Ayşen Uysal: CHP'de paylaşım savaşı var

Seçimlerin ardından muhalefet cephesinde tartışmalar sürerken Siyaset Bilimci Prof. Dr. Ayşen Uysal süreci değerlendirdi. Uysal CHP'de bir 'paylaşım savaşı' olduğuna işaret etti.

Abone ol

DUVAR - 24 Haziran seçimlerinin ardından Millet İttifakı'ndaki partilerde tartışmalar sürüyor. OHAL KHK’sı ile 9 Eylül Üniversitesi'nden ihraç edilen Siyaset Bilimci Prof. Dr. Ayşen Uysal muhalefette yaşanan tartışmaları değerlendirdi.

CHP'de yaşananların Kemal Kılıçdaroğlu ve Muharrem İnce'nin iktidar mücadelesinden fazlasına işaret ettiğini, esas sorunun 'paylaşım savaşı' olduğunu belirten Uysal, imza toplanarak CHP’de bir lider değişikliğinin yapılamayacağını anlattı.

Evrensel'den Serpil İlgün'ün sorularını yanıtlayan Uysal, CHP'de uzun zamandır bir ideolojisizlik tercihi olduğunu ifade etti ve önceki yıllarda CHP’nin bu durumunu “herkesi yakala partisi” kategorisinde değerlendirdiğini söyledi.

HDP'de dışarıya yansıyan bir tartışma görülmediğinden ama partide ne yapacağını bilememe halinden bahsedilebileceğini anlatan Uysal, bireysel çıkar siyasetinden HDP’nin de payını aldığını söyledi ve "Çok büyük bir olaymış gibi vekillerin mazbatalarını göstererek fotoğraflarını sosyal medyadan paylaşması bir yurttaş olarak beni çok rahatsız etti" dedi.

'CHP'DE İMZA TOPLANARAK LİDER DEĞİŞİKLİĞİ YAPILAMAZ'

24 Haziran’dan bugüne haber bültenlerinin sabit konusu olmayı sürdüren CHP ile başlayalım. Erdoğan tek adam rejimini adım adım hayata geçirirken, CHP’nin verdiği görüntü, giderek seviye yitimine de uğrayan bir iç kavga hali. CHP’yi yıllardır takip eden bir siyaset bilimci olarak partinin ikide bir bu girdaba giriyor olmasını nasıl değerlendirirsiniz? Nedir esas sorun?

Sorun partinin işleyiş mekanizması. CHP üzerine 2000’lerin başından itibaren yazıyorum; 2010’da Particiler kitabını yayınlamıştık, önceki iki yıl boyunca saha çalışmaları yürüterek Türkiye’nin dört bir köşesindeki çeşitli il ve ilçe örgütleriyle yaptığımız görüşmeler, parti çarklarının işleyiş mekanizmasını çözmemizi sağlamıştı. Saha çalışmasının üzerinden 10 yıl geçmesine, isimlerin çoğu değişmesine rağmen, bu işleyişin hiç değişmediği bugünkü tartışmalarda da açıkça görülüyor. Bu durum şöyle düşünmeme yol açıyor; birileri çok mücadeleci ve saf duygularla CHP yönetimine talip olabilir, son derece samimi de olabilir bu düşünceleri. Fakat çarklar öyle işler ki, bu kişiler o çarkları dönüştüremedikleri gibi, kendileri o çarkların içinde dönüşürler. CHP tarihinin bize anlattığı böyle bir şey.

Çarklar meselesini açarsak, nedir insanı yutan o işleyiş?

Burada esas olarak kastettiğim delege sisteminden itibaren inşa olan parti örgütlenme yapısı. Ve siyaset yapma tarzı tabii. İki eksene ayırarak değerlendirelim. Birincisi, en alt birimlerden itibaren şekillenen yapı öyle bir yapı ki, bir kere iktidarı ele geçirdiğinizde sizi kolay kolay birilerinin indirmesi söz konusu değil. O nedenle kurultay tartışmaları henüz noktalanmadı ama, imza toplanarak CHP’de bir lider değişikliğinin yapılamayacağını düşünüyorum.

Neden?

Hem çıkar ilişkileri, hem örgütlenme yapısı parti iktidarını bir kere ele geçiren kişinin onu kolay kolay kaybetmesine izin vermiyor. Ancak çok olağanüstü gelişmeler neticesinde iktidarı kaybedebilir. Örneğin 2010’da kaset skandalıyla değişmişti, 2010’dan bu yana değişiklik sağlanamadı. Çünkü parti içi iktidarı ele geçirdiğinizde partiyi dizayn edebiliyorsunuz. İkinci olarak, çıkar siyaseti dediğim, tamamen bireysel çıkar hesapları üzerine kurulu bir siyaset anlayışı da bunu besliyor. Siyaset bir meslek olarak algılanıyor. Kitabın üst başlığı olan “particiler” tanımlamasını sevgili Tanıl Bora’ya borçluyuz. Evet bu bir meslek, emekliliği olmayan, mezara kadar devam etmesi arzulanan ve maddi çıkarlar elde etmeyi mümkün kılan bir meslek. Aynı zamanda ayak oyunları üzerine kurulu, erkek bir siyaset tarzı bu. İstisnalar olmakla birlikte, kadınlar da bu çarkın içinde erkek siyasetinin oyunlarını ve dilini büyük ölçüde öğrenip benimsiyorlar. Biz sıradan yurttaşlar olarak CHP’deki mücadeleyi ne olarak görüyoruz, iki kişinin ve onların ekiplerinin iktidar mücadelesi olarak görüyoruz. Ekranda görünen bu. Ama ekranın arkasında bir paylaşım savaşı var.

BİREYSEL ÇIKARLAR ADINA LAĞVEDİLMİŞ PARLAMENTOYA GİRME MÜCADELESİ

Somutlaştırırsak, neyin paylaşım savaşı?

Örneğin önümüzde yerel seçimler var, aday listelerini kim belirleyecek meselesi önemli. Ya da genel seçimleri düşünelim. Vekillik meselesine baktığımızda, neredeyse istisnasız herkesin o bireysel çıkarları elde edebilmek adına aslında çoktan lağvedilmiş bir parlamentoya girmek için nasıl mücadele ettiğini görüyoruz. Belki haksızlık yaptığım birkaç kişi vardır, ama bu sayının bir elin parmaklarını geçmeyeceğini düşünüyorum. Çok basit şeylerden bahsediyorum, örneğin diplomatik pasaport almak, VIP kullanmak... Bunlar o kadar önemli ki, toplumda zaman zaman dillendirilen “parlamentodan çekilsinler, boşuna kukla olmasınlar” söylemi böyle bir mekanizmada hiçbir zaman hayat bulmaz. En muhalif görünenlerin bile hem özlük hakları hem de bahşedilen ayrıcalıklar nedeniyle vazgeçemeyeceği bir siyaset tarzı, daha doğrusu bir meslek bu.

‘Hangi CHP’ sorusuna da yol açan, CHP ideolojisinin rolü için ne söylersiniz?

Aslında orada çok bilinçli bir politika izleniyor. İdeolojisizlik partinin ideolojisi haline gelmiş durumda. Bu özel bir tercih. Çok uzun bir zaman diliminden beri bir ideolojisizlik tercihi var CHP’nin. Önceki yıllarda CHP’nin bu durumunu “herkesi yakala partisi” kategorisinde değerlendirmiştim. Herkesi yakala partilerinin özelliği iktidar odaklı partiler olması. İktidara gelebilmek için toplumun her kesiminden oy almaya çalışan, bunun için ideolojik bagajlarını boşaltan, belli bir ideoloji ekseninde toplumun belli bir kesimine seslenmek yerine, herkese seslenebilecek bir dilin inşa edildiği parti modeli. Bence bugün CHP’yi daha iyi anlayabilmek için, bu model ile kartel parti modelini birlikte düşünmek gerekiyor. Bunlar birbirini dışlayan parti modelleri değil.

Kartel parti modelinin özelliği ne?

Şu; birtakım partileri sistem dışında yani oyunun dışında bırakmak için bazı kurallar üzerinde zımni ya da açık biçimde anlaşmaya dayalı bir parti modeli. Bu tür partiler, devlet kaynaklarına giderek daha bağımlı hale gelerek, kaynakların paylaşımı ve denetimi konusunda zımni anlaşma yoluna gider. Örneğin yüzde 10 barajı konusunda açık bir muhalefet yürütmemek. Neden? Pastadan daha fazla pay alabilmek ya da iktidar yarışını en az sayıda partiyle sürdürebilmek adına. Partilerin finansmanı ya da seçim sistemiyle ilgili kısıtlayıcı düzenlemeler de örnek olarak düşünülebilir. Kartel parti, bu tür siyasal yarışı sınırlayan düzenlemelere, mevcut durumunu korumak adına zımni destek verir. CHP kartel parti mantığı gereğince aslında başkanlık sistemine geçişte zımni destek veriyor. Başkanlık sistemleri, sonuçta ikiden fazla etkin partiye yaşam şansı tanımayan sistemlerdir. CHP, sistemin iki etkin aktöründen biri olarak kalması kaydıyla bu sisteme örtük destek veriyor. AKP’nin iktidarını da bu anlamda onaylamış bir parti. O nedenle, seçim sonuçlarına itiraz edilmemesine, oylara sahip çıkılmamasına bir de bu gözle bakmak çok da kurgusal bir tablo oluşturmak olmaz.

16 Nisan referandumu sonrasında Agos için kaleme aldığınız bir yazınızda CHP’nin aldığı tutumla şaibeli seçimleri meşrulaştırdığını, sokak siyasetini ise gayrimeşrulaştırdığını belirterek şöyle demiştiniz; ‘CHP mevcut haliyle muhalefetin önünü açan bir örgüt değildir; aksine muhalefeti dizginleyen, onun önüne set çeken bir partidir.’ Durum böyleyken tersten bir algı oluşturularak, CHP’nin ülkeyi, halkı dertlerinden kurtaracak parti olarak sunulması nasıl oluyor?

Aslında bunu tersiymiş gibi davranmak olarak mı, yoksa yurttaşları sistem içinde, oyunun içinde tutmanın bir yolu olarak mı okumak gerekir, bunun üzerine bütün yurttaşlar olarak hep birlikte düşünelim. Türkiye’de daha önce de seçimlere şaibe karıştığına ilişkin tartışmalar oldu, fakat 16 Nisan’la 24 Haziran seçimlerinin bence başka bir özelliği de var, yurttaşlar oy sandıklarını koruma konusunda daha fazla örgütlendiler ve bilinçlendiler. Partiler dışı örgütlenmelerden bahsediyorum. Özellikle gençler, oy sandıklarını korumak için sabahın erken saatlerinden gece yarılarına kadar canla başla çalıştılar. Şunu da düşünelim, 16 Nisan’da CHP zaten çok kötü bir sınav vermişti, bunu da “iç savaş çıkacaktı, ona engel olmak için sesimizi çıkarmadık” diye açıkladılar günler sonra. Fakat burada bir problem oluşmuştu; toplumun birçok kesiminde sandığa gitmeme düşüncesi ile birlikte “kazanamayacakları bir seçime zaten gitmezler, oyları çalacaklar” endişesi vardı. Ama ilk andan itibaren başta Kılıçdaroğlu olmak üzere muhalefet, oylarımızın kefili oldu. Bir süre sonra ikna olup inanan birçok insan gidip oyunu kullandı. Sadece onlara güvenmek değildi belki ama kendi örgütlenmesine, kendi mobilizasyonuna ek olacaktı onların bu güvencesi.

Yani, geçtiğimiz hafta Gazete Duvar’a yazdığınız yazıda da işaret ettiğiniz sandık başına çağrılan seçmene sahip çıkmamanın yol açtığı ‘halkı sandıktan soğutmanın’ oy kullanmanın ötesinde etkileri söz konusu...

24 Haziran gecesiyle ilgili, izleyen günlerde yapılan açıklamalar hiçbir şekilde tatmin edici değil ve seçmende bir bezginlik var. “Yerel seçimlere hazırlanmamız gerekirken kurultay çağrıları halka ihanettir” diyorlar. O ihanet 24 Haziran gecesi yapıldı zaten. Halkı sandıktan soğutmaktan kastettiğim tam da buydu. Bir taraftan yurttaşı sistem içinde tutarak sistemin dönüşümüne katkı sağlıyorlar, diğer taraftan da böyle bir açmaz var. Bir sonraki seçimde, yurttaş Ayşen’i seçim sandığına gitmeye nasıl ikna edecekler, nasıl bir strateji izleyecekler de bu açmazdan çıkacaklar, göreceğiz.

Yapılan tartışmalarda, özellikle ‘yenilik’ iddiasıyla başkanlığa talip olan Muharrem İnce’nin açıklamalarında, vurguladığınız işleyişi değiştirecek bir stratejinin izlerini görüyor musunuz?

Tavırlar, karşılıklı atışmalar bakımından baktığımızda çok fark göremiyoruz. Evet, CHP’de iktidara gelen her kişi koltuğa yapışıyor, bu eleştirisinde haklı. Ama kendisinin koltuk dışında bir amacının olduğunu gösterecek ipuçlarını da yakalayamıyoruz. Bu anlamda farklı bir işleyiş, farklı bir parti görmüyoruz yaptığı açıklamalarda. Nitekim olağanüstü kurultay sürecinde yürütülen karşılıklı restleşmeler, şov siyaseti de bunu açık şekilde gösteriyor. Bir taraftan imzayı topladık açıklamaları diğer taraftan vekillerin ve il başkanlarının yaptığı açıklamalar... O kadar trajik bir tablo var ki, milletvekili listelerini Kemal Kılıçdaroğlu yapmışken, ‘122 milletvekili Kılıçdaroğlu’na destek açıklaması yaptı’ demek, demokrasi oyununun iyice suyunu çıkarıp aklımızla dalga geçmek anlamına geliyor. Diğer tarafta, özellikle yerel seçimlerde başkanlık, meclis üyeliği gibi görevler talep eden, bunu riske atmayan, belki mevcut yönetimden hiç memnun olmayan ama bunu pazarlık payı olarak kullanan ekipleri görüyoruz. Özetle her şey bu pasta paylaşımının bir parçası olarak karşımıza çıkıyor.

Dolayısıyla CHP’de olası bir kurultay, iç çelişkileri bir süre bastırabilir ancak buradan demokratik bir değişim beklenemez?

Kesinlikle öyle. Sonuçta parti yapısında, örgütlenmesinde, tüzüğünde vs’de çok kökten değişiklikler olmadan bir değişim çok mümkün değil. Bunlar yapılsa bile yılların siyaset yapma alışkanlıkları var. Kadrolar yenilenmeden o siyaset yapma tarzının değişebileceğine de inanmıyorum.

'HDP NİYE MECLİSTE?' ÖNEMLİ BİR SORU 

HDP’de de seçim sonuçları, bundan sonra nasıl bir yol izleneceğine dair tartışmalar devam ediyor. İktidar bloğunun hedefinde olmayı sürdüren HDP’nin düzen içi partilerden ayrılan yanlarını akılda tutarak, tek adam rejimine hazırlıksız yakalandığı, etkisizleşmesine rağmen Meclise girmeyi yeterli bulduğu gibi görüş ve eleştirilere nasıl yaklaşıyorsunuz?

HDP’de dışa yansıyan bir tartışma yok, ama orada da derin bir sessizlik ve ne yapacağını bilememe hali var. Bu tabii en çok durumdan memnun olmayan ve otoriter bir sistem kıskacında ne yapacağını düşünen seçmen açısından negatif bir durum. Kaldı ki, bireysel çıkar siyasetinden HDP’nin de diğer partiler kadar olmasa da payını aldığını düşünüyorum. Çok büyük bir olaymış gibi vekillerin mazbatalarını göstererek fotoğraflarını sosyal medyadan paylaşması bir yurttaş olarak beni çok rahatsız etti örneğin. HDP’de eleştiri noktası olarak ortaya koyulması gereken bir diğer şey de şu; sonuçta bu partinin bırakın diğer kademelerde siyaset yapanlarını, bir önceki dönemde vekillik yapan çok sayıda kişi cezaevinde ama isimleri bile anılmıyor. Hakkari Milletvekili Leyla Güven hâlâ cezaevinden çıkamıyor. CHP en azından Berberoğlu için bir şeyler yapmaya çalışıyor - yaptıklarının ne kadar etkili olduğu tartışılır- ama Güven’in dışarı çıkması için ne yapılıyor, diğer HDP’li siyasilerin yeniden siyaset sahnesine dahil olabilmeleri için ne yapılıyor? Dolayısıyla “HDP niye Mecliste?” sorusu önemli bir soru. Parlamento içi siyasetin noktalandığı bir dönemdeyiz. Parlamentoda etkili bir muhalefet yapmanın artık olanağı yok. Bu defa da tek tek Meclisten atılmayı mı bekleyecekler? Başka türlü bir siyaset tarzı üzerine düşünüp tartışmaları elzem.