'Asistanlar yaşama sevincini yitiriyor!'

Batman, Adana ve İstanbul’da 2 gün içinde 2 hekim ve 1 tıp öğrencisinin hayatlarına son vermeleri, hekimlerin çalışma koşullarını tekrar gündeme getirdi. Hekimler bu şartlarda çalışmanın daha vahim sonuçlar doğuracağından endişe duyuyor. 

Abone ol

DUVAR - Batman’da doktor Engin Karakuş, Adana’da doktor Ece Ceyda Güdemek ve ardından İstanbul’da Tıp Fakültesi öğrencisi Yağmur Çavuşoğlu'nun geçen günlerde yoğun iş temposu nedeniyle yaşamlarına son vermesi, sağlık çalışanlarının çalışma koşullarını tekrar gündeme getirdi.

İstanbul Tabip Odası Genel Sekreteri operatör doktor Samet Mengüç “Toplumda, doktorlar beyaz önlükleriyle oturur, bir reçete yazar iş biter kanısı var. Bu doğru bir şey değil. Muayene yapma, reçeteyi yazma çok zorlu bir süreç. Bir gece yüzlerce hasta bakmak ve yüzlerce hastanın sorumluluğunu almak kolay değil” diyerek sağlık politikalarının acil bir şekilde gözden geçirilmesi gerektiğini söylüyor.

'ASİSTANLAR YAŞAMA SEVİNCİNİ YİTİRİYOR'

Mengüç, yoğun iş temposu nedeniyle özellikle asistanların yaşama sevincini yitirdiklerini söylüyor ve bunun nedenlerini şöyle sıralıyor: “Sağlık alanındaki çalışmalarda da artmış olan bu iş yükü süreklilik arz ediyor. Asistanlık bu konuda özel bir durum. Asistan genelde 24 saat sağlık hizmeti veren birimlerde çalışan hekimlerdir. Bazen 36 saat süren bir hizmet veriyorlar. Bu da beraberinde hem stres, hem de artmış olan bu iş yüküyle bir süre sonra insanlarda her türlü metabolik bir direnç düşüklüğü yaşıyorlar. Türkiye'de hem sağlık politikasının getirdiği iş yükünün artışı asistan hekimler üzerindeki zaten ağır olan iş yükünü katmerli hale getiriyor. Bu durumda en çok karşılaştığımız şey de tükenmişlik sendromu. Yani bu şu demek: Asistanlar yaşama sevincini yitiriyor. Yarına yönelik bir güven duygusu zedeleniyor. Bir belirsizlik sirkülasyonuna giriyorlar. Maalesef bunun sonucunda sağlık alanında, yaşamına son verme gibi vakalarla karşılaşıyoruz”

Op. Dr. Samet Mengüç: Mesleğin bileşenleriyle ortak politika oluşturulmalı.

'DOKTORLAR TOPLUMDA BEYAZ ÖNLÜKLERİYLE BİLİNİR...'

Toplumda doktorlara yönelik yanlış algıların söz konusu olduğunu belirten Mengüç, bu algının değişmesi gerektiğinden bahsediyor ve ekliyor: “Toplumda, doktorlar beyaz önlükleriyle oturur bir reçete yazar iş biter kanısı var. Bu doğru bir şey değil. Muayene yapma, reçeteyi yazma çok zorlu bir süreç. Bir gece yüzlerce hasta bakmak ve yüzlerce hastanın sorumluluğunu almak çok kolay değil. Toplumda var olan bu algı değişmeli. Kamuoyuna hekimlerin hastalar için var olduğunu söylemek gerekiyor. Hekimler toplum için vardır. Toplumun ve hastaların sağlığının bozulmaması birinci hedefimiz. Önemli olan bu rahatsızlıkların ortaya çıkmaması aşamasında koruyucu ve önleyici hekimlik anlayışını ön plana çıkararak bunu toplumla paylaşmak ve insanlarla birlikte aynı hedef doğrultusunda hizmet vermektir. Yoksa bir rakip bir müşteri karşısında konumlanmış bir ilişki hiçbir zaman hekimin hekimlik duygusunu da tatmin eden bir şey değil. Çünkü hekimlik hem bedenen çalışmayı hem de zihinsel olarak konsantre olması gerektiriyor. Yani karşı karşıya kaldığımız hastayla gözden kaçan en basit bir sorun daha sonra bir problem olarak karşımıza gelebiliyor. Hekimler bu sorumluluğu taşıyarak çalışır. Bunu görsel olarak göstermesi çok zor. O esnada bir hastayı muayene ederken kafasında olası birçok şeyi göz önüne getirip onların muhakeme yorumunu yapar. Hekimlik zihni sürekli açık halde tutmak zorunda.”

'SAĞLIK POLİTİKALARININ DEĞİŞMESİ ŞART'

Hükümetin, Türk Tabipleri Birliği, Tabip Odaları, ve diğer sağlık örgütleriyle bir araya gelerek sağlık politikalarını tekrar gözden geçirmesi gerektiğini ifade eden Mengüç şöyle devam ediyor: “Sistem değişmediği zaman asıl sorunu ortadan kaldırmayıp sadece ortaya çıkan bir sorun giderilirse bu problem çözülmez. Bunun da yolu sağlık politikalarının yeniden belirlenmesi ve bunlar yenilenirken de tüm katılımcıların işin içerisinde olması gerekiyor. Ortak görülen sorunlarla birlikte daha iyi bir sağlık politikası güdülerek ancak bu sorunlar çözülebilir. Hiçbir hekim hastasının daha kötüye gitmesini bırakın en ufak bir sorun yaşamasını istemez. Toplumun bunu bilmesi lazım. Bu paradigmayla sağlık çalışanlarına ve hekimlere bakılmasını bekliyoruz.”

TIP FAKÜLTESİ ÖĞRENCİSİ: TOPLUMSAL KOPUKLUKLAR YAŞIYORUZ

Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi 4'ncü sınıf öğrenci İlhan Atabey de mesleğe atanmadan önce mesleğin zorluklarının farkında olduğunu belirtiyor. “Tıp okumanın zor olduğunu biliyordum ama bu kadar stresli ve yoğun olduğunu bilmiyordum” diyen Atabey şunları söylüyor: “Tıp Fakültesi'ni kazanmadan önce çok zor koşullarda ders çalışıyordum. Sıkıntılı bir süreçten geçtik. Dershane, geceleri uykusuz kalma, aileden soyutlama, sosyal ortamdan soyut kalma... Sonuçta yoğun ve stresli bir süreçten sonra Tıp Fakültesi'ne yerleştim. Tıp okumak azim isteyen bir süreç. Yoğun ders çalışma programlarıyla sosyal ortamdan soyutlamalarla birlikte bir yerden sonra toplumsal kopukluklar da yaşamaya başlıyoruz. Hayatlarına son veren doktorların haberlerini de yakından takip ettim. Bu durum ister istemez insanları etkiliyor. Bu örneklerin yoğun ve stresli çalışmaktan kaynaklandığını düşünüyorum. Bunda da en etkili noktalar, yoğun çalışma saatleri, stresli sınav dönemleri, hasta ve hasta yakınlarının doktorlara olan davranışları..."

Tıp öğrencisi İlhan Atabey: Henüz mesleğe atanmayan bir doktor adayı olarak umarım karar vericiler bu konuya el atar

Atabey, 'Örneğin intörn arkadaşlarım ayakta duracak halleri kalmıyordu' diyor ve "şöyle devam ediyor; "1 yılda ailemi 2 kez görebiliyorum. Staj yaptığım dönem bir gün de 750 hasta tedavi olmak için hastaneye geldi. Hastalar doğal olarak doktorların kendilerine yeterince zaman ayırmasını istiyor. Fakat bunun için ne yeterince doktor var ne de buna şartlar uygun. Ayrıca sosyal medyada da doktorlara karşı birçok karalama kampanyası görüyorum. Özellikle toplumun, bir kişinin yaptığı bir hatayı bir meslek grubuna mal etmemesi gerekli. Henüz mesleğe atanmayan bir doktor adayı olarak umarım karar vericiler bu konuya el atar.”

'SİSTEM 3 DAKİKADA 1 HASTA ATIYOR'

İstanbul'un en kalabalık ilçelerinde birinde çalışan kadın hastalıkları ve doğum uzmanı ise normal şartlarda bir hastaya 15 dakika zaman ayırması gerektiğini fakat sistemin kendilerine 3 dakikada bir hasta atadığını söylüyor: “Bazen 36 saat çalışıyoruz. Diğer gün sabah sekizde hastanede olmak zorundayız. 36 saat nöbet tuttuğumuzda örneğin doğumhane saat ücreti 15 TL. Başka bir örnek ise normalde bir hastaya 15 dakika zaman ayırmamız gerekirken sistem bize 3 dakika 1 hasta atıyor. Aylık çalışma saatlerimiz 300 saati geçiyor. Buna bağlı olarak mesai saatlerinden aldığımız para 800-900 TL arası. İş yoğunluğundan dolayı kendime bile zaman ayıramıyorum. İş koşuşturmasından dolayı depresif ruh halini neredeyse yaşamadığım hafta yok. Bunun fiziksel yıpranmasından bahsetmiyorum bile.”

'HAYATLARINA SON VERDİĞİNDE HABER DEĞERİ TAŞIYOR'

İş esnasında birçok sorunla da karşılaştıklarını belirten doktor, şöyle devam ediyor: “Örneğin hastanın istediği bir ilacı yazmadığım zaman neredeyse yüzüme vuracak gibi bakıyor. Bizim de bir özel hayatımız var, ailemiz, çocuklarımız, eşimiz var. Henüz mesleğe başlamayan birçok doktor adayıyla konuşuyorum. Özellikle tıp fakültesi öğrencileri arasında ciddi derecede antidepresan ilaç tüketimi artmış. Bu da bir haber değeri taşımıyor mu? Doktorlar iş yoğunluğundan, mobbinge maruz kalmaktan, şiddetten veya herhangi bir nedenden dolayı hayatlarına son verdiğinde haber değeri taşıyor. Doktor intihar vakalarına baktığımızda bunun büyük bir bölümünü genç doktorlar oluşturuyor. Bunun sorgulanması ve çözümleriyle birlikte tartışılması lazım. Bir de toplumun doktorlar hakkındaki yanlış algıları mevcut. 'Çok para alıyorlar, bir reçete yazıp akşama kadar oturuyorlar, bütün güvenceleri devlet kontrolünde, doktorların havalarından geçilmiyor....' toplumun öncelikle bu ön yargılardan kurtulması lazım. Şimdi son olarak şu soruyu sormak istiyorum: Hayatlarına son veren meslektaşlarımı ölüme götüren, onları yaşamdan koparan ne oldu?”

'NÖBET SONRASI MESAİ 50 PROMİL ALKOL ETKİSİ İÇERİYOR'

2005 yılında Akademik Tıp Dergisi Jama'da yayınlanan bir araştırmanın sonuçlarına göre, yoğun çalışan kişilerde, dikkat ve tetikte olma hali, kanında 0.04 ile 0.05 gram alkol bulunan kişilerinki kadar düşük.

Araştırmada, ağır gece nöbeti tutan kişilerin nöbet sonrası performansı, alkolün bedende yarattığı etki üzerinden bilimsel olarak ölçüldü.

Yaklaşık bir buçuk yıl süren araştırmada, katılımcılar hafif nöbet tutanlar, alkol alarak hafif nöbet tutanlar, ağır nöbet tutanlar ve plasebo alarak ağır nöbet tutanlar diye 4 gruba bölündü.

Sonuç olarak yapılan testlerde ve katılımcıların kendi kendilerine yönelik değerlendirmelerinde şu sonuç ortaya kondu: Yoğun bir nöbet döngüsü içinde çalışan kişilerin performansı, hafif bir nöbet döngüsü içinde alkol alarak çalışan kişilerin performansı kadar düştü.

Yoğun çalışan kişilerin, düzenli dikkat gösterme, araba kullanma ve tetikte olma halinin, kanında 0.04 ila 0.05 gram alkol bulunan kişilerinki kadar düştüğü tespit edildi.

Nöbet sonrası mesai yapmak zorunda kalan asistanın zihinsel performansı 50 promil alkol etkisi kadar bozuluyor.