Babamın Kanatları: Kürt işçinin filmi

Babamın Kanatları, son zamanların en iyi yapımlarından birisi olarak izleyici ile buluşuyor. Film, yerli yabancı birçok ödülün sahibi oldu.

Abone ol

DUVAR - “Babamın Kanatları” yalnızca yılın en iyi yerli yapımlarından birisi değil, aynı zamanda ülke sinemasının ‘işçi filmi’ literatürüne de önemli bir katkı. Bu cuma gösterime giren filmin ortaya çıkış sürecini yönetmeni Kıvanç Sezer ile konuştuk.

Geleneksel soruyla başlayalım. İş cinayetlerine dair bir film çekme fikri nasıl ortaya çıktı?

.

2010 yılında okuduğum bir gazete haberiyle ortaya çıktı. Bir üniversite öğrencisi çalıştığı inşaatta düşüp hayatını kaybetmişti. Bununla ilgili ne yapabilirim diye düşünmeye başladım. Aradan iki yıl geçtikten sonra Özcan Alper’in atölyesinde bununla ilgili bir sinopsis yazdım. Ama o zaman ana karakter üniversiteli çocuktu. Sonra hikaye gelişirken, araştırmalar, sohbetler devam ederken bir kurmaca hikaye katma ihtiyacı ortada çıktı. Buradan da İbrahim ve Yusuf’un hikayesi ortaya çıktı. Filme ilham veren üniversiteli öğrenci bir yan karaktere dönüştü.

Bu süreçte kimlerle görüştünüz?

Bütün bu süreçte Adalet Arayan İşçi Aileleri, İş Güvenliği ve İşçi Sağlığı Meclisi, Bir Umut ve daha birçok dernekle iletişim halinde olduk. Meselenin çerçevesini anlamaya çalıştım.

Bu bir bilimsel çalışma değil, kurmaca bir film. Bu kadar görüşme ve veriye gömülünce hikaye kurmakta sıkıntı olmadı mı?

İlk başlarda hikaye daha kuruydu. Vermek istediğim mesajın belirleyiciliği vardı. Görüşme aşamasında aldığım geri dönüşlerle daha kendine özgü olan tarafını keşfetmem gerektiğini fark ettim. İbrahim ve Yusuf’u derinleştirmeye çalıştım. O denge hala da emin olamadığım bir durum. Çünkü bir realite var. Bir de onun içinde yarattığımız kurmaca bir öykü var. Bir tarafa doğru devrilirse melodrama kayabilir, öbür tarafa devrilirse kuru ve sloganvari olabilirdi. Bir denge tutturmaya çalıştım. Ne kadar tutturdum bilemiyorum.

Filmdeki inşaat işçilerinin çoğunluğunun Kürt olduğunu görüyoruz. Bu araştırmalardan çıkardığınız bir sonuç mu?

Yaptığım gözlemlerde daha çok Kürtlerin çalıştığını gördüm. Bu gerçekliğe sadık kalmak için yaptım. Bir de Van depremini ucundan da olsa dâhil etmeye çalıştım. Böylece Vanlı bir amca ve yeğen üzerinden şekillendi hikaye. Onların kimlikleri tabii ki hallerine hareketlerine yansıyor. Halay çekiyorlar, Kürtçe konuşuyorlar bazen. Ama sonuçta hikayeyi ilerleten İbrahim’in ölüm ve yaşam arasındaki hali ve inşaattaki silsilenin durumu oldu.

EZİLDİĞİMİZDE HEPİMİZDEN AYNI ŞARAP ÇIKIYOR

.

Türkiye sinemasında Kürt karakterlerin olduğu filmlerde kimlik meselesi, sınıf meselesinin önüne çıkıyor genellikle. “Babamın Kanatları”nda sınıf meselesi kimlik meselesinin üzerinde kuruluyor. Bu ilişkiyi tersine çevirmek özellikle istediğiniz bir şey miydi?

Özellikle dikkat ettiğim bir şeydi. Bir işçi inşaattan düşüp öldüğünde, Kürt, Yozgatlı, MHP’li ya da AKP’li olmasının bir anlamı kalmıyor. Bu bütün işçileri kapsayan bir durum. İşçi ölümleri de aynı zamanda sınıf mücadelesinin en berraklaştığı, en üst noktası. Artık orada maaşlar, sigorta gibi sorunların ötesinde bir durum var.

Bundan daha meşru bir mücadele zemini olamaz. Biraz da evrenselliğini yakalamak için şöyle düşündüm: Eğer sınıfsal meseleyi doğru kurabilirsem, Türkiye’deki bir Kürt’e, İran’daki bir Türk’e, Hindistan’daki bir Nepalliye uygulanabileceğini düşündüm.

Çünkü bu sektörde ya göçmen ya da ikincilleştirilmiş toplumlara ait işçiler çalışıyor. İşçilerin içinde bulundukları ağı göstermeye çalıştım. Bu da sınıfsallık tabii. Patron, işveren ve işçi temelindeki çatışma. Sonuçta ezildiğimiz zaman hepimizden aynı şarap çıkıyor. Ne tür bir üzüm olduğumuzun bir önemi yok.

Filmde şöyle riskli bir alana da giriyorsunuz. Kürtler ve Özbekler en altta, onların üzerinde Karadenizli, en tepede de Türkler var gibi algılanıyor. Bu tür bir yorumun kaba bulanabileceğini, eleştirileceğini düşündünüz mü?

Bu biraz hikayenin kendi doğallığında gelişti. Buradan bir stereo tipleştirme eleştirisinin çıkacağını çok düşünmedim aslında. Ben daha çok formen karakterini ‘Laz müteahhit’ karakteri için koymadım aslında. Onun o halinin sevimli olduğunu düşünüyorum. Bir de şu vardı. Formenler genelde kendi memleketinden insanlar getiriyor. Memleketçilik var. O zaman formen de Kürt olsaydı hepsi kendi içinde Kürtçe konuşacaktı. Kürtçe benim ana dilim değil, hâkim de değilim. Biraz da bundan kaçınmak istedim. Bütün filmin Kürtçe olması beni ana dilimde olmayan bir filmi yönetme açısından zorlayacaktı.

YUSUF, EN ZONLANDIĞIM KARAKTER OLDU

Yusuf belirleyici karakterlerden birisi. İbrahim’in hayallerinin bittiği noktaya karşılık, o sınıf atlama rüyasıyla ve aşk hikayesiyle bir gelecek tasarımı yapabiliyor. Biraz rahatlatan bir tarafı var filme. Bu karakterin işlevini böyle mi tasarlamıştınız? 

Senaryo aşamasında en çok uğraştığım karakter oldu. Çünkü iki taraflı bir karakterdi benim için. Formen olan Resul’ün tarafına da amcası İbrahim’in tarafına da geçebilecek bir karakter. Aslında biraz da kendi çemberin içinde, kafası çemberin dışında bir karakter. Ajan gibi nitelendirilecek bir tarafı var. Ama bütün bunların içinde onu anladığımız bir damar da var. O da birey olarak iyi bir hayat yaşamak istiyor ve çıkışı burada görüyor. Yusuf’un iniş çıkışları vardı.

İbrahim ise aşağıya iniyor. Biraz birbirinin karşıtı gibi kurmaya çalıştım. İşçi sınıfının içinde bulunduğu ruhsal durumu, açmazlarını anlatmaya çalıştım. Nihal karakteri biraz da Yusuf’un yaşama dönük taraflarını ortaya çıkaran karakterdi. İlk başlarda fazla derinliği yoktu bu karakterin, daha doğrusu tercihleri yoktu. Onun üzerinde çalışmaya başladıkça onunda yaşama bir bakışı, tercihleri, düşüncelerini gösterme şekli ortaya çıkmaya başladı. Filmdeki depresif havayı dağıtıcı bir etkisi oldu. Böylece bir denge kurabildim.

Oyuncular da karakterlerine tam oturmuş. Menderes Samancılar, Tansel Öngel’i biliyoruz. Ama Yusuf ile Nihal’i canlandırım Musab Ekici ile Kübra Kip gerçek birer keşif olmuş. Nasıl dâhil oldular?

Beş, altı ay kadar Yusuf- Nihal kastını belirlemek için çekimler yaptık. Bu çekimlere oyuncuları da ikili ikili aldık. Kast direktörümüz Songül Karaaslan ile birlikte çok fazla yüz baktık. Hatta bir noktadan sonra bende hissizleşme oldu. O noktada Songül’ün katkısı önemli oldu. 50-60 ayrı çift gördüm. Bazı çiftleri de kendi içinde değiştirdim. Hasbelkader Kübra ve Musab aynı çift olarak geldiler. Bir çekim yaptık. İnanılmaz bir elektrik vardı aralarında daha birbirlerini tanımazken. Doğaçlama yetenekleri de çok iyiydi. Onlarla çalışmaya başladıktan sonra farklı farklı sahneleri çalıştık. Onlar da ilk filmleri olmasına rağmen sete başladığımızda hazırlardı.

Menderes Samancılar ilk aklınıza gelen oyuncuymuş sanırım başrol için.

Evet. Ona doğrudan rolü teklif ettim. Onunla daha dışsal bir çalışma yaptık. Van’a gittik gözlem yaptık. Çocuklarla resim çalışması yaptık. Evlerine gittik, sohbet ettik. Karakterin dışsal niteliğini oluşturacak verileri orada topladık. Çok deneyimli bir oyuncu, içsel olana ön hazırlıkta girmek istemedi. “Ben onu sette yapacağım bana güven” dedi. Bir de Kürtçe çalıştık onunla. Ana dili Kürtçe ama bilmiyordu. Üç ay birlikte Kürtçe dersi aldık.

Filmin müziklerinin tema ile uyumu ve dinamikliği dikkat çekici. Bajar ile çalışma süreci nasıl gelişti?

Son bir yıla kadar müzik fikri yoktu kafamda. Fakat filmin senaryosunu yazarken sürekli Bajar dinliyordum. Sonra birden aydınlandım, “neden müziği onlarla çalışmıyorum” diye. Onlara gittik. Şöyle bir durum da söz konusu. Bu filmin konusu ile onların yaptıkları müzik örtüşüyordu. Yani şehirdeki Kürtlerin hikayeleri. Kabul ettiler ve sonrasında da çok özverili çalıştılar.

HİÇBİR ŞEY KOLAY OLMADI

.

Gelelim ilk film çekmenin zorluklarına. Finansal ve yaratıcı destek bulmak hep zordur. Bir de ilk film bütün kariyerinizi belirliyor. Zorlu bir süreç miydi?

Hiçbir şey kolay olmadı. Bakanlık desteğinin alınmasından, yabancı ortak görüşmelerine kadar her şey zordu. Hadi bunları geçtim, bu benim ilk uzun metraj senaryom. Senaryo kısmı en çok kaygılandığım şeydi. Onun hakkını vererek yapabileceğimden hiç emin olamadım. Başkalarından fikir aldım, senaryo danışmanıyla çalıştım, Özcan Alper’den destek aldım. Benim kaygılarımı azaltan insanlardan birisi Özcan abidir.

Kendi deneyiminden yola çıkarak destekleyici oldu. Ben, Türkiye sinemasındaki en önemli eksiklerden birisinin, deneyimli yönetmenlerin genç kuşaklarla bu deneyimi aktaracakları bir ilişki biçimi geliştirmemeleri olduğunu düşünüyorum. Prodüksiyon aşamasında ise filmin bütçesini tamamlamak sorun oldu. Bakanlık desteği, ortak yapım arayışları uzun sürdü. Ortak yapımcı bulamadık. Festival camiasında yapımcıların ‘seksi’ diye bir tanımı vardır. İlgi çekici, festivalcilerin seveceği konulara dair kullanılıyor. Onu pek sevmiyorum.

Medyada da ‘seksi başlık’ diye bir kavram icat edilmişti son dönemlerde.

Bu yaklaşımı problemli buluyorum. Bir şekilde biz ortak yapımcı bulamadık ve biraz da borçlanarak filmi bitirmek zorunda kaldık. Bakanlık desteğiyle bitirmeye kalksaydık birçok şeyden ödün verecektik. Örneğin filmi beş haftada çektik. Dört haftaya indirseydik bu kadar rahat çalışamazdım ve bu film çıkmayabilirdi.

Son olarak bakanlık desteklerinin geleceği ya da iktidara yakın olmayan sinemacılara verilip verilmeyeceği tartışma konusu. Bu birçok sinemacı için en önemli gelir kalemi. Yakın vadede Türkiye’de film yapabilme olanaklarını nasıl görüyorsunuz. İkinci filmi çekebilecek misiniz? Böyle bir olasılık durumunda nasıl bir çıkış bulunabilir?

Bence birinci çıkış hep bahsettiğimiz gerilla tarzı ekipler kurarak filmi çekme. Bütçeleri düşürmek. Öyle hikayeler yazmak. İkincisi de daha da konvansiyonel olan önceki sisteme, yani filme para koyacak bir yapımcıyı ikna etme yoluna gidilebilir. İkisinin de zorlukları var. Bir tanesi teknik açıdan seni dezavantajlı kılıyor. Ama bunu yapabilenler de var. İkinci seçenek daha iyi koşullar şansı veriyor ama yapımcı baskısını beraberinde getiriyor. Birisi para koyduğunda, para kazanmak istiyor. Sinemamız zaten şu anda bir krizde. Bu formüller ortadan kalkarsa çok daha büyük bir krizin ortaya çıkacağını düşünüyorum.