Almodóvar'ın geleceğini kaybeden kadınları

Almodóvar'ın Julieta'sı bu hafta vizyona girdi. Film, görselliği ve oyuncularının performansıyla çekici olsa da, senaryosuyla ikna edemiyor.

Abone ol

Esra Karataş  esrakaratas1@gmail.com

Almodóvar son yıllarda yaptığı filmlerle takipçilerini hayal kırıklığına uğratmış olsa da, ondan umudumuzu kesmiş değiliz. Her defasında yeni bir beklentiye sokar bizi Almodóvar filmleri. Yönetmenin yeni filmi Julieta’dan bir parça olsun gönül ferahlığıyla ayrılabileceğimizi düşünüyorum. Özlediğiniz Almodóvar renk ve ahengini bulacağınız filmin geçtiği mekânlar,  kostümler, renkler seyirciyi etkisi altına alıyor. Saten kırmızısı tonlarıyla başlayan filmin etkisine giriyoruz kolaylıkla. Ancak rahatsızlık veren nokta, filmin karakterlerinin mistik bir sarmalda salınıp durmaları ve hikâyenin derinleşememesi.

Saten kırmızı sabahlığıyla, modern bir binada entelektüel ve güzel orta yaşlarını sürmekte olan bir kadın. Hüzünlü hali en çok gözlerinde ele veriyor kendini. Madrid’i terk etmek üzere. Sevgilisiyle Portekiz’e gidecek. Kadının sıkıntılı melankolik hali bir giz bizim için. Bu gizin kaynağının kızı olduğunu öğreniyoruz akabinde. Sokakta kızının çocukluk arkadaşıyla karşılaşıyor. Bu karşılaşma bir hesaplaşmaya dönüyor. Film bundan sonra geçmişe dönüşlerle devam ediyor. Hikâye Julieta’nın kızına yazdığı mektuplarla ilerlerken, gizi mektuplardan çözüyoruz.

Julieta, “şimdi”yi yaşayamayan, geçmişle hesaplaşamadığı için geleceğini kaybeden kadınların hikâyesi. Almodóvar’ın güçlü kadınlarının yerini zayıf kadınlara bırakmasının sebebi bu. “Şimdi”sini kaybeden kadınlar güçlerini de kaybediyorlar. Bu sebeple filmin kadın karakterleri yere sağlam basamıyor. Kadın konuşmamayı tercih ettiğinde ölümle yüz yüze kalıyor. Konuşmak istediğindeyse kendi ölümüne yaklaşıyor.

GÜZEL BAŞLIYOR AMA...

Film çağrışımlar üzerinden yürüyor. Bir trende kitap okuyan kahramanımızın gençliğine dönüyoruz. 1980’lerin punk akımının etkisindeki genç Julieta, sarı saçları, mini eteği, masmavi kazağı ve sallanan küpeleriyle bir trende kitap okuyor. O sırada kompartımana giren adamın ilgisinden rahatsız olan Julieta oradan uzaklaşıp restorana yöneliyor. Restoranda yalnız başına oturan genç adamsa ilgisini çekiyor; birbirlerinden ilk bakışta etkileniyorlar. Balıkçılıkla geçinen Xoan ve Julieta arasında coşkulu, tutkulu, son derece canlı bir aşk doğuyor. Trende geçenler, filmin en güzel sahnelerinden. Rüya gibi bir çekimle karşılaşıyoruz. Güçlü bir film imajı burada kendini göstermeye başlıyor. Fakat bu coşku filmin tamamına sirayet edemiyor. Çok güzel başlayan hikâye yerine tam da oturmayan olaylar zincirine dönüşüyor.

Geçici olarak klasik Yunan edebiyatı dersleri veren Julieta, trende karşılaştığı Xoan’la unutamayacağı bir ilişki yaşadığı geceden sonra, Xoan’dan aldığı mektup üzerine evine gidiyor ve onunla kalıyor. Xoan’ın yakın zamanda ölmüş eşinin boşluğunu dolduruyor; tıpkı babasının yatalak annesinin boşluğunu başka bir kadınla doldurması gibi.

Pek çok noktada tercihlerimizin bizleri belirlediğine işaret ediyor Almadóvar. Birbirine geçmiş ilişki sarmallarıyla ilerleyen filmde taşlar belirsiz bir şekilde yerinden oynuyor. Asıl sorun da bu noktadan sonra filmde. Kızları Antía’nın da dünyaya gelmesiyle tamamlanan mutlu aile tablosu uzun sürmüyor. Sıcak bir yuva gibi resmedilen ailede anne ile kız arasında anlam veremediğimiz bir soğukluk var. Delicesine âşık bu çiftin arasında da birdenbire oluşan mesafe izleyiciye yeterince aktarılamıyor. Taşların neden yerinden oynadığı konusunda kafamızdaki bulutları dağıtamıyor Almadóvar.

Film yarattığı renkli görsellikle ve oyuncularının performanslarıyla çekici olsa da, senaryosuyla bizi ikna edemiyor.

Adı: Julieta

Yönetmen: Pedro Almodóvar

Senaryo: Pedro Almodóvar, Alice Munro

Oyuncular: Adriana Ugarte, Michelle Jenner (Beatriz), Rossy de Palma (Marian), Emma Suárez (Julieta Arcos), Daniel Grao (Xoan), Inma Cuesta (Ava)