Bilinçli bir karamsar: Edip Cansever’in mektupları

Edip Cansever’in Alev Ebüzziya’ya yazdığı mektuplar, 'İki Satır, İki Satırdır (Alev Ebüzziya’ya Mektuplar 1962-1976)' adıyla Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı.

Abone ol

Edip Cansever’in 1962-1976 yılları arasında seramik sanatçısı Alev Ebüzziya’ya yazdığı mektuplar, Habil Sağlam tarafından yayına hazırlanıp Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı. Edip Cansever’in poetikasından gündelik hayatının ayrıntılarına kadar pek çok bilgi içeren kitap, edebiyat tarihi araştırmaları için önemli bir kaynak niteliğinde.

Mektup türü, edebiyat tarihinin önemli kaynaklarından birini teşkil eder çünkü yazın insanları hakkında bilinenin ötesine geçmemizi sağlar. Öte yandan mektupların yayımlanması etik bir tartışmayı da beraberinde getirir. Kişinin en özelini yayımlamak doğru mudur yanlış mıdır? Bu bağlamda mektup, günlük gibi eserleri elinde bulan kişi çetin bir muhakeme içerisindedir. Nitekim, Alev Ebüzziya’nın 1962-1976 yılları arasında yazılan mektupları 2021 yılında Türkiye okuruyla buluşturması belki de bu muhakemenin ürünüdür. Etik tartışmaları bir yana koyarsak, kişisel olanın okurla buluşması gerek okur gerek bilim insanları açısından önemli bir husustur. Oysa kitabın önsözünde Edip Cansever’in Alev Hanım’ın mektuplarını yaktığını öğrenmekteyiz çünkü yaklaşık 14 sene süren mektuplaşmanın ardından Alev Hanım evlenmiştir, şair de platonik aşkı imkânsız bir hal alınca bütün mektupları yakmıştır. Alev Hanım ise “bu satırları imha etmeye gönlünün el vermediğini, bunun kendi sorumluluğunu aşan bir karar olduğunu söylüyor ve ekliyor: ‘Edip Cansever’in mektupları yok edilemezdi’” diye yazıyor Sağlam. Ebüzziya’nın bu hassasiyeti sayesinde okur olarak pek çok şey kazandık zira Türkçe yazında biyografi ve portre çalışmalarına maalesef yeterince yer verilmemekte. Mevcut biyografilerin çoğu, bir yazın insanın hayatındaki magazinsel verinin ön planda olduğu popüler kurgulardan ibaret. Edip Cansever hakkında da sağlam bir biyografi çalışması olmadığını belirtelim. Son beş senede dikkatimi çeken çalışmalardan biri Ülkü Uluırmak’ın ‘Edip’in Lastik Topu’ adlı eseriydi. Ancak, Orhan Kahyaoğlu’nun 'Edip Cansever: Lastik toptan Ruhi Bey’e yazısında belirttiği üzere “Uluırmak, şairin 1986’daki ölümünün ardından, Cansever’i odak alan bir biyografik roman yazmak istiyor. Bu vesileyle şairin birçok dostuna ve ailesine sorular hazırlıyor. Ancak kitabın önsözünde değindiği gibi farklı nedenlerle Cansever’in bazı önemli dostlarından beklediği yanıtları alamıyor.”(1)

Makalelere, tezlere baktığımızda ise genel anlamda Cansever şiirlerinin farklı eleştiri kuramları altında incelendiğini görmekteyiz. Bunların çoğunda İkinci Yeni dışında bir şair olduğunun altı çizilmekte. Oysa zaten İkinci Yeni’nin bir akım olmadığını bilmekteyiz. Üstelik başlı başına bir tartışma konusudur İkinci Yeni: Asım Bezirci, 'İkinci Yeni Olayı' kitabında bu şiirin akım mı olay mı olduğunu irdeler, Attîlâ İlhan ise 'İkinci Yeni Savaşı' kitabında ve müstakil yazılarında bu şiire karşı çıkarak İkinci Yeni’yi Garip’in boşluğunu dolduran Menderes Diktası şiiri olarak tanımlar. Yalçın Armağan da 'İmkânsız Özerklik' kitabında Garip akımını makbul şiir başlığı altında değerlendirirken İkinci Yeni’yi şiirdeki özerkliğe yaklaşan bir yerde konumlandırır. Akım konusuna dönersek, Edip Cansever İkinci Yeni’yi bir akım olarak asla görmemiştir. 'Gül Dönüyor Avucumda' kitabında yer alan Edip Cansever’le Yaşamı Besleyen Ölüm Üstüne (Adnan Benk, Nuran Kutlu, Tahsin Yücel) adlı söyleşide şöyle demektedir:

“Şunu hemen açıklamak istiyorum. Ta başından beri, o Pazar Postası yıllarından, 1957’lerden beri, İkinci Yeni diye bir ad koydular üç beş şairin çıkışına ya da değişmesine. Gene başından beri kimse İkinci Yeni’nin bir akım olduğunu kabul etmedi. Bir İlhan Berk çıktı, İkinci Yeni’nin bir akım olduğunu savunan. İlhan Berk çok ayrı bir şair, söylediği sözler de kendi şiiri üzerinedir, kimseyi ilgilendirmez. Yani biz zaten birlikte çıkış yapmış değiliz. Onun için, demin de söyledim, konuşacaksam ben diye konuşmak zorundayım, biz diye konuşmak hakkına sahip değilim, o zaman da, ben diye konuştuğuma göre, soru bana yöneltilmeli demek istiyorum. Çünkü ben İkinci Yeni akımı diye bir akım kabul etmiyorum ki!”(2)

Böylelikle şairi kabul etmediği bir akım içerisinde görmek yahut zaten kabul etmediği bir akımdan nasıl ayrıldığını göstermek ne derece doğrudur bilinmez fakat Cansever’in poetikasına, yazım tekniğine sirayet eden bazı hususları mektupları ışığında okumak önem arz eder, diye düşünüyorum.

Edip Cansever, TRT’de yayınlanan bir söyleşisinde Ben Ruhi Bey Nasılım? şiiri hakkında şöyle der: “Uzun şiirleri şiir yapan öğelerden biri de öyküdür. Bunun dışında şiirin sonuna doğru tiyatro imkânlarından da yararlandım.”(3) Dolayısıyla olgunluk dönemi ürünlerinin peşine belki bu iki izlek üstünde düşmek gerekir. Mektuplarında geniş zaman ve şimdiki zaman tercih eden şair, dilek-istek kiplerini kullanarak tahayyüller yaratır. Bu da mektuplarında dahi tiyatroyla dirsek temasında bir üslup tercih ettiğinin göstergesidir. Şiirde öyküselliğe gelirsek de mektuplarda sık rastladığımız bir isim görürüz: Çehov. Şair, belli ki insanın psikolojik unsurlarını ön planda tutan durum/kesit öykücülüğünü iyi bilmektedir. Nitekim gündelik yaşamı da sıradanlığın içinden kesitler çıkarmak üzerine kurulu ince gözlemlerden oluşmaktadır. Öyle ki kendini “görünmeyen olayların tarihçisi” olarak tanımlar. Öte yandan tiyatroya, özellikle tragedyalara ilgi duyar. Bilhassa Sofokles’e olan ilgisi mektuplarına da yansır. Mektuplarda pek çok isim geçse de Dostoyevski, Camus ve Kafka diğer isimlerin arasından sıyrılır. Kendini çekingen, sessiz, yalnız, tedirgin, içe dönük, bir yerde ise bilinçli bir karamsar olarak niteleyen şairin “Tanrı yoksa her şey mubahtır” diyen Dostoyevski varoluşçuluğuyla Camus absürdizminden etkilendiği kuvvetle muhtemeldir.  Varoluşçu felsefenin ayrıntılarına girmesek de temelinde ateizm olduğunu belirtmeli. Bu paralellikte Cansever de Tanrı’ya inanmayı denemiş ve başaramamıştır fakat sanatı tanrılaştırmıştır. “Sanat için de aynı mantık geçerli. Elindeki çamuru düşün, beynimdeki kelimeyi düşüneyim. Nasıl bir Allah yaratacağız bu malzemeden” demektedir. (s.89) Şair, kendini uyumsuz (absürt) görmekte, şiiri mutlak varlık olarak konumlandırmaktadır. Uyumsuzluk sadece psikolojik boyutta kalmaz, fizyolojik özelliklerini de kapsar. Ellerini, ayaklarını, saçlarını da uyumsuz görür. Terzisi Simon, şairin kolları kısa, elleri uzun olduğu için ona kısa ceketler diker, hatta ona sitem eder: “Eee, siz nasıl bir âdemsiniz ki böyle, söyleyin ne yapsın Simon?” Berberi Stavro ise “biz saç kesmeyiz, baş düzeltiriz, değil mi Edip Bey?” diye sorar.

“Görüyorsun ya, senin karşına eli yüzü düzgün bir adam olarak çıkmama imkân yok. Hadi, motorla bir gezinti yapalım, desem, motor bozulur. ‘Burada midye tavasını iyi yaparlar’ desem, midyeden zehirleniriz. Coşsam, şiir okumaya kalksam, ikinci mısrada tökezlerim. Bir zamanlar tanrıya inanmaya kalktım, bir türlü tutmadı.” (s.165)

Bunun ardından bütün hayatını bir terslik dizgesi olarak tasvir eder. Bu dünyaya ait hissedememekten doğan karamsarlık onu içmeye sevk eder. Meyhaneleri, şarap evlerini, dost evlerini dolaşır ve mütemadiyen içer. Öyle ki mide rahatsızlığı yüzünden “içkiyi azalttığı” vakit dahi günde dört beş birayla yetindiğini belirtir. Elleri titrer, uyku uyuyamaz, sürekli terler, hem fiziksel hem de ruhsal olarak sağlıksızdır. Kendisine “nevrasteni”, eski dilde “sinir zafiyeti”, teşhisi koyar. Hayatı yaşıyor gibi değil ölümün kum saatinde sıkışıyor gibidir.

Bu ruh haleti mektuplara da yansır. Alev Hanım’a yazdığı mektuplar hem iyi hem de kötü hissettiği zamanlarda coşku dolu ve abartılıdır. Alev Hanım’ın mektupları geciktiğinde daha çok yazar, bütün hayatı Alev Hanım’dan ibaretmiş gibidir. Bazen fazla üstüne gittiğini anlar, onu kırıp kırmadığını sorar, ondan “seni seviyorum” cümlesini duymak için âdeta yalvarır. Aşkına karşılık bulduğunu tasdik etme istencinden asla vazgeçmez. Ebüzziya’nın mektupları elimizde yoktur fakat Edip Cansever’in mektuplarından Alev Hanım’ın onu kaybetmekten korktuğunu ifade ettiğini öğreniriz, daha mesafeli bir tavrı vardır. Edip Cansever ise onun hediye ettiği kazakta onun saç tellerini düşleyerek onunla sevişmek ister, bazen de kendini tutamaz:

“Öpülecek ne kadar yerin varsa… Erotizm, insanın kendisiyle anlaşmasıdır. Mı?” (s.121)

Öte yandan manipülasyon tekniklerine de başvurur. Alev Hanım’ın burjuva olduğunu -ki Ebüzziya burada dipnot koyarak ailesinin burjuva olmadığını ifade eder- kadının bu zihniyetle savaştığını ama tam olarak bundan sıyrılamadığını vesaire söyler, kibar kelimelerle onu çözdüğünü ima ederek onu kendine bağlamak istiyor gibidir. Üstelik burjuva bir aileden gelen kendisidir… Yani, kendini ona yansıtarak hem eksikliklerini onun üstünde çözmek hem de kadının kendince bulduğu zayıf noktalarını elinde tutarak onu kuşatmak ister. Bir yerde ise “yazmazsan seni öldürürüm” der.  Kısaca taşkın bir âşık portresi çizer fakat bu kadar sevdiği bir insanı görmek, ona kavuşmak için Danimarka’ya asla gitmez, bunun için hiçbir çabası da yoktur, tek “makul” açıklaması şudur:

“Danimarka’ya gelmeyi hiç kurmadım mı sanıyorsun? Bunu o kadar çok düşündüm ki, düşlerime bile girer oldu. Hatta Oraya gelmek, hiç dönmemek, dünyaya birlikte bakmak… Ama, tam burada, matematiğin en çirkin yanı karışıyor işte. Yani, demek istiyorum ki, param yok Alevci. Dükkâna elli bin liraya yakın borcum var. Jak bir harcıyor, ben üç. Gerçi dükkândaki hissem bu borcu karşılayabilir. Ama böyle devam edersem, sermaye yavaş yavaş Jak’a geçebilir ki…” (s.179)

Ortağı bir harcarken kendisinin üç harcamasına rağmen Danimarka’ya gitmek için hiçbir teşebbüste bulunmaması akla yazınsal bir soru getirir: Proust okuyan ve en çok Kafka vurgusu yapan Cansever, mektubu edebi bir talim olarak kullanıyor mudur? Zira Proust mektup türünü böyle görmüş ve binlerce mektup yazmıştır. Kafka da mektubu aynı şekilde görür, sevgilisiyle asla vuslata ermek istemez çünkü sürekli kavuşamama hali onun edebi taliminin tek koşuludur. Deleuze ve Guattari, 'Minör Bir Edebiyat İçin' kitaplarında bunun altını çizmektedir. Kafka’da içeriği anlatımın oluşturduğu, onun önce sözce yarattığını, bu minvalde vuslatı asla istemediğini çünkü onun için aşk mektubunun aşkın yerini aldığını ifade ederler ki bu teknik yüzünden yazarın roman yazamadığını, tekniğinin hikâyeye ve uzun hikâyeye uygun olduğunu belirtirler. Bunu göz önünde bulundurduğumuzda Cansever eserlerindeki tahkiye daha anlamlı olur çünkü kendisi de umutsuz âşık rolünü üstlenerek vuslattan kaçan, bunun için çeşitli engelleri bahane gösteren bir şairdir. Üstelik mektuplardaki anlamsızlıktan -kendine ait olan anlamdan- sevinç duyar: “Kimi mektuplarımda cümleleri, gereğince anlayamadığını yazıyorsun. Böylesi sorularını cevaplamama imkân yok. Nedeni şu: Mektupların da bir havası var elbette; her biri, çeşitli durumların ürünü. Ve bu mektupların içindeki cümleler, o mektuplardan koparıldı mı, anlamını değiştiriveriyor çoğu zaman. Tamam mı Alev reis? Ve birtakım şeyler var ki, çözümü güç bilmeceler gibi; yalnız bir tek insanı karşılayabiliyor. Bırak, Edip de, bir iki cümleyi kendine yazsın mektuplarında.(4)” (s.38-39)

Nitekim, dikkatli okur onun birçok şiirinin ham halini mektupların arasında çekip alabilir; “SEVİLDİĞİMİ ÇOK İYİ BİLMEK İSTEDİĞİM masada. Masa olmayan o masada. Gelsin bu Alev artık buralara masada. Bach masada. İsa masada. Masada…”  (s.103) Masa da Masaymış Ha şiirini; “Ve insanlar koro halinde şiirlerimi okuyorlar bana” (s.112) cümlesi Ben Ruhi Bey Nasılım? şiirini akla getirir. Örnekler çoğaltılabilir… Şüphesiz niyet okuduğumu yahut zorladığımı düşünenler olacaktır ancak beni bu arayışa yönelten şairin kendisi:

“Bakalım Yeni Dergi’deki şiirleri sevecek misin? Ben özellikle CİN şiirini tutuyorum. Ve bu şiirler sana hiç de yabancı gelmeyecek. Birçok satırını yazmıştım sana; ya mısra ya cümle olarak.(5)” (s.158)

Mektuplarla ilgili yazacak çok şey var fakat bu yazının boyutunu aştığı için kısaca değinmekle yetineceğim: Toplumsal sorunlarla çok ilgili değil Cansever, bu hassasiyet, mektupların başında maden işçilerinden bahsetmesi gibi ara ara karşımıza çıkmakta. TİP’i desteklediğini ve daha sonra partiden ayrılacağını biliyoruz. Nitekim mektuplarında iktidarı anlamadığını söyleyen şair TİP’ten güncel politikayı anlamadığını söyleyerek ayrılacaktır. Daha çok bireysel bunalımıyla ilgileniyor gibidir. İkinci olarak, “meyhane biricik sığınağım” diyen şair, dönemin meyhaneleri, meyhanecileri, dergileri, yazın insanları vb., kısaca dönemi hakkında şahane bir tasvir sunar. Son olarak, şairin okuma dünyası ve hangi sanatlarla ilgili olduğu da görülebilir. Mesela, Sinematek’te sık sık film izler, sinema konusunda ise Bergman ismi ön plana çıkmaktadır.

Kısaca, bu mektuplar sayesinde pek çok soru sorulabilir, Edip Cansever’in poetikasına farklı bir gözle bakılabilir ve mektuplardan gerek şaire gerek sanata gerekse o döneme ait sayısız bilgiye ulaşılabilir. Bu yönleriyle Habil Sağlam’ın hazırladığı 'İki Satır, İki Satırdır (Alev Ebüzziya’ya Mektuplar 1962-1976)' edebiyat ve edebiyat tarihi açısından önemli bir kaynak olarak raflarda yerini almakta.

  1.  https://t24.com.tr/k24/yazi/edip-cansever-lastik-toptan-ruhi-beye,923
  2. Adam Yayınları, 1998, s. 118
  3. https://www.youtube.com/watch?v=gKaWkPf3rWY
  4. Vurgu bana ait. Görüldüğü gibi bir muhataba yazdığı mektuplarda dahi kendine ait bir sözce, bir anlatım biçimi korumak ister.
  5. Vurgu bana ait.