AYM'nin BAK kararı: Hangimiz ister şu andaki üniversitelere dönmeyi?

AYM'nin Barış Akademisyenleri ile ilgili kararını Yasin Durak ve Süreyya Karacabey tartıştı. Durak: "Kararı işlerimize geri döneceğimizin göstergesi olarak okuyan çok kişiyle karşılaştım. İktidarın böyle bir niyeti olsa dahi sonuçlarının çok daha kötü olabileceğini düşünüyorum." Karacabey: "Hukuktan bakıldığında mantıklı ve haklılar. Fakat ortada mantık ve hukuk olmadığına dönersek, en azından bu kararın sonucu olarak geri dönüş mümkün olmayacak."

Abone ol

Süreyya Karacabey & Yasin Durak

DUVAR - Anayasa Mahkemesi'nin (AYM) ihraç edilen Barış Akademisyenleri'nin hak ihlaline uğradığı yönündeki kararının ardından, sosyolog Yasin Durak ile Doç. Dr. Süreyya Karacabey bugüne kadarki süreci, kararın nedenini, bundan sonra neler olabileceğini tartıştı.

Süreyya Karacabey ve Yasin Durak.

Yasin Durak: AYM'nin Barış İçin Akademisyenlere açılan davalar hakkında verdiği “hak ihlali” kararının ardından, imzacı akademisyenler olarak tekrar gündeme geldik. Son günlerde sağ cenahta bizimle ilgili bir kafa karışıklığı, hatta bize ne türden yaptırımlar uygulanması gerektiği ile ilgili ihtilaflar ortaya çıktı. Kuşkusuz bu tablonun ortaya çıkışında saray rejiminin yerel seçimlerin ardından irtifa kaybetme başladığının düşünülmesi de etkili. Buna karşın bir taraftan da faşist aparatlar yine sazı eline alma, karalama kampanyaları üretme peşine düştü. En son, üç farklı üniversitenin rektörleri akademik personellerine yazı göndererek AYM’ye tepki gösteren bir bildiriyi imzalamalarını istedi. Sizinle aynı fakültede çalışmış, ihraç edilmiş ve Sokak Akademisi gibi pek çok faaliyeti birlikte gerçekleştirmiş bir meslektaşınız olarak ne düşündüğünüzü az çok tahmin etsem de, son gelişmelere ilişkin değerlendirmelerinizi sorarak tartışmayı açmak istiyorum hocam.

Süreyya Karacabey: Bildiri üzerinden bize kesilen cezanın hukuki düzlemde anlamsızlığını herkes iyi biliyordu, dolayısıyla siyasi olarak alınan kararın yine siyasi bir kararla yumuşatılacağı/geri çekileceği aşikârdı. AYM’nin aldığı karara da böyle bakmak gerekiyor ve siyasi gelişmelere bağlı her karar gibi de temkinli yaklaşmak gerekiyor. Ne yapacağını kestiremediğimiz bir hükümet var karşımızda, onu destekleyenlerin de kafası karışık. Hiç umulmadık isimlerin bu karar karşısındaki ılımlı yorumlarını düşünelim, buraya sonra geleceğim, işgüzar rektörlerin ve onların emir eri haline gelen akademisyenlerin cevvalliği kayda değer. Buradaki hesap medya çalışanınkinden daha yüklü, bunlar üniversiteyi babalarının çiftliğine dönüştürdüler ve eminim AYM’nin kararının imlediği ya da yolunu açtığı geri dönüş meselesi bizden çok onları heyecanlandırdı. Vatan millet çığlığıyla gizlenen şey kaptıracakları saltanatları çünkü. Bizden birilerinin jürilerine girme olasılığı bile yeterince ürkütücü. Ama hepsi bir yana bir üniversite hocasının 18.yüzyıl aydınından daha geride olması, kendi gibi düşünmeyeni hain ilan etmesi, AKP trolünden daha geri bir düzlemde olması düşündürücü.

SON DÖNEMDEKİ ILIMLI YORUMLARIN NEDENİ

Yasin Durak: Gerçekten de bu durumları içler acısı. Bu türden bildirilerin ve dahi çeşitli faşist seremonilerin arkasında genellikle yukarıdan gelen talimatlar oluyor aslında. Çoğunlukla personelin böyle şeylere zorunlu iştirak etmesi isteniyor. Ve bunun ardından bir ayrım noktası oluşuyor. İlk tavır, sizin de bahsettiğiniz bu torpille kadrolara atanmış faşist aparatların tavrı. Devletten de daha devlet takılmayı çok seviyor, bizim başımıza gelenlerden zalim bir zevk alıyorlar. Bu nedenle de böyle “yerli ve milli” linç operasyonlarına en önde koşuyorlar. Ancak bir de apolitik olmayı etik belleyen ikinci bir grup daha var. Bunlar fikren katılmadıkları böyle organizasyonlara dahi sırf talimat geldiği için iştirak ediyorlar. Saçma sapan şeylere itiraz edemiyor, yönetimle çatışmak istemiyorlar. Bu nedenle de suç ortağı oluyorlar. Bir de bunlara direnen, karşı çıkan, ortak olmayan üçüncü bir grup var tabii ki. Sayısı akademide günden güne azalıyor. Halen atılmamış olup da bu saçmalığa ortak olmayan meslektaşlarımız baskı altında çalışmaya devam ediyor. Ancak bu saçmalıkları durdurabilecek takatleri olduğunu sanmıyorum. Sonuçta ortalama bir taşra üniversitesinin akademik kadrosuna göz attığınızda soyadı aynı olan bir sürü insan görüyorsunuz. İşte yaşadığımız bu dönemin akademiyi de iğdiş eden ruhu bu: Sağcı görgüsüzlük… “Onlar zaten vatan haini, onların yerine torpille atanmak mubahtır” kafası yerleşmiş durumda. Erdoğan bize sövdükçe bu kafa pekişiyor, torpillilerin içi soğuyor, suçluluk psikolojisinden kurtuluyorlar.

Hani eskiden liyakata filan kıymet veren görece onurlu sağcılar olurdu. Siyaseten olmasa da en azından bir meslek etiğinde filan ortaklaşabilirdiniz hani. Fakat artık böyle figürler neredeyse kalmadı. Usulsüzlük yapmayı, başıbozukluğu salahiyet saymayı vatanperverlik addeden kadrolar akademiye hâkim oldu. Fakat bu da sürdürülebilir bir şey değil. Eninde sonunda iş yapacak personele de ihtiyaç var. Saray rejiminin ve ona bağlı aparatlar silsilesinin umurunda olmayan bu durum gerçekten de finansal sermayeyi, AB ortaklı iş gruplarının siyasi uzanımlarını endişelendiriyor. Ben son dönemdeki adli reform tartışmasını ve sizin değindiğiniz şu “ılımlı yorumları” buna bağlıyorum. Sizin düşünceniz nedir?

Süreyya Karacabey: Sadece üniversitelerde değil ki bütün kurumlarda belirgin bir biçimde iş yapamamak söz konusu, mekanizma çalışmıyor, şimdiye kadar yaptıkları atamaların haber olanlarını düşünecek olursak- çünkü pek çoğunun da farkında değiliz belki- sıkıntı kendi fikirlerinden birilerini seçmeleri de değil, asla o işe uygun olmayan birilerini seçmeleri. Buradan bakarsak kurumların sorunsuz işlemesini isteyen birileri için bu atamaların hiçbir mantığı yok ama yapıyorlar. Liyakat diye bağırıyor herkes artık, sadece siyasi kısmına takılmıyor ve aklını yitirmemiş bir yönetim zaten bütün bu seçimlerin bir çeşit kendini sabote etmek olduğunu bilir. Yani zarar verdiğini bile bile bu seçimleri sürdürdükleri için buradaki tuhaflığı anlamam mümkün değil, ne rasyonel ne pratik çünkü. Şunu demeye çalışıyorum, onlar her kim ise üniversiteler falan umurlarında değil fakat onları bir yargı reformuna yönelten ya da zorlayan şey iç politikadan çok dış politikanın yarattığı atmosfer. Gerçekten çok absürt görünüyor mahkemeler, verilen cezalar, ağzını açanı suçlamalar vs. Ama bu durumun onlara absürt geldiğini sanmıyorum, sadece savunma durumunda oldukları için saldırmaktan başka şansları yok iç politikada özellikle. Fakat bunun da sonuna gelindi artık, inandırıcılığı kalmadı ve dış dünya ile bütün bağlarını koparacak güçte olmadıkları için bir vitrin düzenlemelerine ihtiyaç var. Sonuç olarak sana katılıyorum, onlara rağmen bir çevrenin başka bir akla ihtiyacı olduğu ve işlerin böyle gitmeyeceğine ikna oldukları aşikâr, dolayısıyla çok bir şey beklemesem de bir düzenlemeye kendilerini mecbur hissettiklerini görebiliyorum. Aslında gereğinden fazla karıştırdılar ortalığı, toparlanması bu yüzden zor görünüyor, isteseler bile.

'GERİ DÖNÜŞ MÜMKÜN OLMAYACAK'

Yasin Durak: Ancak buna rağmen bu kararın bir geri dönüş sinyali olduğunu söyleyemeyiz diye düşünüyorum hocam. Yani tartışmaya buradan devam etmek istiyorum. Zira bu kararı işlerimize geri döneceğimizin göstergesi olarak okuyan çok fazla kişiyle karşılaştım. Açıkçası bir iyimserlik-kötümserlik meselesi gibi değil ama, iktidarın böyle bir niyeti olsa dahi sonuçlarının çok daha kötü olabileceğini düşünüyorum. Devletin hukuki yaptırımdan vazgeçmiş olması bize karşı linç rejiminin caydırıcılığına başvurmayacağı anlamına gelmiyor. Zira bugün bir imza metniyle ortaya çıkan 1071 kişi, AYM’nin kararı hakkında yapılan gazete haberleri ve yaratmaya çalıştıkları kamuoyu buna delalet ediyor. Hatırlarsak, Erzurum’da imzacı akademisyen Ramazan Kurt linç tehlikesi altında şehri zorlukla terk etmişti. Bu arkadaşa şimdi “hadi Erzurum’a geri dön” demek kolay mıdır? Latife Akyüz’e “Düzce’ye dön” demek kolay mıdır? Bu nefret söylemi ve yaftalamaların arasında, işlerimize geri dönmek hiçbir şeyi çözmüyor gibi geliyor bana. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Süreyya Karacabey: Davalara yönelik bir mahkeme kararına bile tahammül edemeyen akademisyenlerin kendiliğinden böyle bir şeyi örgütlediğini düşünmüyorum. Bizim bağımsız hareket ettiğimize inanmamalarının nedeni de buraya aitti, çünkü kendiliğinden bir şey yapmak bünyelerine yabancı bir şey, bu yüzden de her karşı çıkış jestini bir üst akla bağlama ihtiyacı duyuyorlar, çıkış noktaları kendileri olduğu için. Demek istediğim bu tepki tam da söylediğin gibi geri dönüşlere ilişkin bir kararın semptomu. Geri dönüş yolunun açık olduğunu düşünen arkadaşlar aslında basit bir hukuk kuralından hareket ediyorlar, hukuktan bakıldığında mantıklı ve haklılar. Fakat ortada mantık ve hukuk olmadığına dönersek en azından bu kararın sonucu olarak geri dönüş mümkün olmayacak. Zaten bu manzarada dönecek bir yer de yok, ancak başka bir zemine geçildiğinde ve yeniden sancılı da olsa parlamenter sistem çalıştığında, mahkemeler bir parça kendi hukuklarına uymak zorunda kaldığında ortada gerçekten bir şey olmadığı için mümkün olacak dönüşler, olacak da. Ama olaya şuradan bakmak mümkün, ortada gerçekten ciddiye alınacak bir şey yoktu, kendi çıkmazlarını birilerine fatura etmek isteyenlerin siyasi hamlesinden başka. Bu durumda da elbette döneceğiz demek bir çeşit duruma kısa devre uygulamak olarak görülebilir. Yoksa hangimiz ister şu andaki üniversitelere dönmeyi.

'BİR 'ÇETENİN' SALDISINA UĞRADIK'

Yasin Durak: Gel gelelim o pervasız siyasi hamle akademide tarihin en büyük tasfiyesini ortaya çıkardı. Biz yıllarca 48 yılı Dil-Tarih tasfiyesini, 80’deki 1402’likleri okuduk. Bizim başımıza gelen vakanın hususiyetini ilk başta sanki kavrayamadık bu yüzden. Çünkü biz geleneksel anlamıyla devlet kademesinin yanı sıra, bürokratik katmanlara ve hatta tabana yayılmış bir “çetenin” saldırısına uğradık. İroniktir ki, ihraç edildikten sonra Mahmut Konuk’un iş yeri önündeki eylemine desteğe gittiğimde 1402’liklerden Baskın Oran’la karşılaşmıştım. “Bizi atan cuntacılar bile elimize bir sarı zarfla ‘şu ana kadarki hizmetleriniz için teşekkür ederiz’ yazılı bir belge teslim etmişti” diye konuştu. Bizse gece yarısı 3’te atıldığımız okulların kapısından ertesi sabah içeri alınmadık. Benzer bir şeyi yine 1402’liklerden Tülin Öngen de söylemişti. “En azından bir darbe hukuku vardı ve bu geçici bir hukuktu, şimdi o bile yok ki” demişti. Bu nedenle kararın 8’e karşı 8 oyla alınmış olmasını göz önünde bulundurmak, bunu akademiden ziyade yargıyı ilgilendiren bir melodram olarak okumak gerekiyor dediğiniz üzere. Bir de bu tasfiye sanki bağıra bağıra geldi, bunun olacağı çok belliydi gibi geliyor bana. Siz ne dersiniz buna?

Süreyya Karacabey: Aslında ülke tarihindeki tasfiyelerin tekrarı, hatta daha şiddetli tekrarı hep aynı yerden sınava girdiğimizi gösteriyor. İtaat meselesi. Biz üniversiteyi aslında başka bir yerden tanımlıyoruz, bu yüzden bizim tanımımız onlara, onlarınki bize tuhaf geliyor. Üniversitede çoğunluğunun derdi akademik özgürlük olsaydı şimdi başka şeyleri konuşurduk. Fakat bizim tasfiyede tuhaf bir şey oldu, sayı fazla olunca ve yan yana gelmeyecek siyasi görüşten insanlara aynı işlem yapılınca kolaylıkla marjinalleştiremediler. Buna rağmen içten huzursuz olsalar da çok büyük tepki veremediler, oysa mesele, tarihin bir anında şahit olunanlara “gördüm” deme jestiydi ve bunu hainlik sosuna yatırmadan kimse yiyemezdi. AKP başından beri bilginin iktidarına, kültürel hegemonyaya kafayı takmıştı, kendi kadrolarını yerleştirme konusunda açıktı planları. Herkese değil ama hem üretimde bulunan, etki alanı olan ve eleştiriyi doğal hakkı sayan hocalar onlar için zaten katlanılır bir şey değildi. İş daha buraya gelmeden üniversiteden başka nedenlerle tutuklananlara yapılan muamele aslında bir çeşit bilgi’yi ezmekti. Bundan payını herkes aldı. Dolayısıyla üniversitelere taşradan cemaat referansı ile rahatlıkla kadro yerleştirirken bunu büyük üniversitelerde yapamadılar. Bir hamle yapacakları çok açıktı ve bildiriden sonra bunun ilk sinyalini ülkenin yöneticisi abartılı bir suçlamayla, korku yaymayı hedefleyerek verdi zaten. Eylemin kendisiyle verilen karşılıktaki orantısızlık dikkat çekiciydi. Sonraki süreç ise emri görevi kabul eden rektörler ile kolaylaştı, evet yüksek bir sesle, bağırarak geldi tasfiye. Amaç zaten buydu ve gerçekleşti.

'DAHA FAZLA MI DİRENMELİYDİK?'

Yasin Durak: Hocam bu “sos” metaforu yine bana siz atıldığınız hafta öğrencilerin Dil-Tarih’in duvarlarına yazdığı “Süreyya Karacabey’in kelimeleriyiz” şiarını anımsattı açıkçası. Gerçekten de bu sürecin en hakiki ironisi tasfiyenin kadrolaşmayla eşzamanlı sürmesiydi, bu çok fena oldu. Bunu söylemek zorundayım, kendini devlet sanan bu “çete” mesela Süreyya Karacabey’i işinden ederken, kelime haznesi otuz beşi geçmeyen “adamları” da dekan ya da rektör olarak atadı. Ve öğrencilerin durumu… O duvar yazılarını yazanlar, o boykotları örgütleyenler, esasta bize en çok sahip çıkanlardı. Ama biz onların bize sahip çıktıkları kadar öğrencilerimize sahip çıkmadık hiçbir zaman. Ben her zaman bu tasfiyenin Gezi İsyanından hemen sonra, öğrencilerin okuldan atılmaya ve tutuklanmaya başlamasıyla ortaya çıktığını savundum. Bu konuda sizinle hemfikir olduğumuzu da önceki tartışmalarımızdan biliyorum. Bakın daha yeni olan bir olay var:

Lisansüstü aşamada başarı gösterip Hacettepe Üniversitesi’nde araştırma görevliliği hakkını kazanan Hacı Çevik, sırf bize destek olduğu için, tüm açıklamalarımızda ve eylemlerimizde bulunduğunu gösteren fotoğrafları olduğu için güvenlik soruşturmasını geçemedi ve ataması yapılmadı. Yani sizin her zaman dediğiniz gibi, mesele “biz” yani ihraç edilen ya da daha dar anlamıyla “imzacı” akademisyenler değil sadece… Mesele akademi!

Şimdi geldiğimiz noktayı gösteren başka bir şeyi de on dakika önce yaşadım, onu da aktarıyorum: Bu 1071 imzacının içinde benim öğrencilik dönemimden tanıdığım iki isim var. Bir tanesi zaten yobaz tayfadandı. Torpilliydi de. Yani umutsuz vaka… Diğeri ise ÖYP ile zar zor atanmış Siirtli Kürt bir genç. Çok zeki, yetenekli çocuktu. Hatta öğrenciliğimizde kütüphaneden en çok kitabı alıp okuyan öğrenci olduğu için ve ders notlarındaki başarıları nedeniyle ödüller almıştı. Yoksuldu, çok zor okudu. Yıllarca dayanışma içindeydik. Sobalı öğrenci evlerinde kalıp makarnayı ekmekle yediğimiz arkadaşlarımızdan biriydi. Sonrasında da işi düşüp Ankara’ya geldiğinde hep benim evimde kalırdı. Hatta ihraç edildiğim gün beni arayıp “size yapılan zulümdür, bu günler geçecek” diye teskin etmişti. Bu 1071 arasında ismini gördüğümde inanamadım, muhtemelen onun adını kullanarak idareciler bunu tertiplemiştir diye düşündüm. Telefonla birkaç kere aradım, açmadı. Sonra SMS attım, “hakkımı helal etmiyorum sana” diye yazdım. Biraz önce mesaj geldi, bildiriyi zorla imzalatmışlar, “ben bu bedeli ödeyebilecek kadar cesur değilim, haklısın” yazmış…

Hocam insanlar bu kadar korkuyor işte… Zira bu imza meselesi de hukuki düzlemde bir ifade özgürlüğü tartışmasında kilitlendi bu yüzden. Korku yüzünden… Sağ ve sol liberaller hep buradan tartıştılar bunu. Bizi savunanlar da hep buradan savundular, yerenler de “bu ifade özgürlüğü değildir” diye yerdiler… Ancak bundan daha önemli bir şey vardı, insanlık tarihi ile ilgili bir şey: Biz diyorduk ki; “bakın siz insanlık suçu işliyorsunuz, biz buna ortak olmayız!” Ortada işlenen bir suç vardı, bunun üzerinde yeterince durulamadı. Sanırım bunu en iyi anlayan da saray çetesiydi aslında. Zira şimdi buna ortak olanların etekleri de bu yüzden tutuştu. Sanki diyorum tüm samimiyetimle, sanki bu kadar haklı iken daha fazla mı direnmeliydik?

'ÖĞRENCİLERİME TEŞEKKÜR EDİYORUM'

Süreyya Karacabey: Üniversitelerin muhalif kimliğini hocalardan çok öğrenciler oluşturmuştur, onlara oranla hoca sayısı hep azdır. Siyasalı, ODTÜ’yü düşünelim, hala geçmişin muhalif öğrencileriyle anılırlar, iyi hoca da zaten öğrencilikten vazgeçmemiş olandır. Doğru, bizim tasfiyeler başlamadan öğrencilere verilen cezalar sertleşti, ev baskınları, uzaklaştırma ile yıldırılmaya çalışıldılar. Bizim DTCF’de içeri alınmayan öğrencilerin sayısı epey çoğalmıştı, hani kapıda ders yapmıştık. Onlar bizden daha çok direndiler, biz atıldığımızda da meslektaşlarımızdan daha fazla destek verdiler. Doğru söylemem gerekirse ben onları pek çok hocadan hep daha yakın hissettim, uzlaşmaya karşı dirençleri olduğu için, kendilerini öne atmaktan çekinmedikleri için. Haklısın, onların bize sahip çıktığı kadar biz onlara sahip çıkamadık, çok üzgünüm. Orta bahçeyi güzelleştiren çocukların çoğu yok artık, düşüncelerini seslendirenlere fakültenin verdiği cezalar akıl dışı, en son bir çocuk bir yıl beş ay ceza aldığını ve dönmeyeceğini söyledi. Orada buna seyirci olanları düşünüyorum şimdi, sessizdir orta bahçe, arzu ettikleri sıkıcılığa erişmiştir, sadece derslerini verip nerede tatil yapacaklarını planlasınlar, hiçbir çocuk için elini ateşe atmayanlardan biz akademik dayanışma beklemişiz ya çok safız. Bizimle kendilerini riske atan bütün öğrencilere teşekkür ediyorum, benim arkadaşım dediklerim rektörün yanında fotoğraf vermekten çekinmedi ama o çocuklar ikbal derdine düşmedi. Ama tarih duvarının önünde dizildi çoğu, mesele şimdi ve pragmatik çıkarları değil ki, bunun bir de yarını var.

Korkuyla bir şey imzalamayı insani açıdan anlasam da, korkunun önüme bir set olarak getirilmesinden hoşlanmıyorum, adeta birileri korktuğu için bizim özür dilememiz gerekiyor. Bu süreçte kimler hangi durumlarda kaldı, benim ölçüm bu, ona baksınlar, benim ölçüm yok, bu ülkenin koyduğu ölçü var. Çocukların öldüğü bir yerde ölçü bu, gerisi dinlerken belki ah canım derim yalandan. Politik olarak ilgilenmiyorum.

Bildiriyle ilgili ne derlerse desinler, adı üstünde ortak bir yazı, herkesin istediği gibi olmaz, burada mesele o değildi. Benim öğrencilerim bölgeden ölüm mesajları atıyordu, sivillerin başına gelenleri merak edenler BM raporlarını okusunlar, evet buna tepki vermemek imkânsızdı. Her zaman söylerim ben mikro siyasetle ilgilenmem, büyük politikaya bakarım ve burada odak ordu ile başka bir gücün savaşını aşmıştı, sivil halkı öldürüyorlardı. Buna ses etmeyecekseniz neye edeceksiniz. Fakat öyle feci saldırdılar ki, biz sesimizi çoğaltacak ortam bulamadık. Oysa her şey klişeden ibaretti, suçlamalar, niye imzalamadığını açıklamadaki imalar, onlar, bunlar. Daha fazla direnmeliydik ve meselenin sadece iş kaybı değil, üniversitelerde hayat kaybı olduğuna dikkat çekmeliydik. Bir üniversiteyi kariyer hesabıyla, kim kaç yayın yapmışla ölçmüyorum, ağır bir tarihten geçerken bilmenin yüklediği sorumlulukla ölçüyorum. İşini iyi yapmak diyorlar ya, kapanıp makale yazmayı işini iyi yapmak sanıyor aldanışları, sokakta birini vuruyorlar sen camını kapatıp yayın yapıyorsun, şahane. Mesele bizim işten atılmamız değil, herkes her türlü yaşar, yeni durumlara uyum sağlar, kimse hoca doğmadı ama ya akademi fikri o ne olacak? En muhaliflerinin yakın arkadaşlarına eleştiri ilettiği, geri kalanın “devletim neylerse güzel eyler” şiarıyla gidip geldiği bir yer mi? Şimdi orada yaşamaya çalışan arkadaşlarıma üzülüyorum, şimdi orada durup akademik özgürlüğü makale konusu, proje konusu sananlara ise hiç üzülmüyorum. Asıl onlar zarar verdiler akademiye.

Yasin Durak: Gerçekten de bu tasfiyeye kayıtsız kalmamak herhangi bir akademisyen için bir meslek etiğinin gereğiydi. Politik bağlamda ise bir mihenk taşı oldu. Yıllardır derslerini ve konuşmalarını takip ederek anlattığı Marksist teorilerden feyiz aldığım bir hocamızın, tasfiyeden sonraki rektörlük seçiminin ardından koşup Erkan İbiş’in elini ilk sıkan kişi olduğunu izlediğimde fark ettim bunu. Yanlış anlaşılmak istemem, mesele “imzacı olmak-olmamak” meselesi değil, imzacı olmayan ve ihraç edilmeyen pek çok meslektaşımız dayanışmaya ve direnişe ortak oldu. Fakat senelerdir mangalda kül bırakmayan, her fırsatta muhalif olduğunu ilan eden pek çok ismin de tasfiye edilen akademisyenlere karşı nedense mesafeli bir husumet geliştirdiğini gördük. Sanırım kişisel meseleler de etkili bunda. Her neyse…

Nihayet tartışmayı kemale erdirirken, klasik bir şablonla, “ne yapmalı”, “nasıl yapmalı”, “üniversiteler nasıl olmalı” sorularıyla sözü size bırakıyorum hocam.

'HER TÜRLÜ ÖZDEŞLİK KÖRLÜK GETİRİR'

Süreyya Karacabey: Biz zor bir zamandan geçiyoruz, bir zamanlar birilerinin hep geçtiği gibi, üniversiteler açısından daha özgürlükçü kabul edilebilecek zamanlar şimdiki dünyanın bilginin üretilmesi ve dağıtılması politikasındaki değişimler yüzünden uzakta kalmış görünüyor. Bizim gibi ülkelerde daha sert ve daha yerli görünüyor uygulamalar ama pek çok yerde üniversite eğitimine ait başlangıç idealleri tırpanlanmış durumda, daha piyasaya uyumlu daha performans odaklı ve daha tek tipleştirilmiş bir model söz konusu. Aslında nasıl bir üniversite sorusu, benzer başka sorular gibi, nasıl bir dünya sorusuna vereceğimiz cevaplarla çok yakından ilişkili. Tikel düzlemde kurumlar için mücadele, tümel düzlemde sistem mücadelesiyle bütünleşmediğinde dünya yıkılırken güvenlikli sitesinde huzur içinde yaşamayı planlayan insanların durumuna düşülecektir. Şimdi tecrübe edilen, tarihsel olarak elde edilmiş hakların gaspıdır, ilk durak bu bence, bu hakların bu kadar kolay verilmeyeceğine ait bir direniş örgütlenmeli, örgütlenmeliydi. Bu kazanımların büyük bir hareketle karşılaşmadan iptal edilebilmesi, onların değil bizim ayıbımız olarak kaydedilecektir. Çünkü kendini tarihe karşı sorumlu gören biri tutumunu sadece içinde yaşadığı duruma göre belirlemez, aynı zamanda başka bir ufuk için de düzenler davranışlarını, bir gelecek öngörüsü içinde şimdide hareket eder ve bunu üniversite emekçilerinden beklemek hakkımızdır ya da olması gereken budur. Ne yapmalı ya da nasıl yapmalı soruları ise kolektif tarafından cevaplanacak şeyler benim için, sadece şu kadarı bile yeterli, bir kolektif olmayı başarmak ve özgürlüklerimizden vazgeçmemek için direnmek. Araçsallığın her türüne karşı çıkabilmek, ben bilmeyi hayatlarında öne koyan insanların iktidarlar için araç olmaya rıza göstermesini anlayamadan öleceğim. Her türlü özdeşlik körlük getirir, eleştirellik mesafe ilkesine bağlıdır ve eleştiri korkulacak bir şey değildir, asıl koşulsuz itaat tehlikeli topluluklar yaratır. Sonuç olarak şunu söyleyeceğim, eğer üniversiteler toplumsalın aklıysa, aklın yasalarına uygun davransın, şirketlerin ya da cemaatlerin yasalarına uygun değil.