Batılı bir meslektaşa açık mektup

Amsterdam'da bu yıl 6'ncısı düzenlenen Uluslararası Edebiyat Festivali "Read My World"ün teması Türkiye. 70’ten fazla yazar, sanatçı ve gazetecinin katılacağı festival öncesinde Hollandalı gazeteci Raşit Elibol ile Türkiyeli gazeteci Ali Duran Topuz arasında bir mektuplaşma gerçekleşti. Bu diyalog çerçevesinde gazeteciler “özgür konuşmanın” farklı bağlamlardan anlamlarını araştırıyorlar. Gazeteciler, yanıtları daha sonra yayımlanmak üzere bu konuyla ilgili birbirlerine bir dizi soru sordular. 12 Ekim gecesi program boyunca, iki gazeteci diyaloglarının sonuçlarını sunacak. Her biri, kendi çalışmalarından, diyalog bağlamında yazılmış bir parçayı okuyacak. Bu program farklı gazetecilik bağlamlarında ortaya çıkan fikirlerin ve bakış açılarının diyaloğunu vurgulamayı amaçlıyor.

Abone ol

DUVAR - Sevgili Raşit Elibol,

Batılı bir meslektaşımla ifade özgürlüğünü konuşacaksam nereden başlamalıyım? Konuşmaya girişmek üzere ilk yazı için oturduğum ana kadar bu kadar zor bir soru olduğunu bilmiyordum bunun.

Ben de Hollanda, Danimarka ya da Almanya gibi bir Batı ülkesinden konuşuyor olsam, insan hak ve özgürlüklerini tehdit eden küresel eğilimlerin (popülist demagogların yükselişi, ırkçı-ayrımcı eğilimlerin güçlenmesi, insan hak ve özgürlüklerinin gerilemesi ve savunucularının risklerinin artması, güçlü firmaların doğrudan ya da dolaylı biçimde editoryal bağımsızlığı aşındırması, meslek örgütlerinin etkilerinin giderek azalması) bizi de nasıl etkilediğini ve etkileyebileceğini konuşur, çareler hakkında fikir alışverişi yapardık. Konuşacağım meslektaşım da benim gibi “Batı değerleri” dairesinin dışındaki bir ülkeden olsa, bu değerlerin tanımlarıyla ülkemizdeki hal arasındaki farkları ve elbette bunların çaresini konuşurduk. Fakat konuşacağım kişinin “Batı”da, hem de Hollanda gibi “ifade özgürlüğü”nün güçlü olduğu veri kabul edilen bir ülkedeyse, soru sıkıntılı bir hal almaya başlıyor. Oradaki durumu merak ediyorum elbette: Meslek örgütleri ne halde? İfade özgürlüğünü siyasi otoriteye, ekonomik egemenlere, daima manipülatif hamleler içinde olan sermaye gruplarına ve popülist eğilimlere karşı korumak için ne türden tedbirleri var? Ya akademiyle ilişkileri? Peki kendi ülkelerinin dışındaki durumlara ilişkin bakış açıları neler? İfade özgürlüğünün olmadığı yerlerden, zayıf olan yerlere ve küresel eğilime uygun olarak gerileyen yerlere nasıl bakıyorlar? Oralardaki meslektaşları ve meslek kuruluşlarıyla ilişkileri ne merkezde? Biz, ifade özgürlüğünün giderek silikleştiği ülkelerdeki mesleki duruma ve meslektaşların durumuna ilişkin dayanışma eğilimi var mı yoksa bu arkaik bir fikir mi?

Bunları merak ediyorum fakat aynı meraka cevap verirken sanıldığından daha çok zorlanacağım: Burada meslek örgütlerinin hali berbat. Siyasal otorite kendini destekleme özgürlüğü dışında bir özgürlük tanımıyor. Sermaye grupları çıkarlarını koruyacak yayınlar dışında yayınlara hoş bakmıyor ve üstelik hükümetin rahatsız olacağı türden yayın yapanlara aynı hükümetin baktığı gibi düşman, hain gözüyle bakıyor. Muhalif ya da alternatif yayınlarla etkili olmaya çalışan meslektaşların tamamı kendisini her an yargı karşısında bulabilir. Üstelik durumu tasvir etme çabası fazla ileri giderse, ülkeyi düşman ülkelere kötüleme kabahatini işlemiş olacağım. Üstelik, mesele sadece mevcut iktidarla ilgili de değil o kadar, ondan önceki dönemde gazete binaları bombayla havaya uçuruldu, gazete dağıtan çocuklar sokaklarda kurşunlandı. Son otuz yıl içinde oldu bunların hepsi, daha 10 yıl önce bir yayın yönetmeni (Hrant Dink) gazetesinin önünde katledildi. Zorluk hem bunları sayarken karşı karşıya kalacağım hukuki risklerle ilgili hem de bunların neye yarayacağıyla ilgili. Gerçekten, Hollanda’daki durumda sorunlara ilişkin liste ile Türkiye’deki durumlara ilişkin listeleri çıkarmak neye yarayabilir? Bilmeye yarar elbette ve bunun kötü olduğu söylenemez fakat sonra? İfade özgürlüğü açısından daha iyi durumdaki ülkede yaşayan ve çalışan kişiyle daha kötü durumda olan ülkede yaşayan ve çalışan kişinin sohbeti, iyiliklerin ve kötülüklerin listesini çıkarma dışında bir işe yarayabilir mi? Türkiye’den yazan kişi olarak, yaramasını umuyorum, fakat nasıl sorusuna cevabım yok.

Aslında bu son soruya daha önceden düşünülmüş cevaplar olduğu malum, işte uluslararası mesleki dayanışma fikri, özellikle de çalışanların dayanışması. Arkaik görünme pahasına devam edeceğim: Devletler çıkarları ekseninde küresel olarak işbirliği yapabiliyorken, sermaye aynı şeyi yapabiliyorken, çalışanların da aynısını yapması hiç de yanlış bir fikir gibi görünmüyor. Eski, Marksist tınılı bir fikir bu malum. Hollanda’da yaşayan bir fikir mi peki? Orada çalışıp Türkiye’yi yakından izleyen, olan bitenden kaygılanan, dayanışma duygularını ileten meslektaşlarım var, birçok başka Avrupa ülkesinde olduğu gibi. Fakat bu fikir özgürlüğünü korumaya yönelik güçlenmekte ve küreselleşmekte olan bir enternasyonel dayanışma üretmeye gönüllü bir kaygı ve duygudaşlık mı, bilmiyorum. Avrupa içinde, hiç değilse ifade özgürlüğünün bu kurucu coğrafyasında böyle bir örgütlülük var mı onu da bilmiyorum. Sendikalar dahil meslek örgütleri ve bizim “sivil toplum kuruluşu” dediğimiz yapıların Avrupa içinde ifade özgürlüğünü korumak üzere etkili bir yapılanması var mı? Varsa, bunun küreselleşme eğilimi var mı yoksa Avrupa ile sınırlı mı?

Bunları bilmek isterim. Karşılıklı şikayet listesi alış verişinden daha iyi bir bilgi bu.

Bu bilgilerden sonra konuşmanın devamı yine kolay görünmüyor benim için, can sıkıcı olabilecek sorular sormaktan başka. Örneğin, bütün Batılı özgürlükler için olduğu gibi ifade özgürlüğü için de Batı’daki “iyi” durumun, diğer ülkelerdeki, “kötü” durumun bir verimi, bir sonucu olabileceğine yönelik tezleri de konuşmak isterim. Çünkü bu tez doğruysa, konuştuğum meslektaşımın kişisel duygu ve düşünceleri ne kadar iyi, güzel olursa olsun, yapısal yani kişileri kat kat aşan bir sorunla karşı karşıyayız demektir. Çünkü batılı hak ve özgürlükler setinden uzak ülkeler, yine Batılı ülkeler tarafından “özgürlük düşmanı, demokrasi karşıtı” vs ifadelerle tanımlanmaya başlandığında, felaket kapıları açılıyor: Yaşadığım ülkenin iki komşusu, Irak ve Suriye bu şekilde mahvedildi. Özelde Hollanda genelde Batı medyasının bu tür süreçlerdeki tutumlarının ne olduğunu, ne olabileceğini çok merak ediyorum. Batılı anlamda ifade özgürlüğü olmayan ya da sıkıntılı olan ülkelerin kaderinin Batılı ülkeler tarafından “demokratikleştirme” girişimlerine sahne olması, yani savaş alanına dönmesi Batılı gazeteciler tarafından nasıl görülüyor? Elbette gazeteci gazetecidir, siyasetçi, asker, diplomat değildir, işini yapar. Ben de öyle yapıyorum, fazlasını değil; üstelik, ülkemdeki genel medya eğilimlerinden kişisel olarak sorumlu tutulamayacağım gibi konuştuğum kişiyi de sorumlu tutacak değilim. Fakat “demokratikleştirici, özgürleştirici” Batılı operasyonların tehlikelerine karşı, o operasyonları yapanların manipülatif güçlerinin tuzaklarına düşmeyecek kadar “evrensel” tanımına uygun özgürlükte bir medya oluşumu var mı? En azından imkan olarak?

Bitirirken, sorularımın amacını söylememe gerek var mı bilmem, ama ihtiyaten söylemeliyim: Bu sorular, ifade özgürlüğü dahil Batılı özgürlüklerin reddiyesini değil fakat sadece Batı’ya ait olmak yerine gerçekten evrensel olarak inşa edilebilmeleri arzusunda olan bir gazetecinin sorularıdır.

Selam, sevgi ve dayanışma duygularımla…

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Sevgili Ali Duran Topuz,

Read My World 2018 festival logosu

Mektubunuzun sonunda savunduğunuz tez ne kadar iyi ve ne kadar önemli: Batı’da artık kanıksadığımız özgürlükler sadece ‘bize’ ait olmayıp gerçekten evrensel olarak inşa edilsin. Bana kalırsa bu cümleyle asıl meseleye parmak basıyorsunuz; şimdilik bir kenara koyayım ama.

Yazışmamız için önemli mi bilmiyorum, ama Türkiye kökenli olduğumu, Türkiye’ye hiçbir zaman özel bir sevgi beslemediğimi, Türkiye’yle bir bağ oluşturamadığımı söylemeden geçmek istemiyorum. Sonuçta ismim kökenimi ele veriyor ve belki kökenim de ülkenize bakış açımı kısmen etkiliyor.

Mektubunuzu okumadan önce tarif ettiğiniz hissin bir benzerine ben de kapılmıştım, sebebi ise sizinkinin tam tersiydi: Türkiyeli bir meslektaşımla ifade ve basın özgürlüğünü konuşacaksam nereden başlamalıyım? Bizim durumumuzu sizlerinkiyle karşılaştırmak yakışık almaz gibi geliyor ve daha önce bunun farkına vardıysam da mektubunuzu okuduktan sonra bu his daha da baskın gelmeye başladı. Bunun için böyle bir karşılaştırma yapmak belki yine iyidir.

Biraz kararsız kalsam da sizinle açık konuşmak istediğim için şunu yazayım: Türkiye’deki gazetecilerin işlerini korkmadan yapmalarının gitgide zorlaşıyor olması, burada, Hollanda’da, bu durumu özellikle ülkeniz ve ülkenizin cumhurbaşkanı üzerine yapılan tartışmalarda, “Türkiye gittikçe İslami bir ülkeye dönüşüyor, birçok gazeteci hapiste, yani Avrupa’nın bir parçası olamaz” şeklinde gerekçe olarak kullanmak isteyen grupların işine geliyor. Türkiye’nin imajının, diyelim son on yıl içerisinde, şu anki iktidarın da yardımıyla, rahat bir tatil ülkesinden “Büyük Bela”ya dönüşmüş olması sizi şaşırtmayacaktır. Mesela Türkiye’nin Hollanda’daki “hafta sonu okulları”nı finanse ettiği haberi geçenlerde burada büyük tartışmalara yol açtı. Acı gerçek şu ki, bu durum yıllardan beri devam ediyor ama kısa zaman öncesine kadar pek kimse sorun etmezdi. Şimdi ise ülkeniz hakkında her şey haber değeri taşıyor, yabancı düşmanları ve ırkçılar için malzeme oluyor ne yazık ki; üstelik bu eğilim sadece Hollanda’da değil, komşu ülkelerde de görülüyor. Çoğu zaman unutulan, sizin ileri sunduğunuz bir argümanın bir daha altını çizmek onun için önemli: Şu anki iktidarla dibe vurduysa da, Türkiye’de kısıtlanmış basının tarihi eskiye dayanır. Hrant Dink’in yaklaşık on yıl önce dehşet verici bir biçimde katledilmesini anmanız yerindedir.

Hollanda’da, benim kuşağıma ve benden önceki kuşaklara mücadele etmeden bahşedilen basın özgürlüğü o kadar alışılagelmiş ki, gerçek değerini unutmuşuz. Bizim hapse atılacağımızdan, devletin çalıştığımız basın organını kapatacağından endişelenmemize gerek yok. Bir gazeteciye koruma verildiği nadir durumlarda, bunun sebebi haklarında yazdığı yasadışı işler yapanlardan tehdit almasıdır; bu da korkunçtur elbet, ama aynı şey sayılmaz. Türkiye’deki durumun tersine bizim düşmanınız devlet değil. Bununla birlikte Hollanda’da biraz endişeyle takip ettiğim bir gelişme de var: Otosansürün (belki de istenmeden) uygulanıyor olması. Günümüzde kutuplaşma had safhada, toplumun gündeminde olan konular tartışılırken en uç fikirler baskın gelip başka düşüncelere yer bırakmıyor; internette ve sosyal medyada hesaplaşma kültürünü getiriyor beraberinde. Burada ya ırkçı sayılıyorsunuz ya da İslam dostu, arası yok bugünlerde. Bu iki cephenin birinden sayılmamak için insanlar yazı yazarlarken kendilerini frenliyorlar bazen. Kendimden örnek vereyim: Türkiye veya Türkiye kökenli Hollandalılar üzerine yazdığımda tehditler, küfürler dolu e-postalar, mektuplar, mesajlar alıyor, terörist ve vatan haini diye suçlanıyorum. Bütün bunlar beni aynı konu hakkında yeniden yazmaktan alıkoymasa da bir daha düşünürüm. Siz bu gelişmeye nasıl bakıyorsunuz acaba? Size tanıdık geliyor mu? Ve belki daha da önemlisi: Bu konuda bize söyleyeceğiniz bir şey var mı?

İdeal dünyada bütün gazeteciler tereddütsüzce arkanızda olurdu. Ne yazık ki, Türkiye’deki meslektaşlarımızın başına gelenlere herkes çok üzülürken, Türkiye’yi bir şeyleri kökten değiştirmeyi düşünemeyecek kadar uzak bir yer olarak görüyor. Büyük çelişki de bu işte: Türkiye’de olup bitenlerin birçoğu burada büyük haber değeri taşırken, gazetecilerin işlerini yapamaz halde olmalarına karşı harekete geçilmesi gerektiğinde ülke birden önemini kaybediveriyor.

Niyetiniz bu değildir, ama yine de kabahati kendimde de aramalıyım. Dediğim gibi Türkiye kökenliyim, annem babam orada doğdu, dolayısıyla diğer Hollandalılara göre ülkeniz hakkındaki bilgim ortalamanın üstünde sanırım. Yine de meslektaşlarıma gerçek anlamda yardım etmek, ya da hiç olmazsa onları yüreklendirmek için ben ne yaptım? Tamam, duruma dikkat çekmek için Ahmet Şık’la, Can Dündar’la röportaj yaptığımı söyleyebilirim, ama bana yeterli gelmiyor. Açık konuşmak gerekirse, bu durumun gerektirdiği eylem biçimi ne olabilir, ben de bilmiyorum. Belki sizin bu konuda öneriniz olabilir mi?

Selam ve sevgilerimle,

Hollandaca aslından çeviren: Hanneke van der Heijden / Redaksiyon: Aslı Güneş