“Her şey çok güzel olacak!” şiarı hem ortaya çıkışı hem de
yaygınlaşması bakımından umut verici ve motivasyon sağlayıcıydı.
Çünkü her şeyin, ama her şeyin kötü olduğuna dair yaygınlaşan bir
algının yanında, kötü olan her şeyin normalimiz, gündeliğimiz
haline gelmesinin milyonlarca insana yaşattığı sızı vardı
memlekette. Umuda, yeni ve iyi olana arzunun üzerine yerleşti her
şey çok güzel olacak şiarı. Peki ya şimdi, sıradanlaşan kötülüğü,
infial yaratma potansiyelini yitirmiş usulsüzlükleri, haksızlıkları
şiddetle devam eden iktidar ortaklarının ara rejimi her geçen gün
kendi çukuruna gömülürken politikanın rotasını ne belirleyecek?
Öncelikle yakın geleceğin Türkiye’deki siyasal öznelerin
etik-politik tutumlarının belirleyiciliğine çok açık olduğunu
söyleyerek başlayalım. Bugün için asıl sorun ise ısrarcı bir
etik-politik pozisyonunun henüz ortada olmaması. Türkiye’nin esaslı
sorunlarına ilişkin bir politik pozisyonun herkes için inanılır ve
güvenilir bir gelecek yaratacağına dair inancı besleyecek bir tutum
ortaya çıkmadı. Nüfusun çok geniş bir bölümünde zaten var olan
değişim ve arzusuna yaslanmakla yetinen bir politika seçim
kazandırabilir ve fakat “başarı”sının bununla sınırlı kalma riski,
içinden geçtiğimiz ara rejim dönemleri bakımından hem nüfusun geniş
kesimleri hem de onların arzusuna dayanarak yükselen siyasal
figürler bakımından büyük hayal kırıklıklarına yol açma olasılığını
da düşündürmelidir. Bunu düşündüğünüzde artık önemli olan ara
rejimin sınırlarının dışına çıkmak ve onun sınırlarını çizen
aktörlerin kendi gündemlerini saf dışı bırakacak biçimde ülke
gerçeklerine yön verecek politikaları geliştirmek ve uygulamaya
geçirmek.
ŞİMDİNİN KÜÇÜK FOTOĞRAFI
Geçiş sürecinde bir ülkede düşülebilecek en ciddi hata çürümüş
düzenin aktörlerinin yerine yenilerinin geçmesiyle sürecin
revizyonlarla tamamlanma ihtimalidir. Bunu anlamak bakımından
Türkiye’deki kanıksanmış çürümenin siyasal sosyal örneklerinden
birkaçını sunmak gerek.
Türkiye’de cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi olarak adlandırılan
rejim sadece yasama yürütme ilişkilerini yeniden düzenleyen bir
değişiklik değil, hatta bütün iktidarı tek kişide toplayan bir tür
diktatörlükle de sınırlı değil. Eğer böyle olsa sorun sadece o kişi
ile ilgili olurdu ve o kişiyle beraber her şeyin demokratik bir
geçiş süreci içinde de dönüşümü de çok kolay olurdu. Fakat siyasal
meseleler, girdi ve çıktılardan üretilecek sonuçlarla işlemiyor. Bu
nedenle bir problem çözme usulünden her zaman bir fazlası
gerekiyor. Buna politikanın yaratıcılıkla ilişkisi diyoruz, elbette
bu yaratıcılık kurumlarla ilgili.
Ara rejim Türkiye’sinin temel özelliği bütün yetkileri ve
bütçeleri ve dahi bütçe dışı gelirleri sarayda toplayarak onları da
ulufe biçiminde dağıtan bir iktidar yapısı olduğu kadar bütün
toplumunda bu değer-yokluğu ile örgütlenmesidir. Yani hiçbir
kamusal sorumluluk taşımayan kamu yöneticileri rejimi her düzeyde
kişisel ilişkilerini güce dönüştürüyorlar ve bu gücü yine kişisel
ikballeri için kullanıyorlar. Bu durum elbette kamu yöneticileri
ile ilgili değil, örneğin kamusal sorumluluk taşıması gereken
gazeteler için de benzer bir durum söz konusu. Havuz gazetelerinin
artık neredeyse propaganda etkisi bile olmayan kağıt yığınları
haline gelmesini Türkiye’de ilkesizlikle işleyen bütün kurumlar
için de söyleyebiliriz.
Örneğin yargı yılının açılış töreni nerede yapılır? Sorunun eski
yanıtını bir kenara bırakalım. Artık Saray’da yapılıyor.
Atamalarından disiplin işlerine kadar her şeyleri Saray’ın
belirleyici olduğu bir kurula bağlı olan yargıçlar Saray’da
toplanıyor. Tören gibi etkinlikler onay etkinlikleridir, saraya
gider onayınızı alır, çalışmaya başlarsınız. Bağımsızlıkları aynı
düzeyde önemli olan rektörleri düşünün. Rektörü kim seçer? Eskiyi
bir kenara koyun. Artık seçim usulü tamamen kaldırılıp
cumhurbaşkanı tarafından atanma usulü getirildi. Cumhurbaşkanı
kendi atadığı rektörleri ayağına çağırarak akademik açılışı sarayda
yapıyor. Bunlar işin “tek adam” ya da “hanedan” boyutu. Fakat bir
de sistemin gerçek işleyişi, yani o rektörlerin ve yargıçların ne
yaptığı sorusu var.
Saray’da akademik açılışı yapan rektörlerin, yargıçların her
biri de birer tek adam haline geliveriyorlar. Yani hiçbir kamusal
sorumluluğu olmayan, kimseye hesap vermeleri gerekmiyor, hukuku ya
da akademik teamül ve kuralları değil kişisel ilişki ve
pazarlıkları hesaplayan yöneticiler haline geliyorlar böylece. Peki
örneğin o rektörün altında çalışan akademisyenler, onlar da kendi
sınıflarında, dersliklerinde, peki o derslikteki öğrenciler… İşte
bütün o kanıksamalar bir yanda ara rejimin ürettiklerinin sadece
siyasal sistem boyutunda olmaması. Siyasal İslamcıların ekonomik
ilişkileri de dış politikada kurduğu ilişkiler de sosyal yardım
politikalarının özü de bu örneklerle sistematik bir bütün
oluşturuyor. Yani her düzeyde kamusal sorumluluğun yerini kişisel
ikbalin ve o ikbali sağlayacak “güçlü” ilişkilerin alması. Her
düzeyde batılan çamurun nedeni de işte bu.
POLİTİKA ARZUSU
İşte tam da bu nedenle sorun AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı
Erdoğan’ın bütün yetkileri şahsında toplaması ile sınırlı değil.
Saray ilişkilerinin derebeylikler biçiminde tüm ülke sathına
yayılmış olması. Gökçek’in evinden çıkan kameralar bunun en çıplak
örneği. Herkesin bir düzeyde bulaştığı çamurun içinde bir infial
yaratmamasını ancak böyle anlayabiliriz.
Başa döneyim, bu fotoğrafı karşısına alıp onunla hesaplaşmayan
her siyasal figür yaşadığımız çürümeyi revize edip konsolide
etmekten başka bir işe yaramayacak, bunu istese de istemese de.
Yani Erdoğan’ın kurmaya gücü yetmediği sistem başkası tarafından
kurulmuş olacak.
Her şeyin çok güzel olacağına ilişkin geniş kesimlerdeki arzunun
büyütülmesi, Siyasal İslam'ın kişiselleşmiş ilişkilerini tasfiye
edip sosyal devlet ilkelerinden, toplumsal barış esaslarını hayata
geçirmeye, liyakati sağlamaktan kamusal sorumluluğu ortaya koymaya
kadar her imkana sahip büyükşehir belediyelerindeki faaliyetlere
göbekten bağlıdır. Her kurumda ve her düzeyde yer alan “küçük
başkan”lardan olmayarak çürüme fotoğrafını parçalayacak
politikacılara dönüşenler, yeni bir öznelliğin gelişmesinde, ülke
siyasetinin geleceğinde büyük pay sahibi olacaklar.