde hep bir kalabalık var,
Venezüella Filmleri Toplu Gösterisi gibi akla gelmedik bir etkinlik
sürüyor mesela şu sıralar. Yine Çankaya’nın açtığı Zülfü Livaneli
Kültür Merkezi’nde de sanatçının daha önce Moskova’da açılan ‘Ara
Güler’in objektifinden Zülfü Livaneli’yi Etkileyen Sanatçılar’
sergisi, Ankara Film Festivali etkinlikleri kapsamında açıldı.
Livaneli’nin katıldığı ve tabii ki kalabalıkların izlediği
etkinlikler gerçekleşti. Tiyatro demek hala DT demek. Neredeyse tüm
oyunları bilet bulmanın imkansız olduğu bir doluluk içinde. Ama
küçüklü büyüklü bazı özel tiyatrolar da yok değil. Devlet dışında
en büyük tiyatro enerjisi ise Erdal Beşikçioğlu’nun kurduğu
Tatbikat Sahnesi’nde. Bütün oyunlar ilgi görüyor, hatta burada 19
Mayıs’ta başlayacak ‘1. İstanbul Oyunları Festivali’ni Ankaralılar
şimdiden iple çekiyor.
Bahar güneşinin altında Ankara’nın insanı ısıtan kendine has bir
tarzı var. Büyük kitapçıları, güzel restoranları, kulüpleri ile hiç
de asık yüzlü bir kent değil burası. Kentin tarihine damgasını
vurmuş öğrenci kitlesiyle, genç ya da değil iyi eğitimli ve kültür
sanata meraklı insanlarıyla kendi yolunu bulan bir enerjiye sahip.
Birazcık destekle, sadece devlet daireleri için değil, sanat
etkinlikleri sayesinde de Türkiyenin insanlarını kendine çekecek
bir kent olabilir.