Bir anayasal yabancılaşma hikâyesi: Aysel Tuğluk örneği ve hukukun siyasete araçsallaştırılması

Aysel Tuğluk örneği Türk Yargılama Hukuku’nda Kürtler’in neler yaşadıklarını gösterir aynadır. Türk yargısı, Kürtler söz konusu olunca İstiklal Mahkemeleri’nde belirlenen tutumu rutinleştirmiştir.

Abone ol

Mehmet KAYA*

Türk siyasetinin yakın döneminde isimleri en çok bilinen ve farklı siyasal eğilimleriyle tanınan tutuklu/hükümlü iki şahsiyetine demans teşhisi konuldu. Bu şahıslardan biri HDP Eski Genel Başkanı Aysel Tuğluk, diğeri ise eski Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir. Yargı makamları Çevik Bir’i zaman gecikmeksizin tahliye etti; Aysel Tuğluk’u ise bırakınız tahliye etmeyi, hatırlamadığı bir dönemle suçlayarak beyanını almaya zorladı. Aynı gün içinde yaşanan bu iki olay; günümüz Türkiye’sinde artık insan hakları, adalet, eşitlik, anayasanın üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı gibi birçok unsuru içinde barındıran hukuk devleti ve çoğulcu demokrasi ilkelerinin askıya alındığını bir kez daha gözler önüne serdi.

John Chipman Gray’in dediği gibi “Yargıçlar ile Sir Isaac (Newton) arasındaki fark, dünyanın yörüngesini hesaplarken Sir Isaac’in yapacağı bir yanlış, dünyanın güneş etrafında daha hızlı dönmesine yol açmazken, bir yargıcın vereceği yanlış bir kararın yasal olarak geçerli olması’’ndan bireyin ve toplumun geleceği etkilenir/dinamitlenir. Aysel Tuğluk’un anayasal ve yasal hakları uyarınca dosyasının tefrik edilerek yargılamanın tatil edilmesi yerine ifadesinin zorla alınması keşke John Chipman Gray’in dediği gibi adli hata olsaydı. Görünen odur ki mahkemenin dürüst ve adil yargılamadan bile/isteye uzaklaşan uygulaması belli bir amaç ve sonuca yöneliktir. Amaç ve hedeflenenin anlaşılması bakımından; demans hastalığına, yasa koyucunun demans hastaları için öngördüğü düzenlemeye, yargının uygulamasına ve Aysel Tuğluk’un hastalık derecesine bakmakta fayda var. Kısaca yapılacak böylesi bir hatırlatma; Aysel Tuğluk şahsında Kürtler’e karşı hukukun nasıl araçsallaştırıldığını ve ayrımcılık eliyle anayasal yabancılaşmanın ne şekilde gerçekleştirildiğini de gösterecektir.

DEMANS HASTALIĞI VE YASAL DÜZENLEME

Demans; en basit tanımıyla kişinin bellek ve davranışsal işlevlerinde bozulma olması ile yeni bilgileri öğrenmesi, öğrenilmiş bilgiyi hatırlamasında güçlük çekmesi durumudur. Hafif, orta ve ileri evre bellek bozukluğu şeklinde 3 evre olarak ilerleyen bu hastalıktan tüm bilişsel işlevler etkilenmektedir. Hastalık nedeniyle kişi, günlük yaşam aktivitelerini sürdüremez; sürekli bir gözetim ve destek zorunlu hale gelir.

Türk Ceza Kanunu’nda (TCK md 32) bir birey işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayacak durumda değilse ve davranışlarını yönlendirme yeteneğinden yoksun ise o bireyin cezai sorumluluğu yoktur. Bu kişiler cezalandırılamaz ancak haklarında güvenlik tedbirleri uygulanabilir. Bu yasal düzenleme uyarınca sağlıklı bir birey suç işledikten sonra ve henüz hakkında hüküm kesinleşmeden önce demans hastalığına tutulmuş (TCK md 32/2) ise dosya tefrik edilir ve yargılama tatil edilir veya düşme kararı verilir. Özcesi demans hastalığının ilerleyici seyri olmasından dolayı hastalık evresine bağlı olarak hastaların algı ve muhakeme yetileri önemli derecede etkilenir ve bireyin hukuki süreçlerde sorumluluğu ortadan kalkmış olur. (CMK 223/3 a)

Yargıtay’a göre ceza yargılaması sırasında yerel mahkeme gerek kendi gözlemi gerekse sunulan hekim raporları doğrultusunda sanığın demans hastası olduğunu öğrenirse/tespit ederse adli tıp kurumuna sevk ederek (bir süre gözlem altında kaldıktan sonra) alınacak rapor doğrultusunda karar vermelidir. 

Aysel Tuğluk’la ilgili ‘‘Kobani Davası’’nda yasal düzenleme ve yüksek mahkeme kararlarıyla çelişik uygulamaya gidilmiştir.

AYSEL TUĞLUK VE ÇEVİK BİR 

Elazığ’da 1965’te doğan Aysel Tuğluk; İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra serbest avukat olarak çalışırken Toplum ve Hukuk Araştırmaları Vakfı yönetim kurulu ve İnsan Hakları Derneği üyeliği ile Yurtsever Kadınlar Derneği kurucu üyeliği yaptı. Demokratik Toplum Partisi’nde (DTP) kurucu üyelik ve eş başkanlık görevlerinde bulunan Tuğluk; 2 dönem (Diyarbakır ve Van) milletvekilliği yaptı. Türkiye siyasi partiler tarihine ilk kadın kurucu eş genel başkan olarak geçen Tuğluk, DTP’nin kapatılmasıyla birlikte siyaset yasağı getirilen tek kadın milletvekili oldu. DTK’yla ilgili yürütülen bir soruşturma kapsamında 28 Aralık 2016’da, 'silahlı terör örgütünü yönetmek' suçlamasıyla tutuklandı. Ankara 17. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 'örgüt yöneticisi olmak' iddiasıyla 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Cezası Yargıtay 16. Ceza Dairesi tarafından onandı. 13 Ekim 2020’de, Ankara Başsavcılığı tarafından, IŞİD’in Kobani’ye yönelik saldırısına karşı 6-8 Ekim 2014’te düzenlenen eylemlere ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında da tutuklanmasına karar verildi. İleri evre demans hastası olduğu halde ifadesinin zorla alındığı dava budur.

Aysel Tuğluk örneği Türk Yargılama Hukuku’nda Kürtler’in yargılamalarda neler yaşadıklarını gösterir aynadır. Türkiye hukuk ve siyasi tarihinin gelişiminin irdelenmesi halinde mahkemelerin farklı tutumları ve nihai yargı kararlarındaki ayrımcılık rahatlıkla görülecektir. Devlet içindeki kanatlara ve farklı kesimlere, konjonktüre göre yaklaşım belirleyen Türk yargısı, Kürtler söz konusu olunca İstiklal Mahkemeleri’nde belirlenen tutumu rutinleştirmiştir. Bu yaklaşım farklılığı bugün Çevik Bir’in tahliye edilmesi olayında da bir kez daha görüldü. Türk siyasi tarihinde önemli yeri bulunan 28 Şubat 1997 tarihli Milli Güvenlik Kurulu bildirisi sonrası Refah Partisi ve Doğru Yol Partisi’nin kurduğu koalisyon hükümeti dağılmıştı. Ardından Refah Partisi kapatılmış, Necmettin Erbakan'a siyaset yasağı konulmuştu. 28 Şubat post modern darbeye adı karışan ve yargılanarak hüküm alanlardan biri de Çevik Bir’di. Dönemin Genelkurmay 2. Başkanı olan Bir, ‘’ demokrasiye balans ayarı yaptık’’ demişti.

"Türkiye Cumhuriyeti icra vekilleri heyetini cebren ıskat veya vazife görmekten men" suçlamasıyla müebbet hapis cezası alan ve cezası onaylanan Bir, demans hastalığı nedeniyle tahliye edildi. Bir takım siyasi müdahalelerle rapor alınmamışsa elbette Bir’in tahliyesi hukuka uygundur. Ama aynı durumda olan hatta hastalığı daha da ileri safhada olan Tuğluk, neden tahliye edilmiyor/ yargılanması tatil edilmiyor? Mahkemede avukatını, çalışma arkadaşlarını tanıyamayan ve ifade vermekte güçlük çeken Tuğluk “Ne zaman olmuş, ne olmuş hiçbir şey bilmiyorum ki. Ne diyor, bana mı diyor? Nasıl yargılandığımı bilmiyorum ki” dediği halde mahkeme çelişkili ve usule uygun olmayan ATK raporuna dayanarak zorla ifade almaya çalıştı. Sanığın yorgun, aç veya basit bir baş ağrısı nedeniyle ifade veremeyecek durumda olmasının bile adil ve dürüst yargılamayı etkileyeceğini bilen/bilmesi gereken bir mahkemenin ısrarlı zorla ifade alma isteğinin nedeni nedir? Adli tıp raporları bu konuda bir fikir verebilir.

Kocaeli Üniversitesi (KOÜ) Adli Tıp Anabilim Dalı Tuğluk için “Hastalığı kronik seyirli, ilerleyici vasıfta, cezaevi koşullarında sağlanabilecek tıbbi destek ve bakım yetmeyebilir, ceza infaz kurumu koşullarında hayatını yalnız idame ettiremez, cezasının infazı ertelenmeli’’ raporu verdi.  Avukatların tahliye talebi üzerine ATK 3. Adli Tıp İhtisas Kurulu, üniversitenin raporuna karşı 3 Eylül 2021 tarihinde yeni bir rapor hazırlayarak, "Tuğluk’un hayatını yalnız idame edebileceği, tedavisinin düzenli poliklinik kontrolleriyle sağlanabileceği, bu yüzden cezaevi şartlarında infazına devam edebileceği" yönünde görüş bildirdi. Tuğluk’un raporları arasındaki fark siyasi gölgenin eseridir. Daha da vahimi ATK’nın mahkemeye verdiği cevabi rapordur.  Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi, ATK’ya yazdığı yazıda; Aysel Tuğluk’un 3 hafta süreyle gözlem altında tutularak savunma yapıp yapmayacağının tespitini istedi. İstanbul ATK mahkemenin talebinin aksine Tuğluk’u 3 gün gözlem altında tuttu ve talep edilmediği halde ceza ehliyetini tartıştı. Mahkeme talebe uygun hazırlanmayan bu raporun usule aykırı olduğunu bildiği halde raporu esas alıyorsa siyasi gölgenin her aşamada etkin şekilde devrede olduğunu gösterir bu durum…

SİYASET YARGIYI ELE GEÇİRMİŞ VE YARGI ELİYLE TOPLUMU MANİPÜLE ETMEKTEDİR

Ergenekon, Balyoz, futbolda şike davalarının hem soruşturma hem de kovuşturma evrelerine bakılırsa Türkiye’de siyaset ve yargı ilişkisi, yargı üzerinde siyasetin etkisi hemencecik anlaşılır. Modern-öncesi hukuk sistemlerinde egemenin yargı üzerindeki etkisi/etkinliği açıkça hissedilmiş, bu etki ve müdahalelerin eşitliğe ve adaletsizliğe neden olduğu görülmüştür. Etki ve müdahalelerin yarattığı haksızlık ve adaletsizliği gidermek amacıyla modern hukuk sistemleri, yargıyı siyasetten arındırma tedbirleri almıştır. Modern hukuk sistemleri; herkesin selameti için eşitliği, özgürlüğü ve insan haklarını üstün değer olarak kodlayan hukuk devleti ilkesini oluşturmuştur. Böylelikle hukuk devleti eliyle hukukun siyasetten arındırılmasını ifade eden süreçler geliştirilmiş/geliştirilmektedir. Türkiye hukuk ve siyaset tarihine bakıldığında ise Anayasa’da hukukun üstünlüğü ve hukuk devleti temel ilke olarak yazıldığı halde yargı erki hiçbir zaman tamamen siyasetten arındırıl(a)madı/ arandırıl(a)mamaktadır. Özelikle Kürtler söz konusu olunca yargıya sopa görevi verildi/verilmektedir. Aysel Tuğluk örneği siyasetin yargı üzerindeki etkisi ve yargının sopa görevini yeterince açıklamaktadır.

Siyasetin kendinden arındırılmış hukuku kendine tâbi kılarak yarattığı bu tablo yargıyı Anayasa’dan uzaklaştırmıştır. Siyaset ve yargı kurumlarının anayasaya yabancılaşması manipülasyonları da beraberinde getirmiş/getirmektedir. İstediği kişilere beraat kararı veren siyaset, muhaliflerini de rahatlıkla ‘’ terörist’’ ilan edebilmektedir. Bu siyasi strateji ve taktiklerle demokratik hukuk devletinin özünden hızla uzaklaşılırken kitleler yaratılan algıyla rahatlıkla yönlendirilmektedir. Böylelikle kitlelerin gerçeğe, ortak yaşama, Anayasa’ya, demokrasiye ve insan haklarına yabancılaşması/yabancılaştırılması sağlanmaktadır. Hem yasal düzenleme hem de uygulama aşamasında (Aysel Tuğluk ve Çevik bir örneklerinde görüldüğü gibi) hukuku manipüle eden siyasetin bu durumu guguk kuşunun hikâyesine benzemektedir.

Guguk kuşu, yumurtasını başka bir kuşun yuvasına bırakır. Bu yumurta yuvadaki diğer yumurtalardan daha önce çatlar ve içinden çıkan guguk kuşu yavrusu, hayata öncelikle adım atar. Bu yavrunun ilk işi ise, güdüsel olarak yuvadaki diğer yumurtaları gagasıyla aşağı atmaktır. Yuvaya gelen ana kuş, guguk kuşu yavrusunu kendi yavrusu sanarak beslemeye devam eder. Bu doğa öyküsünün sonunda guguk kuşu yavrusu, ana kuşun iki katı büyüklüğe ulaşır. Türk siyaseti ve yargısının Kürtlere bakışı mevcut haliyle guguk kuşu hikâyesine benzemektedir. Robert Michels, bu durumu “Oligarşinin Tunç Kanunu” diye adlandırmaktadır.

Türkiye’de yönetim katına gelen gerek sosyal demokrat gerekse sağ iktidarlar, her dönem Kürtlere karşı yönetim gücünü sert bir şekilde kullanarak ve yargıya sopa olma görevi vererek hep yönetimde kalma ve oligarşik bir yapı oluşturma planı yapmış/yapmaktadırlar. Bugün Aysel Tuğluk şahsında Kürtler’e, kadınlara, Aleviler’e yapılan da budur. Böylelikle topluma rağmen edinilen kişisel, sınıfsal, zümresel menfaatlerin bekası için yapılan bu yargılama ve uygulamalar, kuruluş felsefesine ve anayasaya aykırıdır. Bu siyaset- yargı uygulamaları nedeniyle tüm anayasal kurumlar kuruluş felsefesine ve Anayasa’ya yabancılaşmış /yabancılaştırılmıştır. Yani guguk kuşu yavrusunun; Aysel Tuğluk, hasta mahpuslar, bir bütün olarak Kürtleri, hukuksal olmayan süreçlere tabi tutarak itelemesi; insan hakları, adalet, eşitlik, anayasanın üstünlüğü, kuvvetler ayrılığı gibi birçok unsuru içinde barındıran hukuk devleti ve çoğulcu demokrasi ilkelerine açıkça aykırıdır/ayrımcılıktır. Bu durum geçmişte de günümüzde de hayırlara vesile olmadı/olmayacaktır.

Siyasi iktidarın ve yargı kurumunun bir an önce bu yaklaşımdan vazgeçerek Anayasa ve yasalardan Kürtler’in de eşit yararlanmasını sağlaması elzemdir. Aksi bu anayasal yabancılaşmadan ve hukukun siyasallaştırılmasından toplum, ülke ve devlet kurumu zarar görecektir.

*Avukat- Diyarbakır Barosu