15 Temmuz 2016’da yaşadığımız darbe girişiminin üzerinden altı
yıl geçti. Yedinci yılın içindeyiz. Darbe girişiminin sorumlusu,
devlet içinde örgütlenmiş ve hukuka göre değil kendi çıkarlarına
göre hareket eden Gülencilerdi. Kimdi bunlar? Bu konuda kafamız
karışık. Örneğin, 1996 yılından 2012 yılına kadar Bank Asya’da
çeşitli yönetim kademelerinde bulunmuş Ali Fuat Taşkesenoğlu
değildi; ama henüz banka suçlanmamış ve kapatılmamışken bankaya
para yatıran herkesti. Üniversitelerde barış imzacılarını ÇYDD
üyeliği gibi malum gerekçelerle fişleyen emniyet mensupları,
bunları mahkemelere gönderen rektörler ve hakkında Gülencilerle
geniş sosyal çevre ilişkileri olduğu yönünde dilekçelerin savcılığa
verildiği hukuk fakültesi dekanları, soru çalınan sınavlara karşı
yapılan protestoları terör eylemleri olarak yorumlayan yürütme ve
idare mensupları değildi ama 2010 KPSS’ye giren herkes olabilirdi.
Fethullah Gülen ile boy boy fotoğrafları yayımlanan, ona olan
sevgisini ifade etmek için doğru kelimeleri bir türlü seçemediği
için vicdan azabı çeken büyükşehir belediye başkanları, hala
bakanlık görevinde olan kişiler değildi ama… Bu liste çok
uzatılabilir. Asıl konuyu da dağıtmamak gerek.
OLAĞANLAŞAN OLAĞANÜSTÜ YÖNETİM ARAÇLARI
Darbe girişiminin ardından 20 Temmuz 2016’da Milli Güvenlik
Kurulu’nun tavsiyesiyle Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan
Bakanlar Kurulu olağanüstü hal ilan etti. 21 Temmuz’da Resmi
Gazete’de yayımlandı ve aynı gün TBMM olağanüstü hal ilanını
onayladı. Avrupa Konseyi ve Birleşmiş Milletlere derogasyon bildirimleri yapıldı.
Dönemin Başbakanı Binali Yıldırım, olağanüstü halin topluma
karşı değil, devlete karşı ilan edildiğini söylemişti. Aslında
söylediğinin anlamını o zaman anlamadığımı, bir manipülasyon
yaptığını düşündüğümü itiraf etmeliyim. Doğruyu söylemiş, OHAL,
devleti parti devletine çevirmek için bir araç olarak kullanıldı.
Bakanlar Kurulu’nun her 3 ayda bir verdiği yedi kararla 2 yıl
uzatılan OHAL döneminde çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnameler ile
125.806 kişi, haklarında herhangi bir soruşturma yapılmadan,
savunmaları alınmadan ve tebligat gereği olmadan KHK ekli
listelerine adları TC kimlik numaraları ve çalıştıkları kurumlar
yazılarak kamu görevinden ihraç edildi. Bir daha kamuda çalışmaları
sonsuza kadar yasaklandı. Pasaportları iptal edildi. SGK
kayıtlarına haklarında fiş konarak özel sektörde çalışmaları
engellendi. Yayınevleri, dergiler, gazeteler, radyolar,
televizyonlar, dernekler kapatıldı. 667 sayılı KHK’ye dayanarak
sayısını bilmediğimiz kadar kişi kamu görevinden çıkarıldı.
Neredeyse tamamı HDP’li başkanlarca yönetilen belediyelere kayyum
atandı. Toplantı ve gösteri yürüyüşlerine getirilen keyfi
yasaklarla OHAL uygulamalarına karşı ses çıkarmak yasaklandı.
Yasaklar genişletildi. Açık ve kapalı alanlarda toplantı
düzenlemek, özgürce konuşmak imkânsız hale getirildi. Konuyla
ilgili en dinamik tartışmaların yapılmasının bekleneceği
üniversiteler, rektör atamalarının bir OHAL KHK’si ile doğrudan
doğruya Cumhurbaşkanı’nın keyfine bırakılmasıyla bastırıldı.
Üniversiteler hem ihraç KHK’lerinin etkisi, hem de saray
rektörlerinin baskısıyla susturuldu. 200’ün üzerinde üniversiteden
birinde bile olağanüstü hale ilişkin bir toplantı yapılamadı.
Venedik Komisyonu’nun tavsiyesiyle bireysel inceleme gibi
standartları uygulaması şartıyla iki yıllık bir sürede görevini
tamamlamak üzerine OHAL KHK’si ile kurulmuş OHAL İşlemleri İnceleme
Komisyonu hâlâ çalışmasını bitiremedi. Mahkemeye başvuru hakkını
hâlâ kazanamayan yurttaşlar var. Mahkemeye başvurabilenler için
kurulan özel mahkemeler de şablon kararlar vermeye devam
ediyor.
16 Nisan 2017’de OHAL koşullarında yapılan ve sonucu
değiştirecek miktarda mühürsüz oyun kanuna aykırı olarak geçerli
sayılmasıyla ve seçmenlerin neredeyse yarısının karşı çıkmasına
karşın devletin temel kuruluşu değiştirildi; bütün yetkilerin
saraya bağlandığı, kuvvetler arasındaki murakabenin tamamen yok
edildiği bir lider-parti-devlet rejimi oluşturuldu. OHAL 2018
Temmuz’unda bu koşullarda resmi olarak kaldırıldı. Fakat gerek OHAL
kaldırılırken İl İdaresi Kanunu’na yapılan eklemeler ile mülki
idare amirlerine verilen olağanüstü yetkiler ve 375 sayılı KHK’ye
eklenen geçici 35. Madde ile kamudan ihraçların sürdürülmesi gibi
yasal düzenlemelerle olağanüstü yönetim araçları keyfi/fiili
yönetim sürdürüldü. Kısaca darbe girişimi başarılı olsaydı bir
darbeci hükümet ne yapabilirse AKP-MHP ittifakı bunları yaptı.
Ülkeyi anayasasızlaştırdı ve anayasal denetimi ve anayasal
güvenceleri askıya alarak anayasa dışı bir yönetimi uyguladı, OHAL
sonrasında bunu uygulayabilmek için devlet fonksiyonlarını yeniden
düzenledi. Yasama organı etkisiz ve itibarsız hale getirildi. Yargı
organı, AKP üyesi avukatların yargıç ve savcı yapılması,
mahkemelerin yeni rejimin ihtiyaçlarına göre düzenlenmesi, yüksek
yargının atamalar ve sayıların ayarlanmasıyla paketlenmesi ile
rejimin sopası haline getirildi.
ANAYASA MAHKEMESİ’NİN TUTUMU NEDEN KEYFİ REJİMİN YOLUNU
AÇTI?
Peki bütün bunlar olurken Anayasa Mahkemesi ne yaptı? Cumhuriyet
Halk Partisi’nin OHAL KHK’leri ile ilgili iptal başvurularını
içtihadını değiştirerek reddetti. Ret gerekçesi olarak Anayasa’nın
148’inci maddesinin üçüncü fıkrasındaki “olağanüstü hallerde,
sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan kanun hükmünde
kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı
iddiasıyla, Anayasa Mahkemesinde dava açılamaz” hükmünü esas aldı.
Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi’nin 90’ların başında yaptığı ve
OHAL’in sınırlarını çizen anayasa hükümlerine aykırı kararnamelerin
adına OHAL KHK’sı dense de olağanüstü hâl kararnamesi
sayılamayacağı, dolayısıyla anayasal denetime tabi olacakları
argümanına dayanan içtihadı terk etti. Bunun anlamı da açıktı.
Hükümet OHAL süresince, adına OHAL KHK’sı denilebilecek KHK’lerle
hiçbir denetime tabi olmadan keyfi bir iktidar sürebilecekti.
Nitekim öyle oldu. Olağanüstü hâl ilanı ile ilgisinin kurulması
mümkün olmayan ve yukarıda ancak bir kısmını sayabildiğim onlarca
düzenleme ile fiili bir rejim inşa edildi. Olağanüstü araçlar
idarenin kullanımına açıldı. Bugün idare marifetiyle konan konser
yasakları, toplantı ve gösteri yürüyüşü yasakları, dinci vakıfların
talepleriyle harekete geçen ve onca suçlamaya karşın AKP
temsilcilerine karşı harekete geçmeyen yargı aracılığıyla
sürdürülen keyfi rejim bu sayede kuruldu. Türkiye’nin birçok il ve
ilçesinde 15 günde bir konulan yasaklarla yıllardır toplantı ve
gösteri yürüyüşü yapılamıyor. Haklarını aramak için sokağa çıkan
yurttaşlar polisin kötü muamelesiyle zarara uğradıkları gibi
haklarında açılan soruşturma ve davalarla yargı tacizine maruz
bırakılıyor. Cumhurbaşkanı hakaret, halkı kin ve düşmanlığa teşvik
gibi suçlamalarla demokrasinin temeli olan nitelikli hakların,
başta ifade özgürlüğü olmak üzere özüne dokunuluyor.
Anayasa Mahkemesi, OHAL KHK’lerinin yasalaşmasının ardından bu
yasaların norm denetimine tabi olduğuna ilişkin kararını verdi ve
yeni bir içtihat geliştirdi. Yasalaşan, yani OHAL’in anayasal
statüsüne tamamen aykırı olarak asli, genel ve sürekli hale gelen
düzenlemeler önce Anayasa'nın temel hakları sınırlama rejimini
düzenleyen 13. maddesine göre incelenecekti. Eğer burada Anayasa’ya
aykırılık varsa Anayasa’da OHAL’in statüsünü belirleyen 15. maddeye
göre denetlenecekti. Yoksa düzenleme
olağan dönemde varlığını sürdürmeye devam edecekti. 15. madde
denetiminde ise çekirdek hakları sınırlandırıp sınırlandırmadığı
(yaşam hakkı; maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunmama;
din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanmama ve
bunlardan dolayı suçlanmama; suç ve cezaların geçmişe yürümezliği;
masumiyet karinesi), tedbirlerin OHAL’in süresiyle sınırlı olup
olmadığı, OHAL’in ilan edilme sebebi ile ilgili olup olmadığı ve
durumun gerektirdiği ölçüde olup olmadığına bakılacaktı.
Mahkeme’nin geçen hafta, 15.09.2022’de Resmi Gazete’de
yayımlanan 10.03.2022 tarihli "Adnan Vural ve Diğerleri Bireysel
Başvurusu"na ilişkin Genel Kurul kararında yazılan şerhlerle bu
içtihadın tartışmaya açıldığını gördük. Mahkeme’nin Başkan ve
Başkan Vekili dahil altı üyesi hükme katılmakla birlikte inceleme
yöntemine karşı çıktılar. Bu yöntemin olağanüstü halin olağan hale
gelmesi gibi bir tehlike yaratacağı bizzat Başkan tarafından dile
getirildi. Olağanüstü halin keyfi değil, anayasa tarafından statüsü
belirlenmiş ve sınırları çizilmiş hukuki bir rejim olduğunu dile
getiren başkan mevcut yöntemin şekli kriteri dikkate almamasının
-yani bir tedbirin ancak TBMM ve Cumhurbaşkanınca OHAL’e ilişkin
bir tedbir olarak çıkarılması; OHAL yasası ya da OHAL Kararnamesi-
sonuçlarına ilişkin şunları söylüyor:
“Mahkememizin bir müdahalenin 15. madde kapsamında incelenip
incelenmeyeceğini belirlerken şekli kriteri dikkate almayan
yaklaşımının iki temel sakıncaya yol açtığı söylenebilir.
Birincisi, bu yöntem olağanüstü hâllerde Anayasa’nın sadece yasama
organına ve CBK koyucu olarak Cumhurbaşkanına tanıdığı olağanüstü
hâlin gerektirdiği konularda tedbir alma ve bu kapsamda temel hak
ve hürriyetleri sınırlama yetkisinin idareye de tanınması sonucunu
doğurabilmektedir. İdarenin olağanüstü hâlin gerektirdiği bir
konuda olsa bile hiçbir kanuna veya CBK’ya dayanmayan bir
düzenleyici ya da bireysel işlemiyle temel hak ve hürriyetlerin
sınırlandırılması hatta durdurulması sonucu ortaya çıkabilmektedir.
Bunun da Anayasa’nın başta hukuk devleti ilkesine yer veren 2.
maddesi olmak üzere, hiçbir kimse veya organın kaynağını
Anayasa’dan almayan bir devlet yetkisi kullanamayacağını öngören 6.
maddesine, yasama yetkisinin devredilemezliğini güvenceye alan 7.
maddesine ve bilhassa da 119. maddesine aykırılık teşkil edeceği
açıktır.
Mevcut yöntemin birincisiyle bağlantılı ikinci sakıncası ise
olağanüstü tedbirlerin yaygınlaştırılarak bir anlamda olağanüstünün
olağanlaştırılmasına yol açabilecek olmasıdır. Gerçekten de temel
hak ve hürriyetlere yönelik bir müdahale için usulüne uygun
yürürlüğe girmiş olan bir kanun veya CBK hükmünün aranmaması
durumunda, olağan dönem için geçerli kabul edilen
düzenlemelerin Anayasa’nın açıkça 'savaş, seferberlik ve olağanüstü
hâllerde' alınan tedbirlerin denetimi için öngördüğü 15. madde
kapsamında incelenmesine neden olacak.”
Başkan dışındaki altı üyenin de kabul ettiği bu yaklaşım da
eksiktir. Eksiklik kurucu bir gecikmeden kaynaklanıyor ve başlarken
anlattığım giderilmesi mümkün olmayan sonuçlar yarattı. Anayasa
koyucu eğer, 15. maddeyi Anayasa hükmü haline getirerek; temel
hakların derogasyonuna ilişkin sınırları çizdi, OHAL’de yürütmenin
yetkilerinin sınırlarını belirlediyse ve bu madde OHAL sırasında
uygulanmayacaksa neden Anayasa’da yer almaktadır? OHAL’in denetimi
ancak OHAL sona erdikten sonra yapılacaksa OHAL’in anayasal değil
keyfi bir yönetim olmasının engellenmesi nasıl mümkün olacaktır?
Dahası yukarıda sonuçlarını yazdığım sürekli hale gelen bir fiili
rejimin OHAL sonrasında sürmesinin önüne nasıl geçilecektir?
Anayasa Mahkemesi, OHAL KHK’si adıyla yayımlanan kararnamelerin
maddi olarak OHAL KHK’si olup olmadığını incelemeyerek fiili
yönetimin de yolunu açtı. İşte içtihada ilişkin kurucu eksiklik bu.
15. madde denetimini aradan yıllar geçtikten sonra yapmak bugün
ülkenin içinde bulunduğu olağanlaşmış olağanüstü hali
engellemeyecek.