Şair Ocean Vuong’un ödüllere boğulmuş, Yeryüzünde Bir An
İçin Muhteşemiz (On The Earth We’re Birefly
Gorgeous) adlı ilk romanını fazla (fazlasıyla)
şairane bir düzyazı ile karşılaşacağımı tahmin ettiğim,
beklediğim için uzun bir süre elime almadım. Ta ki bir lise
arkadaşım bana orijinali 2019 yılında çıkan, Türkçesi 2022’de
yayımlanan romanın, 2021 tarihli Almanca baskısını (Auf Erden
Sind Wir Kurz Grandios) hediye edene kadar. O zaman okumaya
başladım. Beğendim de. Şairane bir metindi, evet ama
beklediğim kadar, rahatsız edici seviyede değil.
Vuong’un romanının daha ilk
bölümlerinde benimle, benim bazı metinlerimle akrabalık
işaretlerini, söylemsel yakınlıklarını saptayışım,
fark edişim ise hoş bir sürpriz oldu. Herhangi bir benzeşmeden yola
çıkıyor olsaydım bu yakınlıkları saptarken, bundan yine hoşlanır,
ama lafını etmezdim. Ancak Vuong’un kitabındaki özellikle iki
söylem, benim metinlerimde leitmotiv niteliğine sahip bazı
söylemlerle ilişkilendiği, benzeştiği için bahsetmek istedim
bundan.
Şu kocaman küçük gezegende dünyanın her yerindeki yazarlar,
Zeitgeist’ın eterinde birbirlerine yaklaşıp sonra
uzaklaşarak hareket ediyorlar. Haliyle kaygıları, özlemleri,
kavgaları da bazen benzeşiyor, bazen birbirinden çok farklı da
olabiliyor. Yazı masasında oturan yazar, edebiyatın evrenselliğinin
verdiği güven ve cesaretle yalnızlığına sığınır ve çileli işine
koyulur.
2016 yılında yayımlanan Trajik Nüans adlı kitabımdaki
Oyundan Sonra öykümde şöyle bir paragraf vardır:
(…) “Ayrıca bence her ülke, içinde yaşayanlar için bir ölüm
cezasıdır. Potansiyellerini, umutlarını, diğerkâmlıklarını öldürür
onların. İçlerindeki zenginliği, arzuyu tüketir, ufuklarını
karartır. Bir ülkesi olmak hüküm giymiş olmak olarak algılanamaz mı
bir yandan da? Vatandaş kimlik kartlarımız da birer mahkeme ilamı
ya da suçumuzun ve cezamızın yaftası. Devlet için ülke, bir suç
mahallinden ibarettir sadece.” (…)
Oyundan Sonra, biri
Türkiye’den yıllar önce ayrılmış, diğeri kısa bir süre için
Viyana’ya gelmiş iki arkadaşın, Thomas Bernhard’ın 1986’da
yayımlanan son büyük düzyazı eseri olan Auslöschung. Ein
Zerfall adlı romanından uyarlanmış bir tiyatro oyununu
seyrettikten sonraki sohbetlerini konu eder. Bu romanın Türkçesi
Yok Etme. Bir Parçalanma adıyla yayımlanmıştır. Ama
Auslöschung sözcüğünün Türkçe karşılığı sönme,
söndürmedir (yanan bir şeyi). Zerfall ise
parçalanma değil, parçalarına bir süreç içinde
ayrılma anlamına gelir. Ben öykümde sönmeyi tercih
ettim.
Thomas Bernhard, söz konusu romanında şöyle der: “Avusturya,
içinde yaşayanlar için bir ölüm cezası gibidir”. Ben de
Oyundan Sonra’da bu cümleyi fikri olarak takip edip,
açarak, yukarıdaki paragrafı yazmıştım.
Vuong ise kitabının altıncı bölümünde şöyle diyor: “Bir
ülke, müebbet bir yargı kararından başka nedir ki?”
Bu arada Vuong’un romanında sık sık Roland Barthes’ı
alıntıladığı da dikkatimden kaçmadı tabii. Bu da hoşuma gitti,
Vuong’a sempatimi artırdı. Beni okuyanlar, yazılarımda Barthes’ı
sıkça alıntıladığımı bilirler.
Vuong, romanının 12’nci bölümünde ise annesini ve bütün
ebeveynleri canavara benzetir ve iki sayfa boyunca bu fikri
geliştirir. Dahası bölümün sonunda annesine sevgi ve bağımlılığını
şöyle ifade eder: “Sen bir annesin, anam. Ve sen bir
canavarsın. Ama ben de buyum – bu yüzden senden
kopamıyorum…”
Benim 2012 yılında yayımlanan ve 10 yıl sonra yeni baskısı geçen
ay yapılan Çocuklar ve Canavarları romanımın
leitmotivi ise çocukların, canavar oyuncaklarını
sevmelerinin sebebinin, bu oyuncakları ebeveynlerine benzetmeleri
ve onlardan canavarca davrandıklarında da kopamıyor oldukları
iddiasıdır. Şöyle derim ben romanımın bir yerinde:
“Sadece çocuklar canavarlara bile ihtiyaç duyarlar. Hatta
çocuklar canavarlara ihtiyaç duyarlar. Canavar hikâyelerini,
canavar oyuncaklarını düşünsene. Çocukların yalnızlık korkusu,
yalnız kalma korkusu o denli ağır bir şeydir ki canavarlara bile
ihtiyaç duyar onlar. Bazen sokakta bir adamın elini tutmuş, güven
içinde yürüyen bir çocuk gördüğümde sorarım kendime: ‘Acaba bu adam
evde nasıl biridir? Acaba bu çocuğun annesine neler yapıyordur?
Yapıyor mudur?’ Çocuğun bu memnun ve güvenli hali hiçbir şey
söylemez adama ilişkin. Çocuk baştan bilir, kaçabileceği bir yer
yoktur. Çocuk bilinçlendiği anda rehine olduğunu da bir şekilde
fark eder. Fark etmiştir. Yani her çocuk aslında kaçırılmış bir
çocuktur. Çocuklar çocuk kaçırma hikâyelerinden tam da bu nedenle
çok etkilenir, korkarlar. Çünkü çok iyi deneyimlemişlerdir bunu,
rehin alınmanın anlamını çok iyi bilirler. Çoğu çocuğun anne,
özellikle de baba sevgisi Stockholm Sendromu’ndan başka bir şey
değildir. Çocuk annesini döven, hatta öldüren babasıyla bile
uzlaşmaya hazırdır yalnız kalmaktansa. Çocukluk böyle bir
şeydir.”
Ben bütün romanımı bir şekilde bu iddiam üzerine kurdum. Adından
bellidir zaten.
Peki, her yazar diğer yazarları böyle mi okuyordur acaba?
Her yazar metinlerarası akrabalıklarda, yakınlıklarda
edebiyatın evrensel ailesine mensup olmanın hazzını
duyuyor ve de gururlanıyor mudur acaba?
Kapitalizm ile
kötülüğün kopmaz bağı ve Kongo’lu çocuklar
Kapitalizm ile kötülüğün bağı öyle sıkıdır ki, kapitalistler iyi
bir şey yaptıklarını iddia ettiklerinde de mesafemizi koruyarak
manzaraya biraz daha geniş açıdan bakmamız gerekir. Şu sıralar
otomotiv endüstrisinin ileri kapitalist ülkelerdeki yeni övünç
kaynağı elektrikli binek otomobiller. Bu otomobiller topluma
yeşil devrim ürünleri olarak lanse ediliyor. Dahası hemen
yeni nesilleri de çıktı bu elektrikli otomobillerin. Bunların
pilleri evdeki sıradan bir prizden şarj edilebiliyormuş.
Cep telefonu şirketlerinin bazıları da uzun ömürlü pillerini
reklamcı jargonuyla biricik satış önerisi (unique selling
proposition) olarak kullanıyor reklamlarında.
Ama kimse bu pillerde kullanılan kobaltın çıkarıldığı madenlerde
yaşları beşe, altıya kadar inen on binlerce çocuğun neler
yaşadığıyla ilgilenmiyor.
Cep telefonu şirketlerine ve elektrikli otomobil üreticilerine
kobalt sağlayan ülkeler arasında Demokratik Kongo Cumhuriyeti önde
geliyor.
Herhangi bir iş güvenliği denetiminin de olmadığı bu madenlerde,
bedensel özellikleri sayesinde daracık galerilere rahatça
girdikleri, sokuldukları ve direnç gösterme gücüne de sahip
olmadıkları için ağırlıklı olarak çocuklar çalıştırılıyor. Sadece
Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde kobalt madenlerinde 40 bin çocuk
zulüm görüyor.
Çocuklar madenlerde esir statüsündeler. Onları sömürenler ve
onları madenlere gönderen ailelerinin elinde… 15, 16 saate kadar
aralıksız, ölümüne çalıştırılan çocuklar, yorulup duraksadıklarında
gözcüler tarafından dövülüyor.
Bir röportajda küçücük çocuklardan biri “sürekli başının
ağrıdığından” yakınırken, bir diğeri de “sabahları o cehenneme
döneceği için uyanmak istemediğini” ifade diyordu. İkisinin de
gözleri yaşlıydı.
Uygarlıkmış? Hıh…
Yayınevlerine
öneri
Bildiğim dillerde yayımlanan
kitaplara bütçem el verdiğince ve sevdiklerimin, dostlarımın da
jestleriyle ulaşmaya çalışıyorum. Geçen ay Almanya’da Suhrkamp
yayınevinden çıktığından beri bir an önce alıp okumak için
heyecanlandığım bir kitabı bir yakın akrabam Viyana’dan
getirdi.
Kitabın adı Ein Leben an der Seite von Thomas Bernhard
(Thomas Bernhard’ın Yanıbaşında Bir Hayat) ve yazarı Peter
Fabjan bir tıp doktoru. Ağabeyinin özellikle son yıllarında hem
canyoldaşı hem doktoru olan Fabjan’ın, Benhard’ı anıştıran yazı
üslubu da okurları şaşırtıyor.
Kitap, bir ay içinde 17 bin satarak ise yayınevini
şaşırtmış.
Thomas Bernhard, artık Türkiye’de de iyi tanınan ve çok okunan
bir yazar.
Bence bu kitabın Türkçeye çevrilmesi ve yayımlanması Türkçe
okurları sevindirecektir.
Haftanın
müziği
Fransız besteci Gabriel Fauré’den Pavane, Op.50