Yeni bir savaş nadiren bir haksızlığın giderilmesi ya da bir
işgalin ortadan kaldırılmasıyla ilgiliyken genelde ise jeopolitik
bir yeniden düzenlemeye, ilgili ülkenin yeniden yapılanan küresel
sisteme entegresyonuna matuftur.
Büyük ölçekli jeopolitik bir yeniden yapılanmada (burada söz
konusu yapılanma SSCB’nin yıkılışı oluyor) genelde bir jeopolitik
boşluk kalıyor (ki buradaki boşluk Dağlık Karabağ bölgesi oluyor)
ve bu boşluğun genelde büyük güçlerin arzu ettiğinde yapmak
istediği yeni düzenlemelerin önünü açtığını ya da bunu
kolaylaştırdığını görüyoruz.
Bir yazısında Foreign Affairs “Rusya'nın uzun süredir baskın
oyuncu olduğu bir çatışmada Türkiye'nin artan katılımı, hem
başkahramanları - özellikle Azerbaycan'ı - savaşı sürdürmek için
teşvik ve Suriye, Libya ve daha az ölçüde Ukrayna’da uzun süredir
devam eden Türk-Rus rekabetine yeni bir cephe açma riskini
beraberinde getiriyor” ifadelerini kullanıyor.
Libya’daki rekabeti kabul etsek bile Azerbaycan’da böyle bir
rekabetin varlığından kuşku duymak hakkımız. Doğrudan Türk
makamlarınca ifade edilmese bile anlaşma yönündeki sinyaller
taraflarca zaman zaman dile getiriliyor. Rusya rotasından Amerikan
aksına geçen Ermenistan’ın bu tarz bir geçişinin sancısız
olmayacağını düşünmek için bir neden yok. Rusya böyle bir geçişe
kolay izin verecek gibi görünmüyor. Bu savaş Ermenistan ve
Azerbaycan’ın bölgesel ilişkiler düzenlerini yeniden gözden
geçirmesine neden olabilir.
Öte yandan Türkiye’nin artan müdahalesine dair giderek belirli
yayın organlarında daha sık dile getirilen bu ifadeler, Türkiye’nin
karşısında konumlanan Arap-Körfez ortaklığının dile getirdiği,
Türkiye’nin alt emperyalist bir rol oynamaya çalıştığını ima eden
ifadeleriyle benzeşme arz ediyor.
Çok net bir şekilde Türkiye’nin bir süredir yer aldığı çatışma
eksenlerinin giderek tahkim edilmesi ve bunu bütün aktörlere kabul
ettirilmesi şeklinde bir eğilim var. Başat küresel aktörler,
bölgesel güçlerin sadece müttefiklerinin kim olacağını değil
düşmanlarının da kim olduğunu da dikte ediyor sanki.
Türkiye, son Azerbaycan çıkışıyla Libya ve daha önce Suriye’de
beliren rolünü tahkim ederek aslında bu algıları güçlendirdiğinin
farkında değil. Türkiye dostlarını gerektiğinde en zor koşullarda
dahi destekleyeceği mesajını vermek isterken, bütün bunların
altından kalkabilecek maddi ya da insani kaynaklara sahip mi
acaba?
Ankara’nın insani alandaki kaynak eksikliğini de –şayet iddialar
doğruysa- sürekli olarak ÖSO üzerinden gidermeye çalışması da ne
kadar akıllıca? Birilerine kendisini kriminalize etme kozu
vermekten başka bir işe yaramayan bu ÖSO sevdası bir şekilde
rehabilite edilmeli.
Bu tarz bir meydan okuma, belirli bir gelişmişlik düzeyi ve
askeri güçle desteklenmiyorsa, diplomasiden umudunu kesmiş ve dünya
kamuoyunun ne düşündüğünü umursamayan Kuzey Kore vari ülkelerin
düşünme tarzını çağrıştırır. ÖSO’nun dahil olunan her savaşa
koşulabileceğini düşünmek bile tek başına ufuksuzluğun, dış
politikadaki iş bilmezliğin önemli bir göstergesi.
Zeki aktör, sadece kendisine yapılan politik dayatmalara değil
aynı zamanda yüklenilmeye çalışılan rollere de itiraz eder. Dünya
kamuoyunda Türkiye algısı, etrafındaki çatışma alanlarına balıklama
dalan, çatışmayı körükleme görüntüsü vermekte bir beis görmeyen bir
imaja dayanıyor. Bunu, desteklediği aktörün sahip olduğu meşruiyet
veyahut haklılığından bağımsız bir şekilde dile getiriyorum.
Halen işgalci statüsünü sürdüren İsrail’in Azerbaycan’a verdiği
yoğun destek de dikkat çekici. İsrail’in Azerbaycan’a desteğinin
elbette özel bir nedeni vardır ancak bu bize Ortadoğu’da kurulmuş
olan ittifak sisteminin Kafkaslar’da pek de geçerli olmadığını,
birbirine karşıt kutuplarda yer alan güçlerin kurmuş olduğu
ittifakların başka bir siyasi konjonktür ya da jeopolitik koşulda
işlemediğini de gösteriyor.