Ankara’ya vaat edilen 'gölge'

Ankara’nın bir “şehir” olarak görece kısa tarihinde, direnişlerin “kadim” kucağı olmuş bir bahçeyi cepheleyen iki özel binadan birini yıktılar... Tarihimizde, belki de dünya tarihinde benzeri görülmemiş bir biçimde, bu binanın yanı başındaki bir anıt, İnsan Hakları Anıtı, aylar var ki kuşatma altındayken hem de. İnanabiliyor musunuz? Böyle bir dönemde Ankara kamuoyunu hiçe sayarak, bu yıkıma imza atanlardan her şeyi beklerim ben ve hiçbir şey beklemem...

Sevilay Çelenk sevcelenk@yahoo.com

Sanırım mumla arasam böyle bir metafor bulamazdım. Pek “şairane” bir pervasızlıkla onu da getirip önümüze koydular. Gölge bir varoluş, gölgede kalan hakikatler ve koyu gölgelerin çevrelediği bir gelecek. Olay mahalline hızla geri dönen suçlu bir belagat... Bugünlerde çok yaygın.

Ankara’nın merkezi Kızılay’da, Konur Sokak ve Yüksel Caddesi’nin kesişim noktasındaki Mülkiyeliler Birliği'nin iki binasından biri olan eski otel binası yıkıldı. Mülkiyeliler Birliği'nin mevcut yönetimi, bina yeniden yapıldığında, “Mülkiye’de güneşin gölgesi aynı yere düşecek” diyerek teselli sunuyor bizlere! Binanın yıkımına tepki gösterenlere “gölge” vaat ediliyor yani. Şu sıralar başka da hiçbir eksiğimiz yoktu zaten.

Güneşin gölgesi olur mu olmaz mı tartışmasını bir tarafa bırakacağız artık. Çünkü buradaki asıl mesele bu değil. Güneşli gölgeli bir lafazanlığa sığınarak gizlenen zihniyet asıl ve en önemli mesele. Türkiye’de siyasetin makro konularıyla ilişkili olarak yaşadığımız hezimetlerin de anlaşılmasına yardımcı olacak bir mesele.

Ankara’nın bir “şehir” olarak görece kısa tarihinde, direnişlerin “kadim” kucağı olmuş bir bahçeyi cepheleyen iki özel binadan birini yıktılar... Tarihimizde, belki de dünya tarihinde benzeri görülmemiş bir biçimde, bu binanın yanı başındaki bir anıt, İnsan Hakları Anıtı, aylar var ki kuşatma altındayken hem de. İnanabiliyor musunuz? Böyle bir dönemde Ankara kamuoyunu hiçe sayarak, bu yıkıma imza atanlardan her şeyi beklerim ben ve hiçbir şey beklemem...

Bu olay bende derin bir keder yarattı. Yıkım üstüne yıkım... Fakat bu yıkımın, o mekana özel bir bağlılık hissedenlerin kederinin ötesinde siyasi bir boyutu da var. AKP iktidarlarından görüp de feveran ettiğimiz türden, kent yaşamını ve gündelik hayatı tepeden inmeci bir biçimde dizayn eden bir tasarrufla ve keyfilikle karşı karşıyayız. Orada üç beş ağaç, burada bir iki bina... Üzerimize afiyet...

Oysa Ankara’nın neredeyse bütün direnişleri Mülkiye binalarının yanı başından geçmiştir. Bugün barikatlar ve polis kordonuyla çevrilmiş olarak o duvarların dibinde tutsak edilmiş olan anıt gibi, Mülkiye otel binası da sadece KHK zulmüne karşı direnişin değil, bir direnişler tarihinin tanığıdır. Haziran 2013 daha dün gibidir. O binaların göğsü her ihtiyaç duyulduğunda toplumsal muhalefete siper olmuş, sol mücadeleye ev sahipliği yapmış ve zehirli gazları içine çekerek nefeslerimize yer açmıştır.

O binayı bugün, içinde bulunduğumuz bu politik kuşatılmışlık ortamında yıkmak, bu yüzden de akıl almaz bir aymazlıktır. Evet belki o binalarda ve o bahçede neleri paylaştığımız, hangi belaları savuşturduğumuz ya da hangi umutlara yelken açtığımıza dair anılarımız, nostaljik-romantik bağlılıklar şeklinde etiketlenerek bir tarafa atılabilir. Doğru. Bununla birlikte, Allah kimseyi sözüm ona “akli doğruların” tek seçenek olduğu bir dünyaya mahkum etmesin demek gerekiyor burada. Öte yandan, yıkımın yok edici sonuçlarının sadece “romantik” duygular ve bellek düzleminde yaşanmadığını da hatırlatmak lazım. Bu yıkımla daha büyük risklere kapı aralandı bugün. Bunu da fark etmek zorundayız.

Öyle ya, potansiyel yıkımlar, kuşatmalar ve çevirmeler için daha güzel bir gerekçe yaratılabilir miydi? Güvenlik gerekçesi... Oysa daha dört yıl önce yapılan seçime, “Yık-tır-ma-ya-ca-ğız” diye sözler veren, eski bir “film çevirerek” gitmişti bu yönetim. Dinçer Dermirkent’in isabetle işaret ettiği gibi, belediyelere peş peşe kayyımların atandığı bir dönemde, bütün riskleri göz ardı etmiş, Mülkiye camiasını ve Ankaralıları bir oldu bittiye maruz bırakmış olan bu yönetim mi engel olacak başımıza gelebilecek musibetlere?

Yık-tır-ma-ya-ca-ğız dedikleri günlerde de sanırım hayaletlere gözdağı veriyorlardı. Zira kendilerinden önceki son iki yönetim dönemini içeren dört yılda böyle bir gündem asla yoktu. Bir tuğlayı dahi sökmeden binayı yeniden kullanıma açacak tadilat ve güçlendirme projeleri üzerinde çalışılmıştı. Son hazırlıklar yapılıyordu ve mali destek aranmakta, potansiyel imkanlar değerlendirilmekteydi. Bugünkü yönetim bu çalışmaların tümünün bilgisine sahipti.

Bugün bizi aynı gölgelikte dinlendirme vaadinde bulunanlar, kendi sözlerinin büyüsüne öylesine kapılıyorlar ki bu cümlenin imalarını bile düşünmüyorlar. Yarın bir gün herhangi bir yapı yıkılırken, “Merak etmeyin yeniden yapıldığında güneşin gölgesi aynı yere düşecek” diye teselli sunabiliriz bütün dünyaya. Yıkılsın Eiffel, yıkılsın Pizza Kulesi! Yıkılsın bir deri bir kemik görkemiyle Heidelberg Kalesi. Çok mu abarttım? Niye ki onlarda da güvenlik riski yok mu? Üstelik Türkiye’den örnek vermek de istemiyorum. Zira aşinası olmadığımız ironi bilmeyen nesiller, lafımızı eğip bükerek, o binaların gerçekten yıkımını istediğimiz propagandasını yayabilirler.

“Bu binaların mimari bir özelliği, dolayısıyla da tarihi bir değeri yok” diyenler de var. Fakat tarihi yapan şey mimari özellikler değildir sadece. Tarih bazen sakil bir binanın merdivenlerini tırmananlar, bazen o binanın önündeki meydana yığılanlar, bazen de bahçesine sığınmış ya da odalarında gecelemiş olanlar tarafından yazılır. Ayrıca büyük anlamlar, büyük nitelikler atfetmeye de hiç gerek yok. Bazen binalara ve eşyalara yeterince uzun yaşamaları için izin vermek gerekir. Sadece “yüz yıllık,” “iki yüz yıllık” bir bina diyebilmek için hem de. Hiçbir şeye benzetemediğimiz kırık bir çömlek kulpunu tarih yapan şey budur. Kaderinin onu saklamış ve yeterince uzun yaşatmış olması. Benim düşüncem böyle; yönetim dönemimizde ekip olarak, Mülkiye binalarına da bu düşünce ışığında baktık. Hepimiz o binaları, yıkımı reddetmiş koca bir camianın ekibimize emaneti saydık.

Hayatım boyunca beni en çok etkilemiş olan müzelerden biri, Dostoyevski’nin ömrünün sadece son üç yılını geçirmiş olduğu müze-evidir. Bir sokağı baş köşeden seyreden, tipik bir St. Petersburg apartmanında, dar merdivenlerle çıkılan bir daire. “Dostoyevski burada yaşadı” demekten başka; sigara tablasını, şapkasını, çalışma masasını, karısının ve çocuklarının bazı kişisel eşyalarını sergileyerek bunu kanıtlamaktan başka hiçbir özelliği olmayan bir ev. Altında da “kumarbaz” bir yazarın çalışmalarının ilk nüshalarının, mektuplarının filan sergilendiği diğer bir kat. St. Petersburg belediyesi, müze yöneticisiyle birlikte vursun kazmayı o zaman. Yenisini yapacağız, gölgesi de aynı yere düşecek desin. Nasıl? Kulağa epeyce absürt geliyor değil mi?

Yıkım üstüne yıkım ekleyen bu karanlık tablo içinde umut bağlanacak ve gurur duyulacak şeyler de var. Gazete Duvar’ın yazarlarından olan ihraç edilmiş akademisyen arkadaşım Dr. Dinçer Demirkent, yetenekli, dinamik, mücadeleci, üretken, adil ve vakur bir grup Mülkiyeli’yle birlikte, mart ayında yapılacak genel kurulda yönetime aday olacaklarını duyurdu. Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden olduğu kadar, sendikacılıktan, toplumsal muhalefetten ve evrenselci sol değerlerden de beslenen muazzam bir ekip.

“Yetiştik Çünkü Biz” ismini benimseyen grubun yıkım meselesini ele aldığı kısa metin bile,  yalandan, polemiklerden, karalamalardan ne denli uzak ve ne kadar olgun bir tavırla ve siyaset anlayışıyla karşı karşıya olduğumuzu görmeye yetiyor. Mart ayında Mülkiyeliler Birliği'nin onlara emanet edilmesini yürekten temenni ediyorum.

İçinde bulunduğumuz dönemde memuriyette ve bürokraside yerleşik olanların kaygılarını da ürkekliklerini de anlayabiliriz. Yeter ki kabul edilebilir ve anlaşılır bir temkinliliği aşarak, tümüyle sessizliğe gömülen bir varoluş biçimini, zaten ziyadesiyle daralmış olan sivil toplum alanındaki yönetici pozisyonlara üçüncü kez taşımaya kalkmasınlar...

Tüm yazılarını göster