Birgül Oğuz'un yeni kitabı 'İstasyon'dan tadımlık bölüm

Ödüllü yazar Birgül Oğuz'un yeni kitabı 'İstasyon', 27 Kasım'da Metis Yayınları etiketiyle raflardaki yerini alacak. 'İstasyon'dan tadımlık bir bölümü okurlarımıza sunuyoruz...

Abone ol

Birgül Oğuz*

...

Köpek bile karşılaştığımız ilk sabahtan sonra bana temas etmemek için özen göstermişti. İlk günler, evlerin azaldığı ve okul duvarının başladığı köşeye kadar arkamdan geliyor, ben orman yoluna saptığımda gerisin geri dönüyordu. Sonra bir sabah orman yolunda yanımda belirdi, önüme geçti ve çakıllı plaja kadar geldi. Birlikte plajın ilerisinde büyükçe, yassı bir kayanın yanında pek de göze çarpmayan taş kulübeye kadar gittik; çatısı yamuk, kapısı kırıktı, içinde yıllardır kimsenin yaşamadığı belliydi. Ben kayaya minderim ve termosumla yerleşirken o durup seyretti. Sonra da benimle arasına belli bir mesafe koyarak, ama aramızda bir yakınlık olduğunu ima edecek şekilde uzandı, başını patilerinin üstüne koydu, önümüzden başka bir köpek geçmediği sürece de kaldırmadı.

Kesinlikle genç değildi, ama kocamış da denemezdi ona; kanımca gençlik günlerini hâlâ capcanlı anımsayan geçkin bir bedendi onunki. Sağ kalçasında bir sorun vardı, yürüyüşünü aksatan bir kist, bir tümör ya da belki sadece eklem iltihabı. Bazı sabahlar geceyi geçirdiği kömürlükten çıkarken ya da sokağın öbür köşesindeki akçaağacın altındaki ıslak yaprak yatağından doğrulmaya çalışırken yaşlı kalçalarının iki yana belli belirsiz sallandığını görürdüm, suratında derin kene izleri vardı, uzun ve soğuk gecenin ardından kasları kaskatı olurdu. Ama kısa süre sonra tüm bunlar uzak bir geleceğe ait görüntülermiş gibi gelmeye başlardı bana, çünkü sokak daha ardımızda kaybolmadan her zamanki yürüyüşünü tuttururdu; çene kalkık, göğüs ve kuyruk dik, kendinden ve nereye gittiğinden emin yetişkin ve iyi huylu köpek yürüyüşü. İşerken, şunu bunu koklarken, atların devirdiği bir çöp bidonunda ya da kedilerin toplanıp gün boyu mama beklediği bir bahçe girişinde boğazından geçebilecek bir şey var mı yok mu diye bakınırken bile bir gözü hep benim üstümdeydi. Yavaşlamamı, durmamı, bana yetişsin diye onu beklememi gerektirecek kadar oyalanmıyordu hiçbir yerde, mesele benim bir yerden bir yere sağ salim götürülmemmiş gibi davranıyordu ve itiraf etmeliyim, o öyle davranmaya devam ettiği sürece hiç kaybolmayacağımı hissediyordum. Müşfikti ama korumacı değildi, mağrur köpeğin teki sanmıştım onu, oysa güçlü bir özsaygıyı yorulmuş bir gururun peşi sıra sürükleyip duruyordu yalnızca.

Bir sabah ormandaki patikada her zamanki gibi önümden zikzaklar çizerek yürürken, zikzağın her köşesinde başını belli belirsiz çevirip omzunun üstünden göz ucuyla bana baktığını fark ettim. Hâlâ arkasında mıydım, yoksa yırtıcı bir kuş beni omuzlarımdan yakalayıp götürmüş müydü, ortadan kaybolmadıysam aramızdaki mesafeyi korumalı mı, açmalı mı, kısaltmalı mıydı? Belki de işitme kaybı yaşıyordu, beni bu yüzden sürekli gözleriyle de yoklama ihtiyacı duyuyordu. Köpekçe meseleler işte deyip aldırış etmedim önce. Ama sonra bana göz ucuyla her bakışında aramızdaki bağa bir sicim daha eklediğini, çapraz ilmekler attığını, sicimin iki ucunda yalnızca benim mevcudiyetimi değil benimkine bağdaşık kendininkini de yokladığını fark ettim. O beni görüyordu, ben de onu görüyor muydum?

...

*Sevgili Birgül Oğuz ve Metis Yayınları'nın özel izniyle yayınlanmıştır.