Bedia Ceylan Güzelce’den suça ve suçluya dair bir sorgulama: Soyka

Bedia Ceylan Güzelce, Çınar Yayınları’ndan çıkan son kitabı “Soyka”da hiç istenmemiş ve sevilmemiş genç bir kadının yaşam öyküsünden yola çıkarak suç ve suçlu kavramlarını irdeliyor.

Abone ol

DUVAR - Romanlarında dolaşılmamış sınırlarda gezinmeyi seven Bedia Ceylan Güzelce, son romanı “Soyka”da yine bu dünyaya ait değilmiş gibi görünen karakterler çiziyor fakat bu kez oldukça bu dünyaya ait bir hikâye anlatıyor. Önceki eserlerine kıyasla, olaylar nezdinde gerçeklikle daha sıkı bağlar kurarken; her biri Atılgan’ın Aylak Adamını ya da Camus’nün Yabancısını anımsatacak derecede toplumdan, bireyden hatta gövdelerinden kopuk karakterleriyle bu bağları zayıflatıyor. Gel gelelim bu karakterler, sofistikelikleriyle öykünebileceğimiz noktalarda değil; tanıdık çiğlikleriyle yüzleşerek pek de sevmeyeceğimiz türdeler. Bu karakterlerle donanmış “Soyka”, polisiye soslu bir aşk ya da sancılı bir yaşam hikâyesi.

SAHİ, KADININ ADI NEDEN SOYKA?

Soyka, nam-ı diğer Zeynel, polis memuru Semih ile başkomiser Demir’in Cihangir’de çaldıkları bir kapının ardından çıkarak giriyor hayatımıza. Bir cinayet şüphelisi ve bunun dışında bir çok şey ya da hiçbir şey. Ölü bulunan genç bir adamın zanlısı olarak sorguya alınan Soyka, başkomiser Demir’in izlediği alışılmışın dışındaki sorgu tekniğiyle tüm yaşamıyla yüzleşmeye başlıyor. Bu yüzleşme, adının neden Anadolu’da ölülerin ardında bıraktıkları eşyalar anlamına gelen soyka olduğuyla başlıyor. Sahi, bu genç kadının adı neden soyka? Tüm kitap neredeyse bu soruya yanıt arıyor. Ama herhalde en doğrudan yanıtı yine Soyka’nın kendisi veriyor: “adım değil, hikâyem soyka.”

Adana’da hasbelkader dünyaya gelen bir kız çocuğu Soyka. Asıl adının Zeynel olması da tamamen soykalığından. Her nedense öylesine istenmeyen bir çocuk ki ona bir isim bulma zahmetine bile katlanmadan, ölüp göçmüş ağa dedesinin adını vermişler. Soyka’nın öyküsü, buruk denemeyecek kadar paramparça ve acımasız. Annesiyle babasının gözleri arkada kalmadan artlarında bıraktıkları; öyle olmamasına rağmen zorla üveyleştirilmiş bir annenin gölgesinde büyümeye çalışmış, tüm çocukların iplerle bağlanmasını normal sanmış bir çocuk.

Soyka’nın öyküsünde kendi kadar tüm yan karakterler de soyka. Hepsi büyük birer kaybeden olarak tasvir edilmiş, dünyada nefret, öfke, kıskançlık belki de sapkınlıktan başka hiçbir duyguyla yüzleşmemiş karakterler. Bu karakterlerin gölgesinde filizlenen Soyka ise yine de insaniyete daha yakın. Yediği onca tokada rağmen umudunu hemen toprağa gömmeyen, sevdiğinin peşinden giden, otobüsteki muavine ‘kardeşim’ diye seslenebilen ve sonra nihayetinde yine, yeni bir tokat yiyen.

Soyka’yı sorgu masasında başkomiser Demir’in karşısında oturtan cinayet ise herhangi birinin cinayeti değil. Soyka’nın şu hayatta en çok sevdiği üç kişiden birinin ve muhtemelen onu en çok seven adamın, Salih’in öldürülmüş olması. En az Soyka kadar yalnız olan hem de Soyka’nın aksine hiç insan içine karışmaya hevesi olmayan Salih’in ölümünün ardında, temas ettiği tek insan olarak bu genç kadın kalıyor. Ölünün arkasında kalan tek kişi de ölümün tek şüphelisi oluyor.

Soyka, Bedia Ceylan Güzelce, 152 syf., Çınar Yayınları, 2018.

'SİZ ŞİMDİ TABANCAYI YA DA KURŞUNU TUTUKLUYOR MUSUNUZ?'

Bu genç kadının yaşam öyküsüyle birleşen cinayet düğümü, suçlunun kendiliğinden mi ortaya çıktığı yoksa koşullar tarafından inşa edilen bir karakter mi olduğuna dair yanıtlanması pek de kolay olmayan ama sorulması çok gerekli sorular soruyor: “Siz şimdi tabancayı ya da kurşunu tutukluyor musunuz? Tetiği sorguya alıyor musun, “Nasıl çektiler seni?” diye soruyor musunuz?” Yazar, salt bir polisiye anlatmanın ötesinde, seçtiği olayın ve yarattığı karakterin derinine doğru bir yolculuğu tercih ediyor. Klasik olabilecek bir cinayet hikâyesinde daha önce çalınmamış kapıları çalarak suça suçlunun penceresinden bakmayı, ‘suç’ ve ‘suçlu’ kavramını sorgulamayı teşvik ediyor.

Bedia Ceylan Güzelce, “benim hikâyem” alt başlığıyla yayımlanan “Soyka”da gerçekten özgün bir hikâye kurguluyor. Üstelik kendi benliğinde kaybolmuş, yan yana dursalar da aslında birbirlerine hiç bağlanmamış karakterleriyle varoluşa ilişkin, üzerine konuşmaya ve düşünmeye pek yanaşmadığımız noktalara değiniyor. Gelgelelim bu anlatı, birkaç yerine oturmayan taş ve zihinde tortu bırakan mantık hatasıyla hazmı zorlaştırıyor. Buna en belirgin örnek, Soyka’nın Salih’e hediye ettiği ve Salih’in sinirlenip sobada yaktığı, ambalajı ilk kez açılmış cep telefonu için “Sobaya atmak yerine açıp baksaydı, gizlice çektiğim fotoğraflarını görebilirdi” demesi olabilir. Bu, dikkatli okurların, özellikle detayları bir ödev gibi takip eden polisiyeseverlerin, kafasına takılabilecek türde bir detay.

Bu teknik aksamalara rağmen Güzelce’nin Soyka’nın hikâyesini, Demir başkomiserin kelimeler üzerinden izlediği bir sorgu yöntemiyle anlatma tercihi, okur açısından pek alışılmadık ve akıcı bir okuma deneyimi yaratıyor. Zira bu tercih, yazarın şiirsel bir tınıyla “benim hikâyem” şiarını tekrarlamasına fırsat tanıyor. Bu da kitabın kurgusuna okurunu saran bir nitelik kazandırıyor.