Anti-elitizm siyasetteki etkisini küresel düzeyde hissettiren
son derece güçlü bir eğilim. Hangi taleplerle dile getirilirse
getirilsin, nasıl bir çerçeve içinde sunulursa sunulsun elitizm
karşıtı söylem mutlaka bir etki yaratıyor. İnsanlar bir yerlerde
belli bir grup insanın, kendilerinden esirgenen hazların keyfini
çattığı iddiasına karşı kayıtsız kalamıyor. Bugün öğrencisiyle,
akademisyeniyle, idari personeli ve mezunuyla Boğaziçi
Üniversitesi’nin başlattığı mücadeleyi “halk düşmanı” elitlerin bir
kalkışması olarak yaftalama gayretkeşliğini bu etkiden yararlanma
arzusu çerçevesinde analiz edebileceğimize inanıyorum. Esasında AKP
kurulduğu ilk günden itibaren farklı kavramlarla ve değişik adlar
altında bu söylemin olanaklarından yararlanmaya çalıştı. İktidar
sözcüleri elit karşıtlığını ilk başlarda “merkez-çevre” veya
“düzenin yabancılaşması” gibi başlıklar altında yürütülen
sosyolojik tartışmalardan devşirdiği kimi argümanlarla, bir sosyal
adalet talebi şeklinde sunmaya özen gösteriyordu. Bize AKP’nin
Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana dışlanmış “kavruk çocukların”
hareketi olduğu, onu Anadolu kaplanlarının İstanbul sermayesine
başkaldırısının temsilcisi olarak kabul etmemiz gerektiği
söylenirdi. Zamanla bu söylemin odağı sosyolojik modellerden komplo
teorilerine, yönlendirici ekseniyse adalet talebinden saldırgan bir
milliyetçiliğe doğru evrilmeye başladı.
Fakat ister sosyal adalet mücadelesi isterse milli bir yeniden
dirilişin öğesi olarak sunulsun hiç fark etmez; anti-elitizm
Türkiye’de en başından beri kurumları işler kılan meşru kadroları
yerinden etmenin bir aracı olarak kullanıldı. Yani akademinin
dışında da hukukçular, doktorlar, ekonomistler veya eğitimciler
gibi seçilmiş diğer hedeflere karşı bugüne kadar yürütülmüş
seferberliklerin tümünün temel motivasyonunu hep şu arzu
oluşturmuştur: Onun olduğu yerde ben olmalıyım. Hınç duygusu
dışında emekle elde edilmiş konumları imtiyaz, bilgi ve beceriyle
kazanılmış yetkileri haksızlık olarak göstermeye yetecek kadar
güçlü, insanın gözünü karartan başka bir motivasyon tanımıyorum.
Ebette bir gergef gibi nakış nakış işlenmiş insan yaşamlarına
dokunmak, uzun bir geçmişi olan kurumların kültürünü yok saymak
öyle kolay yoldan yapılamıyor ve belli bir şiddet uygulamayı
gerektiriyor. Böyle bir işin demokratik teamüllere uygun, hukukun
kabul görmüş ilkeleriyle çelişmeyecek bir şekilde
gerçekleştirilebilmesi imkansız. Elit karşıtı söylemin stratejik ve
sistematik doğasını, belli grupların “imtiyazlı” diye kodlanarak
manipülatif bir yoldan halka düşman olarak sunulmasını ve iktidarın
yarattığı büyük duygu seferberliklerini açıklayan şey de bu
imkansızlığı aşma arzusu.
Söz konusu arzu, elit karşıtlığının günümüz dünyasında etkili
olan anti-demokratik akımların ortak paydası olarak öne çıkmasının
bir sebebini oluşturur. Yani hukuku ve demokratik teamülleri, yasa
ve egemenliğin kaynağı olarak görülen seçmeni harekete geçirerek
aşma olanağı sağlaması, elit karşıtı söylemin kendine özgü siyasi
çekiciliğini bir ölçüde açıklayabiliyor. Bugün sloganlarını
popülerleştirmek, ideolojisini bir toplumsal tabana dayandırmak
isteyen hiçbir akım kendini onun baştan çıkarıcı etkisinden
koruyamıyor. Oluşturulmuş gündemler, tanımlanmış düşman ve hedefler
veya ilan edilmiş siyasi programlar bu yoldan ortalama seçmenin
duyarlılıklarıyla buluşturuluyor. Ama bu durum işin bir boyutunu
açıklıyor, cevap bekleyen bir başka soru daha var: Tüm bu süreçleri
yukarıdan aşağıya yönlendiren kişilerin kendi motivasyonları nedir?
Tabii onlara soracak olursak adalet ve milli iradenin tecellisi
dışında bir gayeleri yoktur. Nitekim ilan ettikleri resmi
düzenlemelerde, kamuya hitap eden açıklamalarında işin hep bu
boyutu üzerine vurgu yaptıklarını görüyoruz. Fakat meselenin arka
planındaki toplumsal ve siyasi gerçekler bize bambaşka bir hikâye
anlatıyor.
Bu hikâyenin ana kurgusunu geçtiğimiz yüzyıl başlarında sosyal
bilim düşüncesine çok farklı alanlarda katkı yapmış olan V.
Pareto’un sosyolojisinden hareketle betimleyebiliriz. Pareto
insanların eşit olmadığına ve olamayacağına yürekten inanmış biri
olsa da uygarlığın geçmişine baktığında gördüğü yıkıntı karşısında
hüzne kapılmaktan kendini alamaz. Hüznünü bastırmak için takındığı
katı gerçekçi ifadenin arından görünen manzarayı şu sözcüklerle
dile getirir: Tarih bir aristokratlar mezarlığıdır. Ona göre
siyasal değişmenin devindirici gücü hep yönetime talip olan dar ve
yüksek niteliklerle donanmış topluluklar arasındaki mücadele
olmuştur. Tanınmış ve belli yetkiler kullanan yönetici elit ile
nitelikli olmasına rağmen kabul görmemiş elitler arasındaki kavga
tarihin açıklayıcı gücüdür. Yönetici elit zaman içinde gücünü
kaybetmeye başladıkça diğer grup iki yoldan biriyle rakibinin
yerini almaya başlar. Bunlardan ilki yönetici grubun içine sızmak,
aşama aşama varolan yapıyı dönüştürmek yoludur ve nispeten barışçıl
bir karakter taşır. İkincisiyse daha kanlıdır ve temelde bir şiddet
yoludur. Çoğunlukla tek bir vuruşta gerçekleşen ani ve kesin bir
dönüşümle olur ki tarihçiler buna devrim adını verirler. Birçok
tarihçinin gözlemleyip betimlediği bu çevrimleri Pareto “elit
döngüsü” şeklinde kavramlaştırmayı önerir. Eski bir elit sınıfın
düşüşü ve yenisinin yükselişi aracılığıyla yoluna devam eden tarih
20. yüzyıla ulaştığında, Pareto’ya göre işçi sınıfı adına konuşan
sendikacılar ve devrimciler yükselen elit olarak ön plana
çıkmışlardı.
Bu tarih vizyonunun bütün söylediklerine katılmak mümkün değil.
İlk olarak tarihin belli döngülerle hareket ettiği düşüncesi çok
tartışmaya açık. Sonra bu dönüşümlerin kaçınılmazlığıyla ilgili
kötümserlik de yaşanan tarih tarafından pek doğrulanmamış gibi
görünüyor. Bizzat Pareto’nun sendikalizmle ilgili öngörüleri dahi
bugün gerçekleşmemiş gibi görünüyor. Bunların yanında benim bazı
kişisel itirazlarım da var. Hep insanların eşit olduğunu kabul eden
düşünürleri rehber olarak almayı seçmiş biri olarak, tarihin küçük
ama etkili gruplar arasındaki ilişkilerce belirlendiği görüşünün
doğru olmadığına inanıyorum. Fakat şu da bir gerçek: Aktardığım
bakış açısı bize günümüz siyasetini gerçek aktörlerinin dünyayı
yorumlamak ve değiştirmek için kullandıkları terimlerle anlamamızı
mümkün kılacak bir pencere aralıyor. Meseleye bu pencereden bakınca
hiç değilse “elit” olma iddiasındakiler ile onlara karşı mücadele
ettiğini söyleyenlerin zihniyeti hakkında bir görüş açısı
kazanabileceğimizi düşünüyorum.
Böyle bakınca fark ettiğimiz ilk önemli konu şudur ki elitizm
bir söylem olarak halkın bir sorunu olmaktan çok bir elit grup
oluşturma gayesindeki insanların tartışmaya açtığı bir meseledir.
Bu görüşün bizzat AKP’nin tarihsel evrimince doğrulandığını,
AKP’nin Pareto tipi bir siyasal hareket olarak anlaşılmaya müsait
olduğunu söylemek yanlış olmaz. Başta eleştirdiği her şeyin bugünkü
faili konumunda olan bugünkü iktidarın temelde bir “yerine geçme”
hareketi olduğu ve asıl motivasyonunun bu arzu tarafından
koşullandırıldığını gösterecek birçok örnek arasından sadece birini
burada belirtmenin yeterli olacağına inanıyorum. AKP’li bürokratlar
değişik kurumlardan birkaç maaş alma, gelir veya statü artışı gibi
konularda eleştirildiklerinde kendini şu gibi sözcüklerle
savunuyorlar: “Devlet büyüklerini sorgulamayın”. Daha da öteye
gidildiğinde varılan son yerse şu mealde bir cümlede
toparlanabilir: “Beyaz Türkler bize böyle seçkin bir hayat
sürdürmeyi yakıştıramıyor.” Doğrusu bu iki uç arasında salınan
siyasi tepkilerin ardındaki anlam, en başından beri anti-elitizm
adına yürütülen tasfiyelerin geldiğimiz yerde nasıl bir Türkiye
yaratmış olduğunu çok iyi bir şekilde özetliyor.
Kanımca bundan çok daha önemli olan ikinci bir noktaysa şudur:
Asla halk adına konuşan biri ile halkın kendisinin konuşmasını
birbirine karıştırmamak gerekir. Zaten elit, tanım gereği başkaları
üzerinden konuşan, onlar üzerinden yetki talep eden kişidir.
Günümüzün otoriter ve anti demokratik hareketlerinin tipik bir
davranış biçimini bu “adına konuşma” edimi oluşturur. Esasen
anti-elitizm bir siyasi tutum halini aldığında egemen konumdaki
yönetici sınıfla mücadele eden grubun silahı olmanın ötesine
geçemez. Üstelik bu söylem sıklıkla Yahudi düşmanlığı, gayri-Müslim
karşıtlığı veya ırkçılıkla bir arada popülerlik kazanır. Bugün
okulunu koruyan öğrenci veya akademisyenle, işini yapan ve emeğiyle
geçinen doktor, mühendis veya hukukçuyla sözümona “elit” diye
mücadele etmenin gerisindeki asıl gerekçe böylece net bir şekilde
açığa çıkıyor. Anti-elitizm anlamlı bir şekilde sadece bir başka
elit pozisyondan savunulabilir veya ileri sürülebilir. Elitizm
karşıtlığının gizli cazibesi bu temel arzunun gerçekleştirilmesine
olanak tanımasından ileri gelir. Ömrünü elitlerle savaşmaya
ayırdığını söyleyen, başkalarını elitizmle suçlayan kişinin
öncelikle bu gerçekle hesaplaşması gerekir.