Geçtiğimiz dönemde aynı hafta iki kişiyle tanıştım. Yerlerde
sürünen aşk hayatım bir anda şenlendi. Bu işler böyledir
bilirsiniz... Ya hep ya hiç. Tanımaya çalıştığım ve ikisini de hoş
bulduğum bu iki kişi, birbirlerinden geceyle gündüz kadar
farklıydılar. Arkadaşlarımı arayıp hangisiyle görüşmeye devam etmem
gerektiğimi bilemediğimi, birinin ruhuma uygun, diğerinin "kağıt
üzerinde" çok uygun olduğunu söylerken buldum kendimi. "Kağıt
üzerinde uygun", toplumun benim yanımda görmek istediğini
düşündüğüm, beklentilere uygun bir adam... Bu beklentilere o kadar
takılmışım ki, konuşurken kendimi duymuyorum bile. Ya ben kimim ki
gönlümün istediğini yapayım? Oluyor mu öyle?
Her gün ama her gün bu beklentilerin içinde yaşıyoruz. İşe
gidiyoruz, işten geliyoruz. Kurumsal dünyada "aşırılıklardan"
kaçıyoruz, mümkünse duygularımızı belli etmiyoruz. "Mail" atıyoruz,
"birini loopa alıyoruz", toplantılara giriyoruz ve bir gün bu
düzenden çekip gitme hayalleri kuruyoruz. Bugün değil. Bugün değil;
çünkü beklentileri boşa çıkaramayız. Aslında hiçbir şey ifade
etmeyen camdan kurumsal ödülleri rafa dizmeli ve LinkedIn’de o
"terfi ettim" duyurusunu yapmalıyız. Mesela...
Toplumsal tanımları, kuralları kim, ne zaman, ne için kurguladı?
Hareketlerimiz, kararlarımız özgür irademizin birer sonucu mu yoksa
fark etmediğimiz, bizden beklenenleri yaptığımız bir manipülasyonun
mu içindeyiz? Zihnimizde yarattığımız soyut bir kutunun içindeyiz.
Sayna Soleimanpour’un Life in Plastic sergisinde, x-ist’in
girişinde ziyaretçilerin de içine girebileceği, bizleri (sanki her
daim ısrarla) bekleyen dev bir "biçilen roller" kutusu karşılıyor
bizleri. Anne, baba, birilerinin başarılı çocuğu, arkadaşı, eşi,
sevgilisi, sanatçı, işçi, beyaz yaka, ünlü, sporcu... Toplumun bize
biçtiği rolleri, rollerimize biçtiği davranış kodlarını kurulu
birer oyuncak bebek gibi oynadığımız birer kutudayız. (Aslında tam
da konuya uygun olarak, sergi ilk açıldığı gün beklentilere uygun
olmadığı için sosyal medyada taşlandı, oraya ayrıca
geleceğiz...)
PERFORMANS VE FOTOĞRAF
Sayna Soleimanpour, bir oyuncak bebek gibi hapsolduğumuz, bir
yandan da bize konforlu ve güvenli gelen etiketler, tanımlar,
görevler kutusunun içinden çıkmaya çalışıyor. 2021 yılında kendini
aynen böyle bir kutuda çektiği "You can be anything – If we let"
fotoğrafından başlayarak kendini özgürleşmek için çıktığı yolda,
yaşadığım hayat plastik mi, diye soruyor: "Gerçekten mutlu muyum?
Bu cümleleri neden seçtim? Tercihlerimin ne kadarı bana ait? Ben
olmak ne demek? Anılarım gerçek mi? Rüyada mıyım?" Yaşadıklarını,
hayatta zorlandığı engelleri, bizlere empoze edilenleri düşünerek
kendi içinde, sorularında ve hayat dediğimiz rüyada kayboluyor.
Sayna Soleimanpour’un işleriyle sanat kariyerinin başında olan
bağımsız yetenekleri keşfeden ve her yıl sanatseverlerin önüne
çıkaran Mamut Art Project’in 2021 seçkisinde karşılaşmıştım.
Pandemi döneminde, sokağa çıkma yasağında İstanbul’un en bilinen
yerlerinde kadın bedenine yüklenen ruh sıkıcı tanımlardan arınmak
için çekimler yapmıştı Sayna. Sanat tarihindeki resimlere de
gönderme yaparak (favorim Eduard Manet’nin "Kırda Öğle Yemeği"ne
İstiklal Caddesi’nde yaptığı göndermeydi) çektiği bu fotoğraflar,
aynı zamanda birer performanstı. İlk kez karşımıza çıkan bu genç
sanatçı ile ilgili asıl beğendiğim nokta, performans, fotoğraf ve
manipülasyonu birleştirmesiydi. Sayna’nın sahneleri kurgulamasını,
hazırlıklarını, deneme çekimlerini sosyal medyada paylaştığı
videolarda izleyebiliyorsunuz (ki bu videolar sergide de olsa daha
da bir anlam katar diye düşünmüştüm). Sanatçı, bir eserin ortaya
çıkış süreci içinde önce serisine uygun eskizler çiziyor, sonra bu
eskizlere uygun mekanlar arıyor, o mekanlarda ışığın geliş yönüne
göre deneme çekimleri yapıyor; alanı kurup eskize uygun çekimler
yaptıktan sonra da fotoğrafları hikayeye uygun olarak manipüle
ediyor.
Sayna ile sergi metni üzerine çalışırken pratiğini
konuştuğumuzda ona neden sadece kendi bedenini kullandığını
sormuştum. Ressam olan babasına küçükken modellik yapan Sayna, 8
yaşından itibaren bu pratikle kendi fotoğraflarını çekmeye
başlamış. "Türkçe konuşulan Tebriz’den Tahran’a taşınmıştık; artık
aynı dili konuşmadığım bir yerdeydim, yalnızdım ve kendi
fotoğraflarımı çekerek oyun oynuyordum", diye anlatıyor. "Ruhum
çıplak benim, günlük hayatta nasılsam fotoğraflarımda da öyleyim;
erkek olsam da yine aynı pratik olacaktı," diyor. Örnek aldığı
sanatçılar da aynı cesur tavırla kendilerini ve eserlerini ortaya
koyuyorlar. Sakıp Sabancı Müzesi’nde görme şansına eriştiğimiz
Marina Abramovi, Rythm 0 performansında kendi bedenini ortaya
koyuyor. Abramovi’nin performasında seyirci sanatçının bedeniyle
fiziksel temasa girip ona zarar verebiliyordu, seyircinin ne kadar
ileri gidebileceğini gözlemleyebileceğiniz bir performanstı.
Sayna’nın kurguladığı sanatsal kompozisyona uygun, kendi bedenini
görsel bir materyal olarak sunan performansında da sanırım
seyircinin sözel şiddete yönelik aşırı eğilimini deneyimlemiş
oluyoruz! Yine Sayna’nın etkilendiği aktivist kadın sanatçılardan
Barbara Kruger’ın ünlü eserinde söylendiği gibi: "Your body is a
battleground."(Vücudun bir savaş alanı.)
"Yandım, piştim. Ölmeden önce öldüm. Varoluşuma dair her
şeyi kucaklamam gerektiğini öğrendim. Ve sonra... Yeniden
doğdum."
Gösterimdeki sergiye dönecek olursak, Life in Plastic, Sayna
Soleimanpour’un geçirdiği ruhsal dönüşümden sonra ortaya çıkmış,
kendi varlığını sorguladığı bir seri. Sergi baştan sona Sayna’nın
kişisel sorgulama ve değişim hikayesini anlatan, parçaların bütüne
vardığı, tek bir hikaye. Serginin girişine yerleştirdiği, bizleri
kalıplara sokan kutuyu yırtma hikayesi bu. Bu kutuya beni kim
koydu? Doğarken bana seçme hakkı verildi mi? Ben neden varım? Ölsem
daha kolay değil mi? Öyleyse öleyim... Kalbini sökerek konfor
alanından çıkıyor Sayna serginin başında ve kalp bir kafeste
yanıyor. Görüntüler, Sayna’nın geçirdiği dönem gibi sert. Andy
Warhol’un Amerikan medyasına yansıyan ölümlü kazaları ve
trajedileri hayatın görmezden gelinen bir parçası olarak ele aldığı
Ölüm ve Felaket (Death and Disaster) serisindeki gibi sert ve
olduğu gibi yansıtmayı seçmiş bu dönemini Sayna. Yaralar alınıyor,
kalpler sökülüyor... "Kötü kadın" olarak yaftalanan Lilith ile
Havva birbirlerinin yaralarını sarıyorlar bir karede. Avcıların
hedefi oluyor Sayna; ruhu parçalanırken sanki bedeni de
parçalanıyor.
Jacques-Louis David’in Marat’ı gibi ölüyor bir ormanda eli
sarkarak. Marat’ın küvetten sarkan elindeki mektubu yerine,
Sayna’nın elinde yenide doğumu simgeleyen bir lotus çiçeği duruyor;
bedeninin üzerindeki mantarlar onu geri dönüştürüyor. Sayna doğaya
teslim oluyor, bir koza içinde yeniden doğuyor. Yeni bir Sayna
karakteri yaratıyor "Yazılımcının Odası"nda. Bu anlatılanlar gerçek
mi? Bu hayat gerçek mi? Biz bir simülasyonda mıyız? Devamını
sanatçının tasarlamaya başladığı Life in Plastic 2 sergisinde
görebileceğiz belki de.
Life in Plastic, Sayna Soleimanpour’un ilk kişisel sergisi.
Kimse henüz Sayna’yı "usta" ilan etmiş değil, kişisel yolculuğu
gibi sanat yolculuğu da uzun olacak, yanacak, pişecek, biz de
izleyeceğiz. Kendine has bir anlatımı, çizgisi var, ne güzel. Sergi
açılışından sonra çıkan haberlere karşı uzun uzun paragraflar
yazasım gelmedi mi? Geldi bir an. Sonra o an geçti. Buyurun, burada
serginin hikayesini anlatıyorum, isteyen okur. İşleri beğenirsiniz,
beğenmezsiniz, o ayrı bir konu, her zaman tartışmaya açık. Diğer
yandan sanatçının da yaptığı açıklamadaki gibi, bu "kadına şiddete
dikkat çekmek isteyen bir çalışma" değil. Ne münasebet, demek
istiyorum? İstanbul’un önde gelen sanat galerilerinden birinde
üzerinde üç yıl çalışılarak çıkarılmış, düşünsel bir altyapısı,
sanat tarihinden referansları olan bir sergi bu; bir PR kampanyası
değil. Bu indirgeme nedir? Sanatçının çoğu yerde adını bile
geçirmeden (çünkü bir reklam olduğuna herkes emin, bu nedir diye
açıp bakılmamış bile), sergiyi gezmeden, metni okumadan, sergiden
iki fotoğrafı alıp “Vay berbat bir PR kampanyası, iğrenç, mide
bulandırıcı,” diye kusmak sizin ayıbınız. Sanat “münasip olanın”
yaratıldığı bir alan değil; yaşadığımız onca gerçek şiddetten
rahatsız olmayanların, anlamadan dinlemenden sanat eserinden
rahatsız olup sanatçıya ve eserlere sözel olarak hep beraber
saldırması ancak endişe verici bir durum. Sadece beklentilerinize
yönelik diyaloglar, görüntüler istiyorsanız açıp Survivor
izleyebilirsiniz. Size iyi geceler dileriz, yine de her zaman
sergilere de bekleriz.
Sayna Soleimanpour’un “Life in Plastic” başlıklı ilk kişisel
sergisi 18 Mayıs’a kadar x-ist’in Karaköy’de yer alan mekanında
görülebilir.