Artvin’den Afrin’e

Kürtlerin boynuna siyasî manevra yapabilmelerini engelleyecek şekilde erdem yükünü asanlar ile bir daha dirilmeyecek şekilde idam hükmünü asanlar arasında fazla bir fark yoktur.

Selim Temo stemo@gazeteduvar.com.tr

İbrahim Halil Soğukoğlu pek çok kaynakta öyle yüceltilir ki insan süper bir mürşitle karşı karşıya olduğunu düşünmeden edemez. Gürcü olan şahsın baba tarafı Hz. Hüseyin, anne tarafı ise Hz. Hasan’a bağlanır! Tabii bu silsile icadı, yaygın bir “gelenek”in yansımasıdır. Gerçekte Hz. Muhammed’in soyu, Sünnî ve iktidarcı kanat tarafından neredeyse kurutulmuştur. Nitelikli bir tahlil için Mehmet Azimli’nin “X. yy’a Kadar Şii Karakterli Hareketler” kitabına bakılabilir.

Şundan bahsediyoruz: İbrahim Halil Soğukoğlu adlı bir istihbarat onbaşısı 1928’de Rojava’ya gönderilir, imamlık yapar, Mürit Hareketi’ni (MH) kurar, Kürtleri Kürt ağalarına karşı örgütler, Fransızlara karşı savaştırır, Güney sınırını güvenceye alır, Hatay’ı Türkiye’ye bağlatır ve vazifesini tamamlar. Burada ona yeni bir tarih yazmaya girişen anlayışı irdelemeye çalışıyoruz. Zira söz konusu “deneyim” bir tekrarı akla getirirken Kürdistan sorununda iki tutumun öne çıktığını gösterir: 1. Birinci İttihatçılık, yani laisist kurucu ideoloji dindar Kürtleri kendi safında savaştırmıştı. 2. İkinci İttihatçılık, yani ırkçı-dinci ittifak halen ona biat etmeyen seküler Kürtlerle cidal etmektedir. Buradaki öznenin dönüşümü, onun etkisini azaltan bir şey değildir. Ancak şeriatçılıktan aşırı aydınlanmacılığa evrilen nesnenin özne olabildiğini söylemek güçtür.

Yüksek lisans tezini dedesinin hayatı ve itikadî görüşleri hakkında hazırlayan Fehmi Soğukoğlu, bazı “bilimsel tebliğler”le birlikte yeniden inşaya girişmiştir. Mesela 25-27 Aralık 2013’te Antep’te düzenlenen “Millî Mücadele’de Güney Bölgesi Sempozyumu”na sunduğu “İbrahim Halil Efendi ve Mürit Hareketi’nin Millî Mücadele’ye Katkısı” başlıklı tebliği dikkati çeker. Akademik açıdan zayıf olan tebliğin başlığı bile mürşidin vazifesini açıklar. Yani ki Türkiye Cumhuriyeti devleti, Fransız sömürgesi olan bugünkü Suriye’nin Afrin bölgesindeki Kürtleri İbrahim Halil Soğukoğlu adlı kişiye kurdurduğu tarikat eliyle Fransızlara karşı savaştırarak Türkiye adına milli mücadele verdirmiştir.

Söz konusu tebliğdeki şu cümle pek bir güzel: “Dedeleri Kafkasya’dan Artvin’e gelir, bir dönem orada kalarak Gürcüleşir, son olarak İzmit’e yerleşir.” Dedeler Kafkasya’dan gelmişler. Bir neden gösterilmemiş, gelmişler işte. Artvin’de bir dönem kalıp hadi Gürcüleşelim demişler. Sonra gidip İzmit’e yerleşmişler. Gürcüleşmeden önce ne imişler peki? Torun, dedenin dedelerine, dolayısıyla kendine Arap ya da Türk bir geçmiş inşa etme işini de araya sıkıştırıveriyor. Hangisi olduğunu söylemiyor, ama ikisini de imâ ediyor. Bugün için bulunmaz bir soy ağacı ona bakarsan!

“Afrin şeyhi”ne dönelim: 1930’da Fransızlar bunu yakalayıp Türkiye’ye teslim ederler, bir süre tutuklu kalır. Ancak MH, yerine tayin ettiği kişilerle genişlemesini sürdürür. Burada dinî bir hareketten çok silahlı kanadı olan bir hareketten bahsediyoruz aslında. Nitekim Bekir Fehmi ve Reşit İbo adlı şahıslar, MH’nin askerî kanat sorumlularıdır.

16 ay kaldığı hapishanede tebliğe devam edebilen Soğukoğlu, 1931’de salıverilir. Suriye’deki “Qutla al-Wataniyya” (QW, Vatan Bloku/Kitlesi) hareketiyle ilişki kurunca 1934’te Bilecik’te mecburî ikamete tabi tutulur. O bu taraftayken müritleri Afrin’de çoktan bir şeriat düzeni kurmuşlardır. Ancak QW 1934’te Fransızlarla anlaşınca, yeni dostlarına eski müttefiklerine silah bıraktırma sözü verir. Fransa, 1936’da manda yönetimini bitirdiğini ilan eder, ertesi yıl yapılan seçimleri QW kazanır, MH af karşılığı teslim olur, ilk vazife biter: Suriye bir bütün haline ge(tiri)lmiştir. Olan yakası bağrı imanla dolup taşan Kürde olur. Ama bu tip Kürde yaptırılacak bir iş daha kalmıştır.

3 Şubat 1937 tarihli Bakanlar Kurulu Kararnamesi (Fehmi Soğukoğlu'nun adı geçen makalesinden alınmıştır)

Çok geçmeden MH ve liderine ikinci vazife tevdi edilecektir: Hatay. Zamanın Birleşmiş Milletleri olan Milletler Meclisince 27 Ocak 1937’de kurulan Hatay Cumhuriyeti’nin ilhakı konusunda akla MH lideri gelir. Altında Mustafa Kemal Atatürk’ün imzasının olduğu 3 Şubat 1937 tarihli Bakanlar Kurulu Kararnamesiyle serbest bırakılır, Ankara’ya çağrılır. Atatürk’le görüştürülür. Atatürk onu Hatay’a yollar.

Müfid Yüksel, 1930’lara “Kemalizmin zirve yılları” filan diyerek Soğukoğlu’nun Kemalistlerle düşman olduğunu yazmıştı. Yüksel, tarihsel gerçeklikleri efendileri lehine beceriksizce saptırmakla maruftur, kimse saksıyı yormadığı için de yaptığı ona kalır. Oysa bakın Atatürk döneminde Emniyet Genel Müdürü olan Şükrü Sökmensüer ne diyor: “Hatay nüfusuna kayıtlıymış gibi, iki maliye müfettişini de oraya gönderdik. Bunların arasında bir de meşhur Nakşibendî şeyhi ki, Atatürk çok severdi. İbrahim Halil Efendi dışında Servet hoca ve başkaca dini şahsiyetlerin Hatay’a gönderildiğine şahit olmaktayız.” Görüldüğü gibi ortada bir “düşmanlık” değil, bir “ihale” söz konusu.

Bu noktada şu belirlemeyi yapmalı: Kürt bahsinde Türkiye Cumhuriyeti devletinin birden çok aracı olagelmiştir. Bu araçların değişmesini eleştirip çelişki, hatta usulsüzlük aramak yerine siyasetin değişik enstrümanlarla yapılan bir iş olduğunu görmek daha iyi bir yol olabilir. Haftaya devam edelim de şunu söylemeden geçmeyelim: Ortadoğu cehenneminde Kürtlerin boynuna siyasî manevra yapabilmelerini engelleyecek şekilde erdem yükünü asanlar ile bir daha dirilmeyecek şekilde idam hükmünü asanlar arasında fazla bir fark yoktur. Kürtlerin yüz yıldır sürekli kaybedip yeniden kazanmak zorunda kalmalarının bir nedeni de bu olabilir.

Tüm yazılarını göster