Bugün, kötülükleri unutup bahardan söz etmek istiyorum… Aşiyan Mezarlığı’nın en önemli sakinlerinden Orhan Veli’nin “Gün Olur”uyla açayım yazıyı: “Gün olur, alır başımı giderim / Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda / Şu ada senin, bu ada benim / Yelkovan kuşlarının peşi sıra...” Bu şiiri, Zülfü Livaneli’nin “Ada” albümünün açılışında yer alan aynı adlı şarkıdan biliriz. Besbelli baharı anlatır. “Baharın İlk Sabahları” ve “Güzel Havalar”da olduğu gibi. “İstanbul İçin” şiirinin “Nisan” başlıklı bölümü, mevzua girmek için ideal: “İmkânsız şey / Şiir yazmak / Âşıksan eğer / Ve yazmamak / Aylardan nisansa.”
İki gün önce Aşiyan Mezarlığı’na gittim. Niyetim, “günübircik”
İstanbul’a gelen Göksu’ya Tevfik Fikret evini göstermek, şehrin
unutulmuş simgelerinden birini birlikte hatırlamaktı. O dik ve uzun
yokuşu tırmanırken “şairler mezarlığı” olarak anılan o büyük
“bahçe”ye girdik, sevdiklerimizi aradık.
Aşiyan Mezarlığı, Bebek – Rumelihisarı arasındaki sahilin en
güzel sırtında, Anadoluhisarı ve Göksu deresini gören bir
kurtarılmış bölge. Orhan Veli Kanık, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya
Kemal Beyatlı, Edip Cansever, Turgut Uyar, Özdemir Asaf, Attilâ
İlhan, Tezer Özlü, Orhan Duru, Avni Arbaş ve nicesi orada yatıyor.
Boğaziçi Üniversitesi’ne çıkan dik yokuşun sonuna doğru, semte
adını veren Tevfik Fikret evi ve Fikret’in mezarı karşınıza
çıkıyor. İstanbul’u tepeden gören, “kuş yuvası” anlamına gelen bu
şahane evi gezerken, şairin inceliğine, zekasına, cin fikirliliğine
hayran kalıyorsunuz.
Onat Kutlar
Çalışma odasına giden “kaçak” yol, mağara girişi şeklinde dizayn
edilmiş “Sokrat’ın Penceresi”, zarif eşyalar ve duvarları süsleyen
resimler, bizi bambaşka bir dünyaya götürüyor ve yaşadıklarımızdan
bir süre de olsa uzaklaşmamızı sağlıyor. Elbette hiçbir şeyi
unutturmuyor ama o küçük illüzyon, hayata tutunmanızı sağlıyor.
“Son halife” olarak bilinen Abdülmecid Efendi imzalı (Tevfik
Fikret’in, yaşadığı dönemde karşılaştığı sıkıntıları anlattığı 1901
tarihli “Sis” şiirinden esinlenerek yaptığı) tabloya bakarken
günümüzü hatırlıyor, sisin arasından belli belirsiz görünen
İstanbul’u “bulmaya” çalışırken yok olan, yok edilen, dönüştürülen
ve tanınmaz hâle getirilen İstanbul’u hatırlıyorsunuz.
Bugün, kötülükleri unutup bahardan söz etmek istiyorum… Aşiyan
Mezarlığı’nın en önemli sakinlerinden Orhan Veli’nin “Gün Olur”uyla
açayım yazıyı: “Gün olur, alır başımı giderim / Denizden yeni
çıkmış ağların kokusunda / Şu ada senin, bu ada benim / Yelkovan
kuşlarının peşi sıra...” Bu şiiri, Zülfü Livaneli’nin “Ada”
albümünün açılışında yer alan aynı adlı şarkıdan biliriz. Besbelli
baharı anlatır. “Baharın İlk Sabahları” ve “Güzel Havalar”da olduğu
gibi. “İstanbul İçin” şiirinin “Nisan” başlıklı bölümü, mevzua
girmek için ideal: “İmkânsız şey / Şiir yazmak / Âşıksan eğer / Ve
yazmamak / Aylardan nisansa.”
Onat Kutlar, 1986 tarihli kitabına ”Bahar İsyancıdır” adını
vermişti. “Dert ayı” olarak bilinen Mart’la başlayan, “şakalı”
Nisan’la devam eden, Mayıs’la biten mevsim bahar. Resmî olarak ilk
günü, 21 Mart. Newroz’la simgelenir. O gün gelen sevinç, bir dönem
“Bahar Bayramı” olarak kutlanan 1 Mayıs’ta doruğa ulaşır. Düşen
cemreler, kışı uğurlayan fırtınalar, art arda gelen yağmurlar ve
bunların getirdiği bereket, çiçeklerin açması, eriğin çıkması,
insanların kırlara yayılmasıyla şenlenir. Baharın gelişi, yaşama
sevincine denk düşer. Soğuk mevsim bitmiş, güneşli günler kapıyı
çalmıştır. İnsanlar üstlerindeki fazla kıyafetleri atar, giderek
daha hafifler. Kalp, belki de bu hafiflemenin etkisiyle daha
şiddetli çarpmaya başlar. Bu yüzden bahar, en çok aşkla birlikte
anılır.
Mart bitti, Mayıs yolda, Nisan’a odaklanalım: Dünyanın tek çocuk
bayramı bu ayda. 23 Nisan denince akla gelen, yakın zamana kadar
buydu. Son yıllarda, bu bayram, “Kutlu Doğum Haftası”yla çakışmaya
başladı, “kutlayanlar” ikiye bölündü. Bahar, doğanın birliğini
simgelerken birileri halkın birliğini yok etti. Neyse ki umudumuz
tükenmedi: “Bugün 23 Nisan / Neşe doluyor insan!” dizeleri pek
çoğumuz için bir mânâ ifade ediyor hâlâ.
Nisan, kimilerine göre zalimdir. T.S.Eliot’un meşhur şiiri
“Çorak Ülke”nin açılışında bulunan dizeler (“April is the cruellest
month / Nisan ayların en zalimidir”) Enis Batur’un “Opera”sında ve
“Koma Provaları”nda da karşımıza çıkar. Muhlis Sabahattin’e
atfedilen “hafifmeşrep” bir şarkı, bu zalimliği şöyle açıklar:
“Nisan Mayıs ayları / Gevşer gönül yayları…” Nisan’ın getirdiği,
yağmur. Sözü, Ferdi Tayfur alsın: “Yine nisan yağmurunda
ıslanacağım / Yine sensiz bulutlarla dertleşeceğim…” Arabeskin
kralı, “Nisan Yağmuru” adlı şarkısında bunları söylüyor. Aynı adlı
popüler bir alaturka şarkı, bahara rağmen dertli ama bahar gibi
umutlu: “Nisan yağmuru kadar kısa suren hayatımız / Durmaz bir
saadet arar, bir sevgiye can katar / Sevgi denen şey yalanmış
daldan dala konan için / Her çiçeğin balı varmış aşk sarhoşu olmak
için…” Eskiler, “bereket” anlamına gelen yağmurlar için şunu
söyler: “Nisanda yağsın da isterse kan yağsın!”
Nisan, “güzel” günlerle dolu. Eski takvimlere göre bugün,
“çiçeklerin açma zamanı”. Yarın “bülbüllerin ötüşü”ne kulak
vereceğiz. 15’inde “Lale mevsimi”ne girecek, 16’sında “Kuğu
fırtınası”yla kışı uğurlayacağız. Ben demiyorum, eskiler böyle
diyor. Sözlerine kulak vermekte fayda var. “Kuğu fırtınası”nın
olduğu gün bir yol ayrımından geçeceğiz. Alacağım tavır belli.
Özeti şu: Her “hayır”, bahara bir adım daha yaklaştıracak bizi.
Bugün 2 Nisan. 1 Nisan ertesi. Küçükken sulu şakalar yapar,
insanların bize gülmesini beklerdik. Kimi zaman bize yapılan
şakalar uzun sürerdi ve David Fincher filmi “The Game / Oyun”daki
gibi bitmez, hayatı kabusa döndürürdü. Kimi zaman şunu düşünüyorum:
Bütün bu yaşadıklarımız bir şaka olsa, biri çıkıp bize sahiden uzun
süren ve maksadını aşan bir şaka yaptığını söylese keşke… Yazık ki
öyle değil. 2001 tarihli bir Enis Batur kitabının çok sevdiğim adı
geliyor aklıma: “Amerika büyük bir şaka, Sevgili Frank, ama ona ne
kadar gülebiliriz?”
Sahi, bunu daha ne kadar kaldırabiliriz? Aşiyan’da yatan
sevdiklerimize selam çakarak bitireyim bu yazıyı. Adlarını gelecek
kuşaklara rahatça aktarabilmek, yaptıklarını anlatabilmek, hayalini
kurdukları dünyaya ulaşabilmek için ilerliyoruz. Onlardan feyz
alarak, sözlerine kendimizce sözler katarak, dizelerini kuşaktan
kuşağa aktararak güzelleşeceğiz, çoğalacağız, kalabalıklaşacağız.
Bahar geçsin, yaza ulaşalım, Aşiyan’a girer girmez bizi karşılayan
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dizelerini söyleyerek geçirelim yazı: “Ne
güzel geçti bütün yaz / Geceler küçük bahçede / Sen zambaklar kadar
beyaz / Ve ürkek bir düşüncede…”