Bundan iki yıl önce, 2016 yılının 15 Temmuz günü memlekette bir
darbe girişimi yaşandı. Sonrasında hiçbir şey eskisi gibi olmadı.
Bugün “yeni” Türkiye’nin o tarihteki “büyük direniş” sonrasında
kurulduğu dillendiriliyor ve girişimde bulunanları cezalandırma
bahanesiyle çıkartılan onlarca KHK ile insanlar işlerinden
ediliyor, hapse atılıyor. Bu kadar da değil: Dernekler kapatılıyor,
gazete, dergi ve televizyonların yayınlarına son veriliyor, mal
varlıklarına el konuluyor. Darbe girişiminin başarısızlıkla
sonuçlanmasının üzerinden iki yıl geçti ama etkileri sürüyor.
Her zaman her fırsatta her yerde söyledim: Darbeye karşıyım.
Aklı olan, herhangi bir şekilde darbenin savunucusu olamaz. Her ne
vesileyle ve kime karşı yapılırsa yapılsın, darbe denilen şey
ülkeye her zaman büyük zarar verir. Geçmişte örneklerini gördük ama
ders almadığımız aşikar. Gezi direnişi sırasında alanda bulunan
gruplardan birinin [hadi adını da vereyim: Bugünkü Vatan
Partisi’nin gençlik örgütü olan TGB] askeri “göreve” çağırdığı
hafızamızda. Aynı topluluk, farklı zamanlarda Selimiye Kışlası’na
doğru yürüyerek bu çağrıyı tekrarlamıştı. Öncesinde Cumhuriyet
mitingleri ya da başka buluşmalar sırasında da böylesi çağrıların
dillendirildiğini unutmadık. Askerden medet uman bir topluluk var,
öncesinde yaşananlardan ders almamışlar.
“Öncesi” dediğim, memlekette yaşananların seyrini değiştiren üç
darbe… 1960 yılının 27 Mayıs günü, ordu yönetime el koydu ve
dönemin başbakanı Adnan Menderes’le birlikte iki arkadaşını idam
etti. 1971 yılında, bu kez 12 Mart’ta, yine ordu hükümete bir
muhtıra verdi. Bir önceki darbenin kurbanları sağ cenahtandı, bu
kez (rövanş alır gibi) üç devrimci genç idam edildi. Her iki
darbede de tutuklananları hesaba katmıyorum… Sonraki darbe 12 Eylül
1980 tarihinde yapıldı, çok can yaktı. Son büyük kırılma noktasıydı
bu ve sonrasında memleket bambaşka yerlere savruldu.
12 Eylül sonrasında Zülfü Livaneli tarafından bestelenmiş bir
şarkı, sanki darbe sonrası yaşananların fotoğrafını çekiyor: “Durup
dururken / Bir sabah erken / Bir kıyamet / Durup dururken // Şafak
sökerken / Alırlar seni / Voltadasındır / Durup dururken //
Davullar çalar / Borular öter / Bir dostun küser / Durup dururken
// Sürgün olursun / Yurdundan uzak / Türkü söylersin / Durup
dururken…” Buradaki “dostun küsmesi” hâli insanın içini burkuyor
zira o dönemde en çok yaşanan, bu. Ahmet Kaya, Livaneli’yle aynı
dönemde bu durumu “yüz çeviren dostlar” dizesiyle anlatmıştı. Bütün
bunlar bir yana, dönemin fotoğrafını çeken, 1990 tarihli bir Mozaik
şarkısı… “Bildiklerimiz”, daha çok [sanki bugünü anlatan] “polis
kimlik sorar” dizesiyle hatırımızdadır ama şarkının sözleri, 1980
sonrasında yaşananları bugüne taşıyor: “Her şeyin adı değişir /
Okunmaz yakılır kitaplar / Karın doyurmaz sinema / İstedin mi
çıkılmaz yurtdışına…”
Darbelerin, özellikle 12 Eylül darbesinin yaptığı şey açık:
Geçmişi silmek ve öncesinde hiçbir şey yokmuş gibi davranmak. 15
Temmuz başarılı olsaydı yapacağı buydu. Başarısız oldu ama yine
geçmiş siliniyor. Kimileri, “yeni” Türkiye’nin 15 Temmuz’daki
“direniş” sonrasında kurulduğunu iddia ediyor ve o günü bir
“diriliş” olarak görüyor. Sistem değişirken üstüne basa basa
söylenen en önemli tarih bu. Bunu yapanlar “öncesi”ni yok sayıyor,
unutturmaya çalışıyor. Gazeteler, dergiler ve televizyonlar bir bir
kapanırken onların arşivleri de tarihe karışıyor.
Şunu unutmamak gerekiyor: 27 Mayıs’ı yapanlar, bugünküler gibi
davranmıştı. Menderes iktidarından bunalan halk, “kurtarıcı”
addettiği askeri kucaklamış, “darbe”yi “devrim” addetmiş, hadiseyi
büyük coşkuyla karşılamıştı. Bundan güç alan “kurtarıcılar”, her
şeyin adını 27 Mayıs olarak değiştirdi. Meydanlara, parklara,
caddelere, okullara ve aklınıza gelebilecek her tür mecraya 27
Mayıs ya da onu çağrıştıran isimler verildi. Tıpkı bugün olduğu
gibi. Ankara’da Kızılay adıyla özdeşleşmiş meydanın adı artık 15
Temmuz Milli İrade Meydanı. İstanbul’da, o gece yaşanan “direniş”in
merkezi olarak görülen Boğaziçi Köprüsü’nün adı 15 Temmuz Şehitler
Köprüsü olarak değiştirildi. Kalan illerde de durum farklı değil:
15 Temmuz Meydanı olmayan il neredeyse yok.
Tam bu noktada her şeyi bir kenara koyup etrafınıza bakmanızı
isteyeceğim. Soru basit: 27 Mayıs adını taşıyan kaç yer var? Bir
dönem ortalığı kaplayan İnkılap ilkokulları şimdi nerede? Adları
artık ne? 27 Mayıs’ın izi neredeyse hiç kalmadı. 12 Mart aileleri
parçaladı, çok can yaktı ama iz bırakmadan yok oldu. 12 Eylül
derseniz, Kenan Evren ve arkadaşları iz bırakabilmek için çok
uğraştı ama artık hiçbirinin adı anılmıyor. En azından “hayırla”
anılmıyor. Lafı uzatmayayım, yekten söyleyeyim: Bir yerin adını
değiştirmek ya da dağa taşa bir tarihi iliştirmek, pek işe
yaramıyor. Gün geliyor, devran dönüyor, rüzgâr bambaşka bir yerden
esiyor ve ortalıkta hiçbir şey kalmıyor. Bir şey daha hatırlatayım:
27 Mayıs’ı yapan ve sonrasında memleketi idare eden Millî Birlik
Komitesi, o tarihi Hürriyet ve Anayasa Bayramı ilan etmişti. Bugün
kaç kişi bu bayramı hatırlıyor?
15 Temmuz’da yapılan darbe girişimi başarılı olsaydı ve asker
gelseydi durum bugün yaşadığımızdan daha farklı olmayacaktı. Yine
özgürlükler kısıtlanacak, birileri tutuklanacak, insanlar toplu
hâlde işten atılacaklardı. Darbe girişimi sonrasında yayımlanan
onlarca KHK ile yapılan, kurulacak yeni “kurul”un çıkartacağı
kararnamelerle yapılacaktı. Özneler değişecekti belki ama icraat
aynı kalacaktı ve yine çok canlar yanacaktı.
Toparlayayım: Darbe fena bir şey. Bu konuda iktidarla
hemfikirim. Açık söyleyeyim, hemfikir olduğum tek konu bu ama onda
bile anlaşamıyoruz. Ben “darbe nereden gelirse gelsin, kimi hedef
alırsa alsın fenadır” diyorum; iktidar ise hadiseyi “bize karşı
yapılan darbe kötüdür” yaklaşımıyla sahipleniyor. Darbeyi yapanları
en ağır şekliyle cezalandırıyor ama bu, darbeyi yapanlarla sınırlı
kalmıyor: Barış isteyen, iktidara karşı olduğunu dillendiren,
onları eleştiren herkes bir bir tutuklanıyor, işinden oluyor.
Üstelik bu daha da sürecek…
Bayramlar güzel şeyler. En azından eskiden öyleydi. Bilhassa
“millî” bayramlarda memleket “bir”leşir, her türden düşünce tek
potada erir, insanlar bayramı ortak bir coşkuyla kutlanırdı. Bugün
“bayram” dediğimiz, ayrıştırıyor. 15 Temmuz, “Demokrasi ve Millî
Birlik Günü” ilan edildi ama yazık ki iktidarın söylemi günün
adıyla örtüşmüyor. Yapılan şarkılar bile öyle: “Darbe yapacakmış
itin birisi / Milleti hesaba katmamış hele / Sökmez top tüfek vatan
halkına / Ülke yıkacakmış bak ite hele // Yiğittir yiğidin adı
Erdoğan / Yiğittir milletin öcünü alan / Soytarıdan hoca olur mu
ulan / Darbe yapacakmış bak ite hele…” Sözlerinden bir kesiti
aldığım şarkı, Tuncay Okutan imzalı. İsmail Türüt’ten Ümit Besen’e,
Erhan Güleryüz’den Uğur Işılak’a pek çok insan şarkılarında
“destan”ı anlattı.
Gönül isterdi ki bu yazıyı şarkılarla süsleyeyim, güzel
bitireyim. Yazık ki bugünü anlatan, yukarıda bir örnekle andığım
şarkılar fena. 2016 yılının 11 Eylül günü, darbeden iki ay sonra, o
güne kadar yayımlanan şarkılardan bir kesiti duvaR’da yayımlanan
bir yazımda yan yana getirmiştim.
Sonrasında şarkılar arttı ama hiçbiri “birlik” üzerine değil.
Toplumu ikiye bölen şarkılar bunlar. Hiçbiri dile düşmedi,
alanlarda coşkuyla söylenmedi.
Kimi şarkılar bugün nefretten söz ediyor, dinleyene düşmanlık
aşılıyor ama etki alanları sınırlı. Dilden dile yayılan, kitlelerce
söylenen barış şarkıları hiç de az değil. Umudumuz varsa,
bundan.