Bir çukurda deliriyoruz ve bu çok iyi

Niyet iyidir başta, ama “inandığı gibi yaşamayan, yaşadığı gibi inanır” sonunda. Daha derini zor bulunur bir çukur.

Gülgün Türkoğlu Pagy gulguntp@yahoo.com

Diyalektik oldukça popüler bir kelime, kullanması havalı, anlaması, hele hele uygulaması çok zor. Kuşku demek çünkü. Peşinizi bırakmaz. Mantık örgüsünü oturtursunuz, kavramlar yerli yerindedir ama o, kendinizi bir bütün olarak kavramadığınız sürece baskı yapmaya devam eder. İlmi tevhîd kimisine yetse de hakikatinde İnsan, kendisini bir Özbilinç varlığı olarak bilmek ister. Yoksa hep bir tamamlanamamışlık tortusu yayılır yaşama. Hegel, bu diyalektik yırtılmada kalmayı delilik olarak tanımlar; o nedenle kurgul aşamaya geçilmelidir. Kant dürüst olduğu için delirmiştir. Bizim ise tüm oyalanmalarımız, delirmemek için. Kant’ın ruhu şâd olsun.

Olması gerekenle-olanı; sezgiyle-aklı dert ettiğim bir ara Platon ile Aristoteles’i barıştırmaya çalışmıştım; olumsal ile zorunluyu başımı çatlatacak denli düşündüğüm bir ara da Herder ile Spinoza’yı; sonra, hoşuma giden sabitesiz bir süreklilikten söz eden Heraklit ile sürekli sabiteleri anlatarak canımı sıkan Aristoteles’e gelmişti sıra. Binlerce kez okumama, bir o kadar da duymama rağmen diyalektiğin, felsefedeki karşılığının kuşkuculuk olduğunu, nihayet görmemi sağlayacak işitme biriktirdim sonunda: Meğer kendimle barışmaya çalışıyormuşum. Felsefe namı diğer Philisophia ölüm demek. Kendisini konu ettiğinde bir zerrenin bile dışarıda bırakılmaması gereken, bütünsel bir varlık olan insanın, hakkını vererek nüfuz edebileceği en zor alan. Söylemesi kolay.

Nesnenizin belirlenimlerini, kavramdan mı türetiyorsunuz yoksa önceden belirlenmiş hazır bir tablodan mı? Tablo denilen şudur: Felsefe tarihi boyunca üretilmiş tüm fikirler, dinleyerek öğrendiğimiz felsefe dedikoduları. Azıcık oradan azıcık buradan olmaz: Mantık alanında iyi gidiyor da değişmenin kendisinden çıkmış olduğu karşıtlar, konu kendim olunca, tek yanlı bir belirlenim ile yetiniyor diyemezsiniz. Olsa olsa kavramlara köle olursunuz, idare edersiniz: Cazip bir kavramsal bilgi üstünlüğü, giderek kavram faşizmi…

Diyalektik düşünme mantık-doğa-tin/akıl-beden-nefs üçlemelerinde, alan gözetmeksizin işlerlik kazanmışsa, kişinin dönüşümü kaçınılmazdır: Ortadan kaldırma, diyalektik ortadan kaldırmadır zira. Dönüşüm, kurgul düşüncenin çocuğudur. Dolayısı ile insanın kendisi ile diyaloğu, delicesine bir diyalektik enerji taşıdığında, düşünce taşar, bu taşma retoriği doğurur. Retorik ustalarının anlatımları güçlüdür. Bir insan anlamadığı bir şeyi, doyurucu bir biçimde anlatamaz, hele basitçe asla! Kojeve’nin dediği gibi, eylem ile tutarlı söylem birliği, yeniden bir diyalektik alan yaratır. Önceleri bir sanat olarak görülen retorik, sonradan, iyi konuşarak kandırma gibi olumsuz bir anlama bulanmış. Düşünme, hoşuna gitmeyene, karşıtına sırt çevirmişse retorik kalitesi olumsuza doğru inişe geçer. Burada artık hakikat çarpıtılmaya başlanır. Niyet iyidir başta, ama “inandığı gibi yaşamayan, yaşadığı gibi inanır” sonunda. Daha derini zor bulunur bir çukur. Kendisinin yapamadığı, beceremediği şeyler, yapılması zaten olanaksız olan şeylerdir artık; yapabilenler ise katıksız sahtekâr. Kuşku, kendi üzerine dönememiş yine dışsal kalmıştır. Devinim olanağı sonsuza dek yitirilmiştir, dolayısı ile sükûnet de. Delireceğini hissetmek iyidir, olanakları zorlamaktır.

Aristoteles Prohairesis kavramına önem verir. Akıl yürütme ile tercih arasına net bir ayrım koyar. Tercihin, isteyerek yapılmayan bir şey olduğundan söz eder! İsteyerek eylemde bulunmayı çocuklar ve hayvanlarla sınırlı tutar; bir de aniden ortaya çıkan davranışlarla. Ona göre tercih akılla yapılır, arzu ile değil. Kendine egemen kişi akılla davranır, arzu tercihe ters düşebilir. Daha da ileri giderek prohairesis sözcüğünün “başka şeylerden önce seçilmesi” gerekliliği anlamına geldiğini ilave eder. Kendi döneminde sıkça kullanılmayan bu kelime ile sorumluluk ve irade sahibi bir özneye işaret etmektedir. Bu kelimenin kökünü oluşturan Hairesis ise Platon’un “Devlet” isimli eserinde “yaşamsal tercih” anlamında kullanılmaktadır. Geriye dönüşü olanaksız kılarak, yaşamın tümüne adeta bir yazgı gibi nüfuz eden bir asli tercih. “Herkes kendine düşen sırayla Kader’in kendini bağlayacağı hayatı seçer.”

Akademisyenlerimiz, Aristoteles’in prohairesis sözcüğünde, yaşam yolunun birey tarafından çizilmesi; Platon’un hairesis sözcüğünün ise alın yazısının tezahürü olduğu gibi çıkarımlarla, daha doğrusu ayrımlarla daha rahat ediyorlar. Aristoteles’i Tanrısızlaştırma çabası görüyorum makalelerde. Aristoteles okumalarını tamamlamış birisi Teodezi’yi ondan nasıl uzak tutabilir? Şaşırmamam gerekli: Sokrates, Platon bile ateisttir bizim ellerde. Zor iş. Sokrates, Platon, Aristoteles, Descartes, Spinoza, Kant, Hegel… Nasıl anlayacağız bu filozofları? İnandıkları Tanrı’yı yadsıyarak mı?

Bir tarafta buyurgan bir Tanrı diğer tarafta zavallı insan ayrımı ile yürüyemiyoruz. Aristoteles’in, tercihi arzuyla değil, akıl ile yapılan bir edim olarak ortaya koyması ve onu sıkı sıkıya Erdem ile ilişkilendirmesi göz ardı edilmemelidir. Erdem, Adalet ve Tanrısallık Aristoteles’te biri diğerinden bağımsız olarak ele alınamayacak kavramlardır; eksik kalır, yazık olur. Normu benimsemek, Adalet’i istemek Tanrısal yaşama adım atmaktır. Öğrenmek hatırlamak demek değil miydi? Kuantum fiziği ve genetik biliminin bizlere sunduğu bilgi, felsefe yapma biçimimizi etkilemeli; değil bir yerde sabitlenip kalmak, bir görüşü benimsemek, bu disiplinlerarası bilginin bolluğunda, coşkuyla akan bir ırmağa kendimizi bırakmışçasına akabilmeli düşünceler.

Çapraz okuma olmazsa olmazdır; bu toprakların değerlerine tepeden bakarak, bağrında yetiştirdiği çocukların ürettiği eserleri önemsemeden diyalektik düşünme nasıl olacak? Kurgula daha çok yol var. İbnu’l Arabî’nin, “Fusûsu’l-Hikem” adlı eserinden, Şit peygamber fassını okumanızı takiben, prohairesis ve hairesis üzerinde yeniden düşünmenizi tavsiye ederim. Arabî, duanın aşamalarını ele aldığı bu bölümde, en güçlü duanın kişinin isti’dâdı olduğunu söyler. Arif, isti’dâdını arif olan değil de kimdir?

Diyalektik düşünme devreye girdiğinde, eş deyişle düşünme yürüdüğünde/devindiğinde İnsan ve Tanrı’nın ayrılmaz birliğinin doğası berraklaşıyor. İnanç, yerini, görünün asıl sahibine, bilgiye bırakıyor. Aslında gören bilgidir. Şunu demek istiyorum, bir hastaya bakan rahatsızlığının ne olduğunu gören hekimin gözleri değil bilgisidir. Zira hastalığın semptomlarını herkes görebilir; hekimin tıp bilgisidir hastalığı görmesini sağlayan. Sokrates’in “kendini bilmek” dediği, “kendi” aklının işleyiş şeklini bilmek demektir. Dolayısı ile sınırlarını; hem takıldığı hem de ulaşabileceği sınır. Başka akılların ürettikleri ile değil, kendimizinki ile.

—————————————————————————————————-

Yararlandığım kaynaklar:

Anadolu Aydınlanma Vakfı 2017-2018 Toplantıları

Aristoteles, “Nikomakhos’a Etik”

Aristoteles, “Politika”

Kaan H. Ökten, “Prohairesis ve Dikaiosune”, Cogito Dergisi. Sayı 77

Tüm yazılarını göster