Vampirlerin, iblislerin olduğu bir televizyon dizisinde
izlemiştim; iyilerden oluşan ekipten bir kadını kötüler
lanetlemişti. Genç kadın o anda dünyada ne kadar kötülük varsa
hissediyordu ve acı şokundan bayılıyordu. Çığlıklar, korkuyla
açılmış gözler, çeşitli şekillerde ölen insanlar, patlamalar,
kazalar… Bütün bunları hissetmesin diye, iyiler lanetin kaynağını
bulana kadar, doktorlar kadını uyutuyordu.
Bugünlerde görsel medyanın herhangi bir türüne bakarken hep o
genç kadını hatırlıyorum. Bir internet gazetesinin ön sayfası ya da
tv’deki birkaç dakikalık bir haber özeti, o genç kadının acı şokuna
girmesine neden olan görüntülerin toplamına benziyor. Küçük bir
ekranda, dünyanın bütün acılarına tanık oluyoruz. Boşandığı
kocasının ölümle tehdit ettiği kadının gözyaşları, kızı cinayete
kurban giden bir babanın adalet arayışı, Gazze’de beyaz çarşaflara
sarılmış cenazeler, okulun bahçesinde sohbet ederken rastgele
ateşlenen mermilere hedef olanlar, sele kapılanlar, devrilmiş bir
otobüsten etrafa saçılmış bedenler, oğlunun tabutuna sarılmış
anneler…
Marshall McLuhan, Global Köy kavramını 60’lı yıllarda ortaya
atmış. İletişim teknolojilerinin tüm dünyadaki insanların
birbirleri ile iletişimini kolaylaştıracağını ve dünyanın küçük bir
köye dönüşeceğini ileri sürmüş. Böylece insanlar birbirlerinden
haberdar olabilecekler, iletişim kurabilecekler ve fikir alışverişi
yapabilecekler diye düşünmüş.
Öyle de oldu. Dünya bir global köy değilse de global ekrana
dönüştü. Artık hepimizin her şeyden haberi var. Dünyanın öteki
ucundaki doğal afetlerden, kazalardan, savaşlardan
haberdarız. Ama biz bu haberdar olma durumundan mutlu değiliz,
hatta bunun iblislerin bir laneti olduğunu düşünüyoruz.
Çünkü iyiler kazanamıyor!
Çünkü iyilerle kötülerin savaşı adil değil.
Global olmayan bir köyde, birbirini tanıyan, sevmese de
aralarında aynı yerde yaşamaktan kaynaklı bir hukuk oluşmuş,
anlaşamasa da arabulucular sayesinde iki çift laf edebilen, yeri
geldiğinde dayanışabilen insan toplulukları var. Ve o küçük köyde
bir sorun varsa, bu insanlar birlikte o sorunu çözebilme fırsatına
sahipler. Tarlaları birlikte sulama, afetlere karşı dayanışma
geliştirme, bakıma muhtaçlara yardım etme, düğün derneği birlikte
kotarma ya da delileri hep birlikte tolere etme gibi seçenekleri
var.
Global köyde ise, birbiri ile hiç yüz yüze gelmemiş; ama buna
rağmen birbiri hakkında fikirleri olan insan toplulukları var. Paul
Virilio, bu insanların birbiri hakkında fikir sahibi olmasını
“enformasyon bombardımanı” sözleriyle tarif ediyor. Bize sürekli
dünya hakkında yoğun ve hızlı ve bu nedenle çoğunun doğruluğunu
sorgulamaya fırsat bulamadığımız bilgiler iletiliyor. Daha çok
üstümüze boca ediliyor. Seçme şansımız olmadan belleğimize
kazınıyor.
Bir kısmımız acı şokunu kaldıramıyoruz, keşke uyuyabilsek
diyoruz. Ekrana daha az bakıyoruz, haberlerden uzak durmaya
çalışıyoruz. Bir kısmımız ise baka baka alışıyoruz,
kayıtsızlaşıyoruz.
Ve şu soruyu sormayı unutuyoruz: Bunları bize neden
anlatıyorsunuz? Benim tüm bu bilgilerle ne yapmamı bekliyorsunuz?
Dünya gerçekten çok kötü bir yer diye düşünüp karamsarlığa mı
kapılayım? Kötülere lanet mi okuyayım? Bunca kötülük varken iyiler
kazanamaz deyip kabuğuma mı çekileyim? Bunlar iblisler, bunlar
iyiler diye dünyayı ikiye mi ayırayım? Başıma her an her şey
gelebilir diye kaygı içinde mi yaşayayım? Bu dünyaya çocuk
getirilmez deyip üremekten vaz mı geçeyim? Nasıl olsa hiçbir şey
yapamıyorum deyip alemlere mi akayım? Antidepresana mı başlayım,
uyuşturucu, alkol gibi seçenekleri mi değerlendireyim?
Tüm bu seçenekleri bir kenara itip, felaketzedeler için en
azından dua edenler, sanal ortamda imza toplayanlar, meydanlarda
protestolar düzenleyenler de var elbette. Gerçeğin peşine düşüp
haber yapan gazeteciler, suçluların yargılanması için kanıt
toplayanlar, mahkemeler, avukatlar, savcılar, araştırmacılar,
akademisyenler, örgütçüler, kamuoyu önderleri de var.
Ve onlar şu soruyu da soruyorlar: Bize her şeyi anlatıyormuş
gibi yapıyorsunuz ama bazı şeyleri neden anlatmıyorsunuz? Tüm bu
bilgi bombardımanının içinde hakikat nerede? Gerçek mağdurların
sesi, görüntüsü neden o global ekrana yansımıyor? Gerçeğin kendi
sesi neden onca şeyin arasında kaynayıp gidiyor?
İzlediğim dizide genç kadını lanetleyenler iblislerdi. Ama biraz
düşününce belki bizim lanetimizin sebebi o küçük ekrana
sığamayanlardır. Yüreği, mücadelesi, dayanışması, varoluşu hakikat
olanları global köyün ekranlarından uzaklaştırmanın cezasıdır
hissettiğimiz o acı. Çaremiz bizi uyutan doktorlar değil, hakikat
için mücadele edenlerdir belki. “Bize bunları neden anlatıyorsunuz”
diye sorduğumuzda “hep birlikte iyileşmek için” diye bir yanıt
verecek olanlar.