Aybastı: Amacımız işçi sınıfının beyaz perdedeki sesi olmak

Başrollerinde Cezmi Baskın, Suna Selen, Mert Fırat ve daha birçok ismin olduğu "Devrimden Sonra" filmini, yönetmen Mustafa Kenan Aybastı anlattı. Aybastı'ya göre genç sinemacılar, "Eğer sınıf siyaseti yapıyorlarsa -ki yapmalılar- o halde sınıflarının sinemasını var etmek için çalışmalılar. Sinemayı kişisel bir macera olarak görmemeliler. Örgütlenmeli, filmlerini de örgütlemeyi becerebilmeliler."

Abone ol

Yönetmen Mustafa Kenan Aybastı ile ilk filmi “Devrimden Sonra”yı, sinema ve sinema okulları ilişkisini ve politik sinemayı konuştuk. Aybastı’ya film üretirken ulusal ya da bölgesel kodlar kullanıp kullanmadığını, Türkiye Sineması kavramına nasıl baktığını sorduğumuzda, “Biz, Türkiye’de işçi sınıfının beyaz perdede sesi soluğu, çekici, yumruğu olabilecek, onun güncel ve tarihsel çıkarlarını koruma refleksine sahip filmler üretmeye çalışıyoruz” diyerek sorumuzu cevapladı.

Mustafa Kenan Aybastı kimdir?

Darbenin hemen ertesinde 1981’de İstanbul’da doğdum. “Muhafazakâr” bir ailede büyüdüm. İmam Hatip Lisesi’nde 4 yıl orta okulu bitirdikten sonra, ailemin diploma ısrarı üzerine Akşam Lisesi’ne yarım ders gidip, dersin yarısında okuldan çıkarak öğrenim hayatımı tamamladım.

Okul hayatım boyunca ve sonrasında birkaç yılım islamcı gruplar, örgütler içerisinde o ideolojonin gerekleri üzerine hayatımı kurmaya çalışarak, sonrasındaki birkaç yılım da bundan kurtulabileceğim bir çıkış yolu aramakla geçti. Sonunda komünist oldum. Onlarca işe girdim ama hiç birinde tutunamadım. Korsan CD işi yapıp bir yandan da sinemacı olmak için uğraştım. Hâlâ da uğraşmaktayım.

Çocukken çok film izler miydiniz?

Mustafa Kenan Aybastı

80’lerde doğan her yoksul çocuğun izleyebileceği kadar izledim. Okul döneminde ise okuldan çok gittiğim iki yer vardı: Biri sinema, diğeri ateri salonu. Bu yüzden sürekli devamsızlıktan kalıyordum. Babam gelip okula biraz nakdi yardım yaparak sorunu düzeltmek zorunda kalırdı.

İzlediğiniz ilk filmi hatırlıyor musunuz?

Sinemada izlediğim ilk filmi hatırlıyorum. "Zor Ölüm" filmiydi. Sinema salonunu ilk görüşümdü. Çok etkilendiğimi hatırlıyorum.

Kısa film sizin için bir anlam ifade ediyor mu?

Kısa film çok ciddi imkânlara sahip olmasına rağmen Türkiye’de “ödev filmi”, “öğrenci filmi” kalıplarına sıkışmış. Gerekli ciddiyeti, ilgiyi bir türlü alamamış bir tür. Ticari bir karşılığı olmamasını, kısa film üretenlerin çoğunlukla öğrenciler olmasını, filmlerin seyirci beklentilerini genellikle pek karşılayamamasını, birbirini besleyen olumsuzluklar halinde kısa filmin olduğu yerden hak ettiği yere gidememesinin önündeki engeller olarak görüyorum.

Kısa filmin en büyük avantajı sanırım şu: İstediğiniz her konuda uzun metraj bir film, istediğiniz şekilde yapamayabilirsiniz. Özellikle ekonomik nedenler buna engel olabilir.

Fakat kısa film size dilediğinizi söyleyebileceğiniz bir alan sunabiliyor. Tabii paranın her şeyi belirlediği bir zeminde kısa film de payına düşeni alıyor. Ne yazık ki çoğu kişi kısa filmciliği bir tercih olarak değil, uzun metraja geçebilmek için aşması gereken bir basamak olarak görüyor.

“Devrimden Sonra” filmi, aklınızda ilk belirdiği zaman senaryosunu yazarken sanatsal, siyasal, kültürel ve ekonomik kaygılarınız ne oldu?

Devrimin, sosyalizmin, sosyalist bir Türkiye’nin harika olabileceğini, güzel hikâyeler çıkarabileceğini, sadece bugünden buna dair iyi kötü tahayyüller üretmenin, bunun üzerine düşünmenin, düşündürebilmenin bile önemli ve gerekli olacağı kanaatindeydim.

Sanatsal kaygılardan çok filmi bir şekilde mahvetmeden bitirebilmesi kaygısı hâkimdi bende. Ben bir gerilla sinemacıyım. Bu şekilde çalışıyorum, düşünüyorum. Bu sanatsal kaygıları geriye itmenin bahanesi değil, fakat filmi bitirebilme ve gerilla film üretimi tecrübesini biriktirebilme kaygısını daha öne alan bir durum oluşturuyor.

Ekonomik kaygılarım filmin kendi masraflarını çıkarabilmesi ve yapımcı kurum olan NHKM’yi zor durumda bırakmaması seviyesindeydi. Keşke film ardından gelebilecek bir ya da iki filmi daha finanse edebilecek bir kâr bırakabilseydi, bu büyük avantaj olurdu muhakkak.

'POLİTİK OLMAYAN SİNEMA VAR MI?'

Yaptığınız filmleri kategorize eder misiniz? Türk Sineması, Türkiye Sineması, Anadolu Sineması v.s. Ulusal veya bölgesel bir sinema yaptığınızı, bu uluslara ya da bölgelere ait görsel kodlar kullandığınızı düşündüğünüz olur mu? Türkiye Sineması tanımlamasının kavramsal olarak sizde nasıl bir karşılığı var?

Ben yapmaya çalıştığımız sinemayı bu kavramlar yerine şöyle tarif etmeyi tercih ederim: Biz Türkiye’de işçi sınıfının beyaz perdede sesi soluğu, çekici, yumruğu olabilecek, onun güncel ve tarihsel çıkarlarını koruma refleksine sahip filmler üretmeye çalışıyoruz.

Kimi zaman dar bir zemine hitap eden kimi zamansa daha geniş bir alana yayılan filmler yapabiliriz. Bunun bir önemi yok. Bizim için önemli olan işçi sınıfının eşitlik ve özgürlük mücadelesine katkısı olabilecek bir sinemayı Türkiye’de üretebilmek, var edebilmek için deneyler yapmak, tecrübe üretmek, pratik birikim sağlayabilmek.

Politik sinema yaptığınızı söyleyebilir miyiz? 

.

Elbette. Ayrıca politik olmayan sinema var mı? Bizim farkımız herhalde siyasi, politik tutumlarımızı bir komüniste yaraşır şekilde tüm açıklığı ile ifade etmek olsa gerek.

Güçlü bir dağıtım ağından uzakta kalarak sinema yapan bir yönetmen olarak, bir sonraki filminizi finanse etmenin ne gibi zorluklarıyla karşılaşıyorsunuz?

Güçlü bir dağıtım ağından uzak olduğumuzu düşünmüyorum. Filmlerimizi dağıtma sorunundan çok tanıtma sorunumuz var. Kitlelere filmi ulaştırabiliyoruz fakat bunu duyuramıyoruz. Yani basın tekeli aslında dağıtım tekelinden daha büyük bir sorun bizim için. Filmin finansmanı ise bizim için diğerlerinden farklı işleyen bir süreç. Bazıları parayla film çeker. Biz ise arkadaşlarımızla, yoldaşlarımızla film çekiyoruz.

Filmin ihtiyaçları için para aramaktansa doğrudan o ihtiyacımızı edinmeye çalışıyoruz. Bir filme başladığımız zaman çoğunlukla hiç paramız yoktur. Ama çok kalabalık bir kolektifiz ve sorunlarımızı parasız çözmek konusunda yeterince deneyim biriktirdik sanıyorum. Ticari kaygılarımız yok ama planlarımız var. Filmlerimiz mümkünse para kazansın ve daha fazla filmin çekilmesine olanak sağlasın istiyoruz.

Festival filmi ya da gişe filmi ayrımı yapmak ne kadar doğru? Filmlerinizin, senaryolarını kaleme alırken bu ayrım sizin için bir anlam ifade ediyor mu?

Biz bu tür ayrımlarla hareket etmiyoruz. Temel yaklaşımımız filmlerimizi, fikirlerimizi, geniş kitlelerle nasıl buluşturabileceğimiz sorusu üzerine kurulu. Her filmde, filmin her aşamasında bunu dikkate alarak kararlar veriyoruz.

'LİBERAL FİLMLERDE SINIF ÇELİŞKİSİ GÖRÜNMEZ KILINIYOR'

Bir yönetmen için siyasi koşullanma ve vicdan, bir sinema filminin tam olarak neresinde yer alır? Sinema toplumsal duyarlılıkları gündeme getirme açısından işlevsellik taşır mı?

Siyaset sadece bizim için değil her yönetmen için en önemli belirleyendir. Biz ne kadar kendi değerlerimize, prensiplerimize, ideolojimize bağlıysak, liberal bir sinemacının da kendi çizgisine o kadar bağlı olduğunu düşünüyorum. O liberal filminde nasıl sınıfsal çelişkileri görünmez hale getirmek için çaba gösteriyorsa biz de tam tersini yapmak için o kadar çalışıyoruz.

Biz BSM olarak siyasi filmler yapan bir kurum olarak kodlanıyoruz. Böyle bir özetlemeden hoşlanmıyoruz. Ayrıca asıl “siyasi koşullanma” bizim dışımızda gerçekleşiyor. Biz kendi siyasetimizle hareket ediyoruz. Onlarsa gücü elinde bulunduran siyasilere göre hareket ediyorlar. Bukalemun gibiler. Tek önem verdikleri şey film yapabilmek. Filmlere bütçe bulabilmek için gerekli sansürü, ayarı filmlerine kendileri sessizce en başından veriyorlar.

Şu an bağımsız sinemanın durumunu gerek ekonomik gerek sosyal olarak nasıl tarif edersiniz? Bağımsız sinema yapmak isteyen genç sinemacılar nasıl bir yol izlemeli?

Soruda kullandığınız Bağımsız Sinema kavramını sanıyorum bizimle aynı şekilde tarif etmiyorsunuz. Türkiye’de bağımsız sinema yok! Varsa da bunu çok az kişi yapıyor. Euroimage ile yapılan filmler mi bağımsız? Kültür Bakanlığı bütçesi ile yapılan filmler mi? Bin türlü kirli para/siyaset ilişkisinin içinde yoğrulup çıkan filmler mi? Öylesine bağlılar ki, ticari filmler bu filmlerden daha “bağımsız” bile diyebiliriz.

Bağımsız sinema yapmak isteyenlerin ilk yapacağı sanıyorum kendileri gibi bir yol izleyenlerle örgütlenmek olmalı. Eğer sınıf siyaseti yapıyorlarsa -ki yapmalılar- o halde sınıflarının sinemasını var etmek için çalışmalılar. Sinemayı kişisel bir macera olarak görmemeliler. Örgütlenmeli, filmlerini de örgütlemeyi becerebilmeliler. BSM’nin kapısı da işçi sınıfının sinemasını var etmek isteyen herkese, hep birlikte üretmek için sonuna kadar açık.

'BİZİM YAPIMCIMIZ TÜRKİYE İŞÇİ SINIFI'

Filmden bir kare...

Etkilendiğiniz yönetmenler var mıdır, varsa kimlerdir? En beğendiğiniz yönetmen kimdir? En beğendiğiniz film nedir?

Chaplin benim için sinemanın en büyük insanıdır. Filmini izlediğim her yönetmenden bir şeyler öğreniyorum. Her birinin etkileyici tarafları var. Fakat bizim geçmişimiz, mirasımız olan filmler ve onların yönetmenleri elbette ayrı bir yerde.

Sinema okullarında verilen sinema eğitimini yeterli buluyor musunuz?

Yeterli değil, yanlış buluyorum. Üstelik eğitimi de değil okulların kendisini. Bu konuda çok şey söylenebilir ama akademisyenlerin açlık grevinde olduğu bir ülkede eğitim-öğretim sorunlarını bu şekilde tartışmaya gerek yok herhalde. Durum ortada. Sinema özelinde bir eleştiri üretmeye gerek yok. Ama sinema eğitimi nasıl olmalı diye sorusu olanların SSCB’de sinema eğitimi üzerine okuma araştırma yapmalarını tavsiye ederim.

Bir yönetmenin gözünden yapımcı kime nedir? Yapımcı, set öncesinde, sette, set sonrasında ne iş yapar? Yönetmene karşı sorumluluğu nedir? İyi bir yönetmen- yapımcı ilişkisi nasıl olmalı?

Hayatımda hiç gerçek bir yapımcı ile çalışmadım. Çalışır mıyım onu da bilmiyorum. Yapımcı filme para yatıran ve para kazanmayı planlayan kişidir. Ne ben onların çektirip para kazanacakları filmleri çekmek isterim ne de onlar benim çekmeyi istediğim filmlere paralarını yatırırlar. Bizim yapımcımız Türkiye işçi sınıfıdır. Bu yüzden de çektiğimiz filmlerde telifimiz yok hepsi sınıfa ait.

Son yıllarda özellikle festivallerde baş gösteren sansür meselesine dair, sinemacıların alması gereken tavır sizce nedir? Yanı başımızda yıllardır sansüre karşı mücadele eden ve başarı gösteren İran Sineması örneği varken, sizce Türkiye Sineması sansüre karşı bir başarı sağlayabilecek mi?

Türkiye’de sinemacıların herhangi bir konuda ortak, sağlıklı bir reaksiyon göstermesi mümkün görünmüyor bana.