Biricik Hikaye: Aşığın dilemması

Julian Barnes’ın kaleminden 'Biricik Hikaye' Serdar Rifat Kırkoğlu çevirisiyle Ayrıntı Yayınları tarafından raflarda yerini aldı. 'Biricik Hikaye'de anlatım hikayenin doğası ile bütünleşiyor.

Abone ol

Julian Barnes'ın son romanı Biricik Hikaye, Şubat ayında Ayrıntı Yayınları tarafından yayınlandı.

 Bir aşk hikayesi, yalnızca bir aşk hikayesi midir?

Veya aşk yalnızca kendi hikayesinden mi ibarettir?

Yazar, ''Biricik hikaye''sinin daha ilk sayfasında okuyucuyu sarsmaya başlıyor. Hani neredeyse kızacağız ona, kimsenin kalbine dokunmaması imkansız olan şu cümleleri yazdığı için; ''Daha çok sevip daha çok ıstırap

çekmeyi mi yeğlersiniz; yoksa daha az sevip daha az ıstırap çekmeyi mi? Sanıyorum sonuçta tek gerçek soru bu.''

BELLEK VE İKİLEM ROMANI

Olayların önceden tahmin edildiği filmler vardır, izleyicinin 'oraya gitme, onu yapma' diye gerilim içerisinde izlediği ve 'ahh, bak gördün mü, dedim sana!?' diye hayıflanıp durduğu filmler hani. İşte kitabı o endişeli izleyicinin iç sesi ile okudum. Freni patlak bir arabanın uçuruma doğru gidişi gibi, daha baştan sonu belli olan, bitmeye mahkum bir aşk hikayesi... Biricik Hikaye bir aşk romanı mıdır? Sanmam. Biricik Hikaye bir bellek ve ikilem romanıdır. Tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi, aşk sandığımız şeyin aslında zamanla aşkın yerini alan birçok duygudan ibaret bir karmaşa olduğunu ve günün sonunda elimizde nasıl bir avuç hüzünlü toz kaldığını anlatıyor bize. Ve biz de her şeyin nasıl bu kadar çabuk aşktan toza döndüğüne hayret ediyoruz.

Kitap üç bölümden oluşuyor ve bu üç bölüm de tek kişi tarafından anlatılmasına rağmen farklı ağızlardan anlatılıyor. İlk bölümdeki tanışma kısmı birinci kişi ağzından 'ben' olarak anlatılırken, ikinci bölümdeki gelişme kısmı karakterimizin ilişkiye ve bulunduğu duruma yabancılaşmasını pekiştirir nitelikte ikinci tekil şahsa hitap eder gibi anlatılıyor. ''En bencilce kabahatlerinde bile onu hiçbir zaman bir çocuk olarak görmüyorsun.''

Biricik Hikâye, Julian Barnes, çeviri: Rifat Kırkoğlu, 240 syf., Ayrıntı Yayınları, 2020.

Üçüncü bölümde ise olayın tamamen dışından bakan biri gibi narratif olarak devam ediyor. Bu anlatım dili hikayenin doğası ile örtüşmesi bakımından kitabı son derece bütünlüyor.

Karakterimizin hikayeyi hayatının sonlarında kaleme alması sebebiyle, olayları geriye doğru hatırlayış biçimini sorgulayışına bolca şahit oluyoruz. Hatırladığı biçimde anlatıyor, kimi zaman anlatım sırası karışıyor, kendi deyişiyle en yararlı anılara öncelikli olarak ulaşıyor bellek, yazarın anlatım biçimindeki bu tereddütler ve sorgulayışlar kitabın kurgusu içinde bir alçakgönüllülük yaratıyor. Bir özyaşam öyküsü olmasa da, pekala hepimizin başına gelecek veya gelmiş olan bir hikayenin heyecanlı samimiyeti içerisinde okuyoruz romanı.

Bütün aşk hikayelerinde hikayenin başlangıcı yüceltilir. Öyle ya, herkesin aşkı münhasır, mutlaka başlangıcında oraya özgü, anlatılması gereken, mucizevi, tesadüfi bir takım detaylar olur. Bu hikayede yüce olan başlangıç veya ulvi bir takım sevgi gösterileri değil, karakterlerin beraber yürüdüğü yol veya gündelik tasvirlerin ilişki içerisindeki yeri gibi hissediyoruz. Mesela Susan'ın yüz hatlarını bilmiyoruz ama ön dişlerinin hafifçe çıkık olduğunu biliyoruz. Elleri güzel mi değil mi bize hiç anlatılmadı, fakat Paul onun bileklerini tutmayı çok seviyor ve bunun ilişkilerinde sembolik bir anlamı var. Bu hikayeyi biraz da ışıltılı kılan şey bunun gibi daha bir çok ayrıntı aslında…

Aynı zamanda Susan'ı kitapta hiçbir zaman bir anne, bir eş, bir çeşit güzellik timsali veya çok cazip/seksi bir kadın figürü olarak görmüyoruz. Sevgililerin yıllar süren hikayesinde seksten şaşılacak kadar az, neredeyse kavramsal bahsediliyor. Bunda karakterler arasındaki yaş ve yaşantı farkı, birbirlerine 'ilişme' biçiminin sıradışılığı ve içinde bulundukları durumun suçlu doğasının da etkisi olabilir. Susan'ın kadınlığı sanki özellikle bulanık bırakılmış bir figür gibi, hikayenin natamamlığına katkıda bulunuyor.

EKSİLMİŞ BİR ŞEYLE NE YAPARIZ?

Eksilmiş bir şeyle ne yaparız diye soruyor ya Robert Frost, bizim karakter de öyle, aradan geçen yıllar boyunca eskiyen, eksilen, yaşlanan aşkını, biricik hikayesini bariz bir kederle izliyor. Delikanlılığın sonsuz enerjisiyle giriştiği bu aşk, zamanla yetişkinlerin dünyasını kavrayışla beraber yerini hayal kırıklığına bırakıyor. Kendisinin de o dönemde kabullendiği hiçbir şey bilmez naif halini, Susan'ın evliliği üzerinden kadın-erkek ilişkilerini sorgularken, kendi anne babasından ve bütün Köy'den uzaklaşırken, Londra'ya taşınma macerasında, yeni gelişen sorunlar ve hayat gailesi içerisinde yavaş yavaş yitiriyor.

''Duygudaşlığın ve çatışmanın bir arada nasıl var olabildiğini kavrıyorsun. Aynı insan kalbinde yan yana, görünüşte kaç tane birbiriyle bağdaşmayan duygunun yeşerebileceğini keşfediyorsun. Okuduğun kitaplara kızgınsın, onların hiçbiri seni buna hazırlamadı. Hiç kuşku yok ki yanlış kitapları okuyordun. Ya da onları yanlış biçimde okuyordun.''

Sevgilisinin, kendisine fiziksel ve ruhsal şiddet uygulayan kocasından asla boşanmayacağını idrak ettiği yirmili yaşların ortasında, pervasız toz pembeliğin yerini mutfak dolabının altında duran gizli içki şişeleri alırken, kahramanımızı büyük bir meydan okuma bekliyor; sevmek, gerçekten sevdiğimiz kişiyi kusurlarıyla, hatalarıyla, zaaflarıyla kabullenerek bütüncül olarak sevmek midir?

''Ama Susan'ı terkedemezsin. Aşkını ondan geri çekmeye nasıl katlanabilirsin? Onu sen sevmesen, kim severdi? Ve belki de bundan daha kötü durum. Onu sadece seviyor değilsin, ama ona aynı zamanda düşkünlük duyuyorsun. Ne kadar ironik olurdu bu?''

En sonunda Susan, tercih ettiği ile vazgeçtiği arasında bir boşluğa düşerken yanında yıllarca emekle inşa edilen güzellikleri de götürüyor. Kontrol kaybedilirken, kontrolü elinde tutma arzusu da tamamen yitiriliyor. Aşk, bir noktada kendini yutan bir yılana dönüşüyor.

Neresinden bakarsanız hüzünlü bir kitap bu. Süslemeden uzak, gerçek tasvirlerle okuyucuyu tam kalbinden yakalıyor.

Ne de olsa ''En incinir nokta her zaman ortaya doğru olandır, Casey Paul.''

Sporda olduğu gibi, hayatta da öyle.